Konu Ara
Boş arama ile 62 sonuç bulundu
- İşgal Etme Yöntemleri
1. Giriş İşgal nedir? Arapça “şeğl” kökünden türeyen bu kavram Türkçe’de “meşgul etmek, ele geçirmek, doldurmak” anlamlarına gelir. Bu bağlamda iki türlü işgalden söz edilebilir: fiziksel ve zihinsel işgal. Peki hangisi daha önemlidir? Bu sorunun cevabı açıktır, ancak biz yine de sözü Aliya İzzetbegoviç’e bırakalım: “ Savaş, ölünce değil düşmana benzeyince kaybedilir.” O halde işgalin mahiyeti artık toprakta değil zihinlerde açığa çıkmaktadır. Öyle ki; zihinleri işgal edebilirseniz, sınırları hükümsüz kılarsınız. Öte yandan zihinsel işgal açık-seçik evrensel bir olgudur. Öyle ki alışık olmadığımız bir şekilde neredeyse tüm ekoller bu konuda aynı taraftadır. Kur-an’dan İncil’e; Mevlana’dan Foucault’ya, Seyid Kutub’tan Deleuze ve Althusser’e kadar çoğu ekol ve düşünür, zihinsel işgali farklı pencerelerden dışlamıştır. Öyle ki, her dışlama kendine özgü bir perspektif geliştirmek suretiyle ‘zihinsel işgali’ aygıtlarıyla birlikte tanımlamıştır. Şimdi, bu aygıtlardan ilki olan ‘yumuşak güç’ (soft power) ile başlayabiliriz. 2. Zihinsel İşgal Aygıtları a. Joseph Nye: Yumuşak Güç Yumuşak güç (soft power), bir ülkenin başka bir ülkeyi fiziksel bir zorlamaya (ekonomik veya askeri güç) başvurmadan, ülkenin reklamlarla süslenmiş cazibesi (örneğin amerikan rüyası tabiri) teknolojisi veya yaşam tarzı aracılığıyla etkileme yeteneğidir. Gönüllü-işgal olarak ifade edeceğimiz bu kavram, ABD’li siyaset bilimci Joseph Nye tarafından 20. yüzyılda ortaya atılmıştır. Gönüllü işgalin (yumuşak güç) kullanıldığı en önemli alan şüphesiz eğitimdir. Fulbright eğitim sistemi bu gücün ABD tarafından sistematiğe dönüştürülmüş formudur ve bu form tam olarak amerikan rüyası kavramı ile genç nesillere sahte bir cennet vadetmektedir. Peki nedir Fulbright? 1946 yılında ABD senatörü W. Fulbright tarafından dünya ülkeleri için bir burs programı olarak kurulan Fulbright eğitim sisteminin Türkiye’ye geliş tarihi 1949’dır. Türkiye ile ABD arasında yapılan bu anlaşmaya göre Türkiye’deki öğrencilerin ABD’de yüksek lisans ve doktora yapmaları ekonomik olarak desteklenecektir. Biz buna karşı değiliz. Öğrencilerin bilimin gelişmiş olduğu bir başka ülkede kendilerini geliştirmelerinde elbette bir problem yoktur ancak söz konusu programın yumuşak güç yoluyla bir gönüllü işgale dönüşmemesi şartıyla(!) Öyle ki bu programın, Türkiye’nin dini, kültürel ve akademik değerleri yerine ABD’nin değerlerini yaymayı hedeflediği açıkça görülmektedir. Bu da “yumuşak güç” stratejisinin bir parçasıdır. O halde, diyebiliriz ki; Fulbright eğitim sistemi, ABD’nin yumuşak güç yoluyla zihinleri işgal etme girişimidir. b. Foucault: Disiplin ve Ceza M. Foucault, Disiplin ve Ceza (Hapishanenin Doğuşu) eserini 1975’te yayınladı. Bu eserde iktidar kavramını disiplin yöntemleri zemininde incelemenin ötesinde; modern dönemde güç sahiplerinin bireyleri kontrol altına almak ve kontrol altında tutmak için “disiplinci” bir sistem inşa ettiğini vaaz eder. Örnek olarak hapishane, okul, hastane gibi yapılar verilebilir. Bu kurumlar bireylerin davranışlarını gözetler ve sabit kurallara uymaya zorlar. Foucault’nun “ panoptikon” metaforu tam olarak bu sürece gönderimde bulunur. Panoptikon, en basit tabirle bir test alanı veya düzenektir. Bu test alanında bireye, her an izlenebileceği ama izlenip izlenmediğini bilemeyeceği bir algı verilir. Bu psikolojik süreçte birey, herhangi bir zamanda gözlenme ihtimaline karşı kendisini sürekli kontrol etme eğilimi göstererek disiplinli olma alışkanlığı kazanır. Bu mekanizmanın amacı iktidarın doğrudan doğruya topluma baskı ve şiddet yoluyla değil ancak onların gözetim yoluyla bir oto-kontrol mekanizması geliştirmeleridir. Foucault’ya göre işte tam burada “normal” kavramı ortaya çıkar ki “normal” yaratılan bir şeydir. İktidar, eğitim ve benzeri kurumlar yoluyla kendi ideolojisinin disiplinini dayatır ve bu bir alışkanlığa dönüştüğünde artık iktidarın ideolojisi toplumun “normal”i haline gelir. Böylelikle zihinsel işgal gerçekleşmiştir bile. c. Althusser: İdeoloji Foucault’nun disiplinci iktidar analizine paralel olarak L. Althusser de bireylerin ideoloji yoluyla nasıl şekillendirildiğini inceler. 1970 yılında yayımlanan “ İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları ” adlı makalesinde, devletin bireyleri kontrol etmek için iki temel mekanizma kullandığını öne sürdü: birincisi polis/asker gibi zorlayıcı devlet aygıtları ve ikincisi okul-din-medya gibi ideolojik devlet aygıtları. Althusser’e göre, bireyler ideolojik devlet aygıtları tarafından “çağrılarak” özneleşir. Çağrılarak özneleşmekten kasıt şudur: sistem, şekillendirmek istediği kişiyi bir nesne olarak görmek yani ona bir şey dayatmak yerine, o kişiyi bizzat kendine benzetme yoluyla belirli bir rol veya kimliğe çağırarak kendileştirir veya özneleştirir. Özneleşen birey, sisteme uygun hareket etmeyi özgürlük sayar. Öyleyse bu süreç, bireyin kendisini özgür bir özne olarak gördüğü yanılsamasını yaratır, oysa bu kimlik, sistem tarafından önceden belirlenmiştir. Örneğin, eğitim sistemi bireylere yalnızca bilgi aktarmakla kalmaz; aynı zamanda onları belli siyasi-ekonomik düzenin ihtiyaçlarına uygun bir biçimde şekillendirir. d. Deleuze: Kontrol Toplumları Foucault ve Althusser’in analizleri, kapalı alanlar ve yapıların bireyler üzerindeki etkisine odaklanırken, Gilles Deleuze, modern dünyada bu mekanizmaların daha akışkan ve sınırları belirsiz bir hale geldiğini öne sürer. 1990 yılında yayımladığı “Kontrol Toplumları Üzerine” adlı metninde, Foucault’nun disiplin toplumunun yerini “kontrol toplumunun” aldığını vaaz eder. Deleuze’e göre, kontrol toplumunda bireyler artık kapalı kurumlarda (okul, fabrika) belirli bir süreyle kontrol edilmez; bunun yerine her an, her yerde izlenir ve yönlendirilir. Bu sistem, bireyleri sürekli bir değerlendirme ve yönlendirme sürecine tabi tutar. Kredi notları, dijital izleme sistemleri ve bireylerin sürekli veri olarak işlenmesi bu kontrol mekanizmasının örnekleridir. Deleuze, bu durumu “modülasyon” kavramıyla açıklar: bireylerin hareketleri ve düşünceleri sürekli değişen bir düzenek içinde kontrol edilir. Hatta devletin yaptığı daha iyi yollar bile toplumu daha çok kontrol altında tutmak için yapılmıştır. Örneğin, bir araçla devletten kaçmak istesen, yapılan daha iyi yollardan daha rahat tespit edilip yakalanırsın. Her tarafta kamera bulunmasını da buna örnek olarak verir. Deleuze’e göre, güvenlik kameraları, kontrol toplumlarının “her şeyi gören ve kontrol eden bir tanrı gibi davranmak” isteğinin bir ürünüdür. 3. Sonuç Zihinsel işgalin eğitimden sonra belki de en önemli durağı medya olmalıdır. Teknoloji çağında medya zihinsel işgal için inanılmaz kullanışlı bir aygıttır. Örneğin ABD’li düşünür Chomsky’ye göre, medya ve eğitim sistemi gibi araçlar, bireylerin düşüncelerini belirli bir düzene sokarak onları sistemin çıkarlarına uygun şekilde “işgal” eder. O bu bağlamda şöyle demektedir: “Medya, düşünceyi şekillendirir, hükümetler ve büyük şirketler insanların ne düşündüğünü belirler.” Evet, gerçekten de çeşitli yollarla bizleri belirleyen, bir düzene sokan veya işgal eden hükümetler veya şirketler var. Bu bir işgaldir ve bu işgale karşı zihinlerimiz çok müsait. Buna çözüm olarak Kur-an şöyle bir çözüm önermektedir: O halde bir işi bitirince diğerine koyul! (İnşirah-7) Çünkü insanın zihni ancak bir işle meşgul olursa işgal olmaktan kaçınabilir ve ancak o zaman şirketlerin bizi belirlemesi veya tanımlamasından kurtulabiliriz. Bu bağlamda Yusuf Kaplan’ın bir sözünü hatırlamakta fayda var: “Çağı tanıyamazsanız, tanımlanırsınız ve başkalarının kavramlarıyla kendi dünyanızı kuramazsınız.”
- Bilimlerin Gaye ve Sınırları: el-Gazzali - İslam Felsefesi
Gazzali Gazzâlî Hakkında: 1058'de İran'da doğmuş olan Gazzâlî, kimilerine göre Gazâle denilen bir köyde yaşamış olmasından, kimilerine göre ise; Gazzâlî'nin baba mesleği olan ''iplikçi'' anlamına gelen ''gazzal'' kelimesinden ötürü Gazzâlî adını almıştır. Öte yandan Hüccetü’l-İslâm mahlasıyla bilinen ve tasavvufun gelişmesinde etkili bir rol oynamış olan Gazzâlî; Büyük Selçuklu Devletinin Nizamiye Medresesinde hem öğrencilik hem de öğretmenlik yapmıştır. Kendisi itikaden Eş'arî mezhebine, fıkhen de Şâfiî mezhebine bağlıdır. İtikad anlamında Eş'arî mezhebine bağlı olması, Gazzali'nin iman-akıl yönündeki görüşlerini anlamamız açısından önemli olacaktır. Çünkü Eşarilik aklı tümden reddetmemekle birlikte, akıl karşısında imanın daha üstün olduğunu ifade eden bir ekole karşılık gelmektedir. Gazzâlî'nin 500'e yakın eser kaleme aldığı söylenmekle birlikte, günümüze kadar ulaşan eserlerinin sayısı yalnızca 75 tanedir. Bunlardan en önemli dört eseri: Fıkıh ve tasavvuf konularını ele aldığı ''İhya-u Ulumi'd-din'' eseri , tenkit ettiği grupları ve hakikatin yolunu soruşturduğu ''El münkız mine'd Dalal'' eseri , felsefecilerin maksatlarını incelediği -her ne kadar İbn Sina'nın olduğu yani onun kitabı olmadığı iddia edilse de- ''Makaasidü'l Felasife'' eseri ve Aristoteles'e veya takipçileri olan Meşşaî geleneğine mensup Farabi ve İbn Sina gibi filozoflara reddiyelerini içeren ''Tehafütü'l Felasife'' eseridir. Bilimlerin Gaye Ve Sınırları: el-Gazzâlî Gazzâlî, kendisinden dinde ilimlerin gaye ve sınırları ile mazheplerin gaye ve incelikleri hakkında bilgi vermesini talep eden din kardeşi için; felsefe ve tasavvufla ilgilendiği sırada kalbine doğan şeyler, binlerce mezhebe bölünmüş ve mezhep taassubuyla hareket edenler ve taklid çukurundan tahkik mertebesine yükselişi hakkında bilgi vermek maksadıyla kaleme aldığı bu yazısında hakiki (yakin) bilginin ne olduğunu ve nasıl olduğunu anlatarak bilgi ve inanç arasında bir ayrım yapacaktır. Gazzâlî, insanların yüzlerce fırkaya bölünmesini ve mezhep taassubuyla hareket etmelerini; çoğunun boğulduğu ve çok azının kurtulduğu derin bir denize benzetir. Tabi ki Gazzâlî her zaman olduğu gibi bu düşüncesini de Kur'an ve Sünnete dayandırarak Rum Suresi 32. ayette geçen şu ifadeleri: ''Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.'' ve Hz. Muhammed'in: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların içinden bir fırkası ehl-i necat olacaktır (kurtulacaktır)." hadisini delil olarak göstererek, bugün yani kendisinin yaşadığı yüzyılda bunların tam olarak gerçekleştiğini ifade ederek söz konusu durumdan yakınmaktadır. Gazzâlî daha sonra yirmi yaşından önce başladığı söz konusu derin araştırmalar sonucu artık yüzmeyi öğrendiğini ve cesaretle denize atlayabiliğini ifade ederek hiçbir karanlıktan korkmadan her türlü zorlukla cesurca savaştığını söyler. Bundan böyle Gazzâlî, bu düzeye geldikten yani yeteri kadar kendini geliştirdikten ve artık şüphe krizlerinden de kurtulduktan sonra artık tüm mezheplerin sırlarına erişmek ve tüm fırkaların inancını araştırmak için kollarını sıvamıştır. Çünkü artık Gazzâlî, çocukluğundan bu yana kendisine geleneğin ezbere kabul ettirdği şeydelerden yani taklid bataklığından kurtulmuş; tahkik zirvesine yükselmiştir. Onun bu yükselişine vesile olan tecrübelerinden biri de; hıristiyan çocukların hıristiyanlık, yahudi çocukların ise yahudilik akidesi üzerine yetiştirildiklerini görmesidir. Oysa Gazzali Resulullahtan şu hadisin rivayet edildiğini işittiğini söyler: “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.” Buradaki fıtrattan kasıt elbette ki islam fıtratıdır. Fıtratın hakikati ile taklidin hakikati arasında ayrım yapmak ve hangisinin hak hangisinin batıl olduğunu bulmak isteyen Gazzali bundan maksadının; işlerin hakikatini bulmak olduğunu ifade eder. Öyleyse ilmin hakikatinin ne olduğunu talep etmek gerekir diyen Gazzali, ilmin hakikatinin kendisinden hiçbir şekilde şüphe duyulmayan yani apaçık olan yakini bilginin kendisine zahir olduğunu söyler. Bundan sonra, yakini bilginin -mucizeler delil gösterilse bile- değişmeyeceğini söyleyen Gazzali şöyle bir örnek verir: Bir kişi taşı altına ve değneği ejderhaya çeviripte bu olağanüstü hallerden hareketle; zihnimde yakini bir bilgi olan ''10'un 3'ten büyük olması'' bilgisinin aksine; 3'ün 10'dan büyük olduğunu iddia etse, bu iddia benim yakini bilgimi değiştiremez. Çünkü bu olağanüstü hal -taşı altına çevirmek- ancak bizi hayrete düşürür. Söz gelimi bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini sorgulamanın ötesinde bir şey yapmak da mantıken söz konusu değildir. Son olarak -Gazzali'nin diğer eserlerinden de yararlanarak- Gazzali'ye göre duyularımız bizi aldattığı için; -örneğin güneş gerçekte çok büyük olmasına rağmen bizim onu küçük görmemiz gibi- duyu verilerinin bize yakini bilgi sunamayacağını, daha sonra aklın da bizi bazen aldattığı için -örneğin bir işlemi yanlış hesaplamak gibi- aklın verilerinin de bize yakini bilgi sunamayacağından hareketle; -çünkü yakini bilgi, her türlü şüpheden arınmış bilgidir- gerçek yani yakini bilgiye ancak ve ancak Allah'ın kulun temiz kalbine yerleştirdirdiği bir nurla ya da başka bir deyişle sezgi veya psikolojik bir tecrübeyle ulaşılabileceğini ifade etmiştir. Tam bu noktada bilgiye ulaşma noktasında bir hiyerarşiden söz edebiliriz. Söz gelimi sezgiden gelen bilgi aklın bilgsinin, aklın bilgisi de duyuların verdiği biligilerin üstündedir. Bu bakımdan Gazzalli en altta duyu bilgisi, ortada akli bilgi ve en üstte de sezginin bilgisi veya psikolojik tecrübe olmak üzere üç tür bilgiye ulaşma kaynağı tasavvur eder. Sonuç Mezhep taassubundan ve fırkaların bölünmüşlüğünden yakınan Gazzali derin bir araştırma serüvenine girerek kendini geliştirir ve tam bu noktada artık her akımı soruşturacak gücü kendinde bulur. Bu soruşturmalar neticesinde taklidi imadan tahkiki imana yükselen Gazzali -her ne kadar aklın bizi yanıltma payı olsa ve akıl, sezgi kadar kesin veri sunmasa da- matematik ve mantık türünden bilgileri yakini bilgi olarak tanımlamakta ve bu türden bilgilerin bize verdiği verilerin -mucize gerçekleştiren birinin iddiası bile olsa- değişmemesi gerektiğini, ancak ve ancak mucizeye hayret edilmesi gerektiğini savunarak bir bakıma mucizelerin; Allah'ın varlığına delil olarak sunulamayacağını da ima etmiş demektir. Nitekim Kur-an'da: ''Bizi mûcizeler göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin bunları yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine, açık bir mûcize olmak üzere (olağanüstü özelliklere sahip) deveyi vermiştik, ama (inanmayıp) ona kötülük yaptılar. Oysa biz mûcizeleri yalnızca korkutup uyarmak için göndeririz.'' ifadeleriyle kendilerine mucize geldiği halde inanmayan kavimlerden söz edilmektedir. Öte yandan Gazzali yakini bilginin yani aklın sınırlarının yalnızca mantık ve matematik gibi doğrudan kavrayabildiğimiz ve fizik alemde yani bu dünyada olan ilimlere kadar olduğunu; başka bir deyişle -peygamber de bu dünyadan olduğu için- aklı/bilgiyi peygambere kadar kullanabildiğimizi, onun ötesi olan metafizik aleme ise ancak iman edebileceğimizi ifade ederek bilgi ve iman arasındaki farklılığa da dikkat çekmektedir. Kaynak Bize Yön Veren Metinler - Alev Alatlı




