top of page

Konu Ara

Boş arama ile 62 sonuç bulundu

  • Yalnızlık Nedir

    Yalnızlık Nedir ? Felsefi değerlendirmeye tabi tutulan her kavramın başına geldiği gibi “yalnızlık” kavramını da “nelik” sorgusu zemininde incelemeye başlamalıyız. Bir heykeltraşın taşı yontup içindeki formu açığa çıkardığı gibi; öncelikle taşın içindeki formun açığa çıkması için kendi özüne ait olmayan parçalardan temizlenmesi gerekir. Bu temizleme işlemi, “ne” sorusunun cevaplanabilmesi için, “ne değildir” sorusunun sorulmasını talep eder. Yalnızlık Yalnızlık ne değildir? Bireyselleşmek “yalnızlık” değildir. Zira bireyselleşme, kişinin kendini ayrı, özerk ve özgün bir özne olarak kurmasıdır. Bilinçli bir tercihtir. Hayatın merkezine kendi taleplerini yerleştirme ve kendine özel bir düzen yaratma girişimidir. Örneğin sosyal psikolojide toplumlar “bireysel” ve “kolektivist” olarak ikiye ayrılır. Bireysel toplumlarda “ben” önalanda iken kolektivist toplumlarda “biz” önalandadır. Bireysel çıkardan çok grubun, ailenin, cemaatin ya da toplumun çıkarı öncelenir. Karışıklı bağlanma duygusu fazladır. Bu açıdan bakıldığında kolektivist toplumlarda birey; ailenin, grubun ya da toplumun bir üyesi olduğu için daima desteklendiği, hiç “yalnız” bırakılmadığı vehmi oluşabilir. Ancak öyle değildir çünkü yalnızlık, sosyal bir durumdan çok psikolojik bir histir. İsteyerek ya da istemeyerek olabilir. Çevrende insanlar hatta dostların varken bile hissedilebilir. Bağ eksikliği ve anlaşılmama duygusu vardır ve acı verici bir deneyimdir. Bu anlamda yalnızlık hem bireysel hem kolektivist toplumlarda hissedilebilir.   Yalnızlık “kimsesizlik” değildir. Ancak yalnızlığa en yakın kavramdır kimsesizlik. Biri ontolojik diğeri psikolojiktir. Kimsesizlik fiziksel olarak seni koruyup kollayan, her sıkıntında yanında olan kimsenin olmamasıdır. Acı vericidir. Yalnızlık ise daha fazlasıdır, sana sahip çıkan birilerinin varlığında bile hissedilebilir. Dünyaya fırlatılmış gibi varoluşun acısını hissetme eğilimidir.   Bu anlamda “yalnızlık” korkulan ve hatta korkulması gereken bir duygu durumdur. Arthur Schopenhauer "ayaktakımının hepsi sosyal insanlardır. Çünkü; sosyallik insan sevgisine değil yalnızlık korkusuna dayanır" diyordu. İnsanlar, birbirilerini sevdikleri için değil, yalnız hissetmemek için sosyal varlıklar olmayı seçmektedir.   Kuran’da çoğu ayette Allah’ın “kullarına yakın olduğu” ve çoğu ayetin sonunda “görüp gözeten” olduğu bildirilmektedir. Bu ayetler yalnızlığın psikolojik yüküne indirilmiş bir teselli olarak da anlaşılabilir.   Depresyon Yalnızlık “tek başınalık” değildir. Zira tek başına olmak bir tercih hatta çoğu insan için bir lükstür. Çünkü çoğu insanın tek başına kalabildiği, sadece kendine vakit ayırabildiği çok nadir zamanlar vardır. Hatta birçok dini inanışta belirli zamanlarda “tek başına kalmak” teşvik edilir. Bakınız, “çile” kavramı, kırk gün anlamına gelir. Farsça’da (dolayısıyla Kürtçe’de) 40 sayısını ifade eden “çihl / çil / çı” kökünden türemiştir ve kırk günlük arınma sürecini anlatır. İslam’da inzivaya çekilme geleneği kırk günle sınırlandırılır. Hristiyanlıkta keşişler çilehanelerde kırk gün geçirir. Budizm’de Buda’nın kırk gün süren meditasyonu, Hinduizm’de ise tapasya yoluyla acıya katlanma pratiği yine kırk günlük bir süreyle ifade edilir. O halde tek başınalık bir arınma sürecidir. İnsanın kendi sesine kulak vermesidir. “Kendini bil” mottosunun biricik koşuludur.   Şimdi tüm bu tarihsel arkaplanı yüklenip günümüze ışınlanalım. Sosyal medyadaki profilleri göz önüne getirin. İnşa ettikleri devasa vitrinlerin arkasında öylece yok olmaya, “unutulmaya” sürünmeyen kaç kişi kaldı? Vitrinlerimizi büyüttükçe küçüldük ve küçüldükçe görünmez olduk. Tek başına kalmayı beceremediğimiz için kimsesizleştik; hatta yalnızlaştık. Kendimizi “bulma” yerine kendimizi “sunma” yolunu/yolculuğunu tercih ettiğimiz için yolculuğumuzun sonunda kendimizi yitirdik.   Geriye ne kaldı dersiniz? Tarihin akşamüstü vakti, kıyametimsi bir hava ve karanlığı teslim töreni.   Güneş imha ediliyor.. kendi ışığına muhtaçsın, ne zaman yanacaksın ki ne zamana kadar yanacaksın?   Enikonu: kendin olduğunda kendini bulacaksın.   Aramaya devam et..

  • Umberto Eco - Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik

    Öz Bu çalışmamızda, Umberto Eco’nun ‘ORTA ÇAĞ ESTETİĞİNDE SANAT VE GÜZELLİK’ eseri temele alınarak, orta çağın sanat ve güzellik anlayışının, Umberto Eco’nun paradigmasına nasıl yansıdığını inceleyeceğiz. Bu eseri, “...VI. Yüzyıl ile XV. Yüzyıl arasında orta çağ Latin uygarlığının geliştirdiği estetik kuramlar tarihinin bir özeti...” [1]  olarak tanımlayan Umberto Eco, kitabın bir özet olması itibariyle, Orta Çağ ve estetik hakkında giriş seviyesinde bilgiye sahip olan, yani uzman olmayan insanlara seslenmeyi amaçlamıştır.2   Giriş En genel anlamda birer felsefe geleneği olarak, İslam felsefesi, Hristiyan felsefesi, Yahudi felsefesi ve Bizans felsefesi olarak dört ayrı zeminde incelenen orta çağ, modern insanın zihnine ‘karanlık bir dünya’ olarak resmedilmiştir. Bu tablonun nedeninin, modern çağın aydınlanmacı yapısı ve orta çağın dogmatik düşünce yapısı arasındaki karşıtlık olduğu ileri sürülür. Söz konusu farkların belki de en belirgin olanı, iki dönemin varlık sahası içerisinde ‘insanı’ nereye konumlandırdıkları ile ilgilidir. Çünkü aydınlanmayla birlikte bireyi ön plana çıkaran ve insan merkezli düşünen hümanistik bir anlayışın aksine, Orta Çağ, toplumu ön plana çıkaran tanrı merkezli geleneksel bir düşünce yapısına sahipti. Yani Modern Çağ’ın “otonomik” düşünce yapısının aksine, Orta çağ “teonomik” [2]  bir düşünce yapısını benimsiyordu. “Ama Orta Çağlılar da (bunu hala bilmeyenlere söylüyoruz) dehanın doruklarına çıkabilen, dahice düşünebilen insanlardı.” [3]  Bu yüzden, bir çağı tamamen ‘karanlık’ olarak tanımlamak veya etiketlemek hatalı olacaktır. Bizler, sadece belirli bir ekole veya düşünce yapısına böyle bir tanım yakıştırabiliriz, ancak bu düşünce yapısı belirli bir çağa özgü değildir, dolayısıyla her çağda ‘karanlık’ ya da ‘aydınlık’ düşünce kalıpları mevcuttur.    Modern insan, Orta Çağ’ın sanat ve estetik anlayışı için de söz konusu olumsuz tavrını sürdürerek, sanatın dışlandığını ve estetiğin şeytanlaştırıldığını vaaz eder. Ancak bir Orta Çağ uzmanı olan Umberto Eco, bu etiketlemenin de hatalı olduğunu, “Orta Çağ’ın duyumsal güzelliğin ahlaksal yadsınması çağı olduğu düşüncesi, dönemin metinlerinin yüzeysel olarak bilinmesinin yanı sıra, orta çağ zihniyetine ilişkin temel bir yanlış anlamadan kaynaklanır.” [4]  ifadeleriyle inceleyeceğimiz söz konusu eserinde ortaya koymaktadır.    Orta Çağ’da Güzelliğin Kriterleri Umberto Eco - Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik Kitap Kapağı Her ne kadar dilsel olarak çağlar birbirinden kesin çizgilerle ayrılıyor olsa da yaşamın bizzat kendisi, bir ilişkiler ağının sonucu olması bakımından, bu çizgilerin sanıldığından daha silik olduğunu ortaya koyar. Antik çağdaki ontoloji, epistemoloji ve metafizik problemlerin birçoğunu Aristoteles merkezli olarak felsefesine dahil edip kendi düşünce yapısıyla harmanlayan orta çağlılar, “... estetik sorunlarından (da) birçoğunu klasik antik çağdan miras almış; ama, bu konuları Hristiyan görüşünün tipik insan, dünya ve tanrısallık anlayışı içine yerleştirerek onlara yeni bir anlam vermiştir.” [5]  Bu şaşılacak bir durum değildir, çünkü her kültür veya her çağ, kendisine benzetmek suretiyle kendisinden önceki mirası yüklenme eğilimindedir. Öyleyse, tanrı merkezli bir düşünce yapısına sahip olan Orta Çağ, güzellik kavramını tanrıyla ilişkilendirmekteydi. Bu bağlamda Umberto Eco, “Skolastik felsefe güzellikten söz ettiğinde, güzellik ile tanrının öz niteliklerinden birini kastediyordu.” [6]  demektedir. Elbette bu, orta çağlıların güzelliği mutlak soyut bir kavram olarak gördüğü anlamına gelmez. Çünkü birazdan göreceğimiz gibi orta çağda güzellik, tanrının öz niteliklerinin birer yansıması olarak görülür/duyulur şeylerde de açığa çıkmaktadır.   Güzelliğin görülür/duyulur şeylerde açığa çıktığının kabulü, zorunlu olarak orta çağlıların güzelliği olumladığı anlamına gelmez. Bu bağlamda bazı tarikatlar kiliselerde kullanılan figürleri güzel veya aşırı gösterişli oldukları gerekçesiyle yasaklamıştır. Örneğin, “Bir Cistercium fermanı, ipek, altın, gümüş, vitray, heykel, resim ve halıların gereğinden çok kullanımını kesin olarak yasaklar.” [7]  Umberto Eco, Cistercium ve benzeri tarikatların bu tutumlarının, güzelliğin reddinin değil, ancak olumsuzlanmasının bir ifadesi olduğunu söyler. Öyleyse, “...bütün bu lanetlemelerde (yasaklamalarda) Süslerin güzelliği ya da hoşa gidiciiliği asla yadsınamaz; tam tersine, kutsal mekânın gerekleriyle bağdaşmayan karşı konulmaz çekicilikleri yüzünden savaşılır bu süslerle.” [8]   Orta Çağ insanı, çoğunlukla dış güzelliği, iç güzelliğin bir belirtisi olması suretiyle ahlaki alanına dahil edip onu olumlama eğilimine sahipti. Bu yüzden, iç güzellik ile dış güzellik arasında bir neden-sonuç ilişkisi kurulduğu için, güzellik reddi imkânsız bir kavrama dönüşmüştü. Umberto Eco eserinde orta çağa ait şu alıntıya yer verir: “"Görüyorsun, insanın yanaklarında öylesine hoş bir güzellik vardır ki, dış görünüş onlara bakanların ruhlarına canlılık verip, ruhlarını iç güzelliğiyle besleyebilir; zaten dış görünüş de iç güzelliğinin bir göstergesidir." [9]  Burada iç güzellik ile dış güzellik arasında sağlanan denge/uyum, daha sonra orta çağın güzellik anlayışını karakterize eden oran estetiğine bağlanacaktır. Yaygın kanıların aksine, orta çağ insanı kadın güzelliği üzerinde fazlasıyla durmuş; kadının fiziki çekiciliğini ince ayrıntılarına kadar oran estetiği zemininde işlemiştir. Bu bağlamda, “... Matthieu de Vendome'un Ars versificatoria’da, güzel bir kadının güzel bir betimlemesinin nasıl yapılacağını belirleyen kurallar getirmesi hiç de şaşırtıcı değildir.” [10]  Bir kısım dini tarikatların estetiğe karşı takındıkları olumsuz tavrının nedeni belki de kadın bedeni üzerinden yapılan betimleme ile ahlaki olana zarar verilmesi suretiyle halkın din dışı olana eğilim göstermesi korkusudur. Belki de iyi ile güzel arasında bir özdeşlik kuran bir kısım tarikatlar, iyi’nin etiğin konusu olması ve güzeli iyiye arz etme suretiyle bir estetik anlayış geliştirilmesi sebebiyle, güzele, dinin (iyinin) sınırlarını çiğneyen bir kavram olması koşuluyla karşı çıkmışlardı. ”Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, güzellik bir değer idiyse; bu değerin iyilikle, hakikatle, varoluşun ve tanrının tüm öteki öznitelikleriyle örtüşmesi gerekiyordu. Orta çağlı "lanetli" bir güzelliği veya XVII. yüzyılda olduğu gibi şeytanın güzelliğini düşünemezdi, düşünemiyordu da.” [11]  Öyleyse orta çağ düşünürlerine göre tanrı güzellik demekti. Öyle ki, Robert Grosseteste,   Dionysios yorumunda tanrıyı Pulchritudo (güzellik) adıyla anarak, şunun altını çizer: "Eğer her şeyin ortak noktası iyi ile güzele doğru yönelmekse, o zaman iyi ile güzel aynı şeydir." [12]  Görüldüğü gibi iyilik ile özdeşleştirilen güzellik aynı zamanda hem iyi hem güzel olması bakımından tanrının öz nitelikleri olarak ifade ediliyor. Umberto Eco Öte yandan antik yunandan miras kalan tümeller problemi ve tümelleri sahiplenen orta çağ düşünürleri, bu düşünce dizgesini estetik alana aktararak bir evren (tümel) güzelliği anlayışına ulaşmışlardı. Umberto Eco bu bağlamda, “Orta çağlılar sürekli olarak tüm varoluşun güzelliğinden söz ederler. Orta çağ kuramcılarının yazılarında beliren evren imgesi ışık ve iyimserlikle yüklüdür. Yaratılışta, altıncı günün sonunda tanrının yaptığı her şeyin iyi olduğunu gördüğü öğretilir.” [13]  ifadelerini kullanır. Evrenin güzelliği bir bütün olarak tanrının kusursuz yaratımıdır çünkü tanrı evreni bir düzen için birbiriyle uyumlu parçalar halinde yarattığı için doğada muhteşem bir ahenk vardır. "Kavrana bilirliğin imgesi, duyulur tanrıdır, bu bir ve tek yaratılmış en çok, en iyi, en güzel ve kusursuz semadır." [14]  Bu bağlamda Cicero da De natura deorum (Tanrıların Doğası) eserinde benzer ifadelere yer verir: ”Tüm şeyler arasında hiçbir şey dünyadan daha iyi ve daha güzel değildir." [15]  Peki bir şeyin güzelliği hangi kriterlere bağlıdır? Umberto Eco bu soruya: ”tür, sayı ve düzen”17 cevabını verecektir. Buradan ise oran estetiğine ulaşılacaktır.    Oran Estetiği Oran estetiğinin başlangıcı antik çağın sonları ve orta çağın başlarına denk düşmektedir. Müzik kuramlarıyla birlikte varlık kazanan oran estetiği, müzik ritimlerinin doğası gereği sayısal olması bakımından nicel bir estetik anlayışını ifade etmekteydi. Bu yönüyle, “Müzik kuramı içinde oran, yavaş yavaş teknik bir kavram veya her durumda oluşturucu bir ölçüt niteliği kazanır.” [16]  Bu ölçütler nicel olması itibariyle nitel olan güzelliği açıklamakta yetersiz kalmaktaydı.  “Ama bu estetik anlayıştaki en eski ve en yerleşik kavram, kökü Sokrates öncesi filozoflara uzanan oransal uyumluluk, oran ve sayı kavramıydı. Pythagoras, Platon ve Aristoteles aracılığıyla, bu temel olarak niceliksel güzellik kavrayışı Yunan düşüncesinde sık sık ortaya çıkmıştır.” [17]  Söz konusu ölçü ve uyumluluk en çok insan bedeni özelinde tartışılmıştır. Platon,   Devlet‘inde devleti, insana benzetmesinden hareketle, orta çağ düşünürleri de estetik anlayışlarını, güzelliği insan bedeninin oransal uyumluluğuna benzeterek aktarmışlardır. Bu bağlamda Hippolu Aziz Agustinus güzelliği şöyle tanımlar: “Bedenin güzelliği nedir? Belirli bir renk hoşluğunun yanı sıra, uzuvların uyumu" ... Bu tanım Cicero'nun çok benzer bir tanımının yinelemesiydi: "Bedende uzuvlardaki belirli bir simetri ile belirli bir renk hoşluğuna güzellik denir." [18]  Benzer bir yaklaşımı Galenos’ta da görürüz. Galenos Kanon'un kavramlarını özetlerken şöyle der: "Polykleitos'un Kanon'unda yazıldığı gibi, güzellik öğelerde değil, kısımların uyumlu oranındadır; bir parmağın ötekine, tüm parmakların elin kalanına... Her parçanın diğerine olan uyumlu oranı"21 Oran estetiğinin temeli matematiksel olana dayandığı için Pythagoras orta çağ için büyük öneme sahiptir. Onunla ilgili şöyle bir anlatıya yer verilir:   “Pythagoras bir gün bir demircinin örse vurduğu çekiçlerinin farklı sesler çıkardığını gözler ve bu yolla elde edilen gam sesleri arasındaki ilişkilerin çekiçlerin ağırlığıyla orantılı olduğunu fark eder. Öyleyse, sayı ses evrenin kendi fiziksel mantığı içinde tutar ve onu kendi sanatsal düzeni içinde düzenler.” [19]   Orta çağlı kimi yazarlar tarafından Pythagoras müziğin ilk mucidi olarak tanınacaktır. Gerçekten de müzik ve estetik arasında sayısal bir ilişki varsa –ki var– o halde hiç bilmesek bile Pythagoras'ı müziğin babası ilan edebilirdik. Çünkü notaların birbiriyle uyumu aynı zamanda sayıların birbiriyle uyumu demektir. Öte yandan, orta çağ oran estetiğine ait çoğu düşüncenin temelini Platon’un Timaios [20]  adlı eserinde bulabiliriz.   SONUÇ Orta Çağ’ın güzellik anlayışı en temelde tanrı merkezli bir oran estetiğine dayanır. Söz konusu estetiğin dinsel sınırları aşma tehlikesi göz önünde bulundurulduğunda bir kısım tarikatlar özelde kiliselerde ve genelde her Hristiyan'ın evinde, işyerinde ya da sokaklarda aşırı gösterişli süslemelerin ve kadın bedeninin betimlenmesinin yasaklanmasını istemişlerdir. Ancak buna rağmen güzelliğin kendinde bir kavram olarak güzel olduğunu reddetmemişlerdir. Daha sonradan müzik ile estetik arasında kurulan ilişki neticesinde bir oran estetiği var olmuş, böylelikle estetik artık bir tümeller problemi olarak ele alınıp, tanrının eksiksiz ve kusursuz   yaratması bakımından bir evren güzelliğiyle kendini kabul ettirmiştir. Buna göre evrenin her parçası bir armoni gibi birbiriyle uyumludur; tıpkı insan bedeni gibi. Nasıl ki insan bedenindeki uzuvlar -örneğin kafatası gövdeden büyük ya da gözler şaşı olduğunda çirkin deriz- birbiriyle orantısız olması bakımından insanın bütününe güzel ya da çirkin diyoruz; keza bu paradigma, var olan tüm şeyler için kullanılabilir bir estetik oran güzelliğinin kriteridir. Umberto Eco, orta çağın güzellik anlayışını bu bakımdan, tamimiyle bir oran ya da ölçü estetiği olarak ele almıştır. Bunun dışında bir de ışık estetiğinden söz etmiştir. Söz konusu ışık estetiğini, mimari, resim, şiir ve orta çağ minyatüründe görmek mümkündür. Örneğin, “Aquinolu Tomasso'nun "parlak renkli şeylere güzel denir...” [21]  sözü bunu ifade eder.    Kaynakça ECO, Umberto, Orta Çağ Estetiğinde Sanat Ve Güzellik, (çev. Kemal Atakay), İstanbul: Can yayınları, 2022.   [1]  Umberto Eco, Ortaçağ Estetiğinde Sanat Ve Güzellik, (çev. Kemal Atakay), İstanbul: Can yayınları, 2022, s.13 2 Eco, a.g.e., s.14 [2]  Tanrı merkezli düşünmek. [3]  Eco, a.g.e., s.20 [4]  Eco, a.g.e., s. 23 [5]  Eco, a.g.e., s. 21 [6]  Eco, a.g.e., s. 22 [7]  Eco, a.g.e., s. 24 [8]  Eco, a.g.e., s. 24 [9]  Hoyland’lı Gilbert, Sermones in Canticum Salomonis 25, PL 184, sütun 125. (Aktara: Eco, a.g.e., s. 31) [10]  Eco, a.g.e., s. 33 [11]  Eco, a.g.e., s. 36 [12]  Eco, a.g.e., s. 52 [13]  Eco, a.g.e., s. 43 [14]  Eco, a.g.e., s. 44 [15]  Eco, a.g.e., s. 44 17 Eco, a.g.e., s. 46 [16]  Eco, a.g.e., s. 74 [17]  Eco, a.g.e., s. 61 [18]  Eco, a.g.e., s. 61 21 Eco, a.g.e., s. 62 [19]  Eco, a.g.e., s. 65 [20]  bkz. Platon, Timaios, say yayınları. Çev. Furkan Akderin. 2022. [21]  Eco, a.g.e., s. 84   Umberto Eco - Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik

  • Sapma ve Suç - Sosyoloji Ne Diyor

    Giriş   Sapma ve suç olgularını değerlendirmeye başlamadan önce, bu iki kavramın insan zihninde çağrıştırdığı anlamların açıklığa kavuşturulması gerekir. Çünkü gündelik dilde çoğu zaman birbirinin yerine kullanılan bu kavramlar, sosyolojik açıdan aynı şeyi ifade etmez. Nitekim Anthony Giddens bu durumu açıkça ortaya koyar:   “Sapkınlık ile suç, pek çok durumda örtüşse de, aynı şeyler değildir. Sapkınlık kavramı, yalnızca bir yasayı çiğneyen uyumsuz davranışa göndermede bulunan suç kavramından çok daha geniştir.”   Olay sonrası inceleme Sapkınlık, bir toplumun geleneklerine, göreneklerine, ahlaki normlarına ve yerleşik değerlerine aykırı olan davranışları ifade ederken; suç, doğrudan yazılı yasaların ihlalini konu edinir. Bu nedenle her suç sapkınlık olmayabileceği gibi, her sapkınlık da suç kapsamına girmez. Ensest ilişki, birçok toplumda açık bir sapkınlık olarak görülmesine rağmen her zaman suç sayılmayabilir; buna karşılık hırsızlık hem suç hem de sapkınlık olarak değerlendirilir. Üstelik bu kavramların sınırları toplumdan topluma ve kültürden kültüre değişkenlik gösterir. Bu durum, sapma ve suçun mutlak değil; toplumsal olarak inşa edilen kavramlar olduğunu açıkça göstermektedir.   Sapma ve suç yalnızca insana özgü olgulardır. Doğada bir aslanın bir ceylanı avlamasında, bir kedinin bir fareyi yakalamasında ya da bir sırtlan sürüsünün başka bir yırtıcının avını çalmasında suç aranmaz. Aynı şekilde hayvanlar arasındaki nadir ensest ya da eşcinsel davranışlar da sapkınlık olarak değerlendirilmez. Çünkü hayvanların eylemleri ahlaki normlar, toplumsal kurallar ve bilinçli tercihler üzerinden şekillenmez. Burada belirleyici olan irade ve sorumluluktur. Suç ve sapma, ancak bilinçli ve iradeli bir failin, diğer insanlarla kurduğu toplumsal ilişkiler içinde anlam kazanır.   Bu nedenle “insan neden suç işler?” sorusu, bireysel değil; zorunlu olarak sosyolojik bir sorudur. Çünkü suç, ancak toplumsal yaşam içinde, başka bilinç ve iradelerin varlığıyla ortaya çıkar. Suç, insanın yalnızca ne yaptığıyla değil; başkalarıyla birlikte yaşarken neyi ihlal ettiğiyle ilgilidir.   Etkileşimci Kuram’da Suçun Nedeni   Tarih boyunca suçun nedeni üzerine pek çok açıklama geliştirilmiştir. Dinsel yaklaşımlar, suçu şeytan, nefis ya da günah kavramları üzerinden açıklamış; kutsal metinler insanın kötülüğe eğilimli yönlerine dikkat çekmiştir. Buna karşılık biyolojik ve psikolojik yaklaşımlar, suçu bireyin doğasına, bedenine ya da kişilik yapısına indirgemeye çalışmıştır. Özellikle 19. yüzyılda Cesare Lombroso, suçluluğu evrimsel bir kalıntı olarak görmüş ve biyolojik belirlenimci bir açıklama geliştirmiştir. Bu tür yaklaşımlar, suçu toplumdan koparıp bireyin üzerine yıkarak açıklamaya çalıştıkları için pozitivist olarak nitelendirilirler.   Etkileşimci kuram ise bu bireyci açıklamalara karşı çıkar. Bu kuramın merkezinde “yaftalama” (labeling) yaklaşımı yer alır. Etkileşimci sosyologlara göre suç, bireyin yaptığı eylemden çok; toplumun o eylemi nasıl tanımladığıyla ilgilidir. Suçlu ya da sapkın, doğuştan var olan bir kategori değildir; toplumsal etkileşim içinde üretilir.   Bu yaklaşımın önemli isimlerinden Edwin Lemert, sapkınlığı iki aşamada ele alır. Birincil sapkınlık, bireyin işlediği suçun toplum tarafından görmezden gelinmesi ya da geçici bir hata olarak değerlendirilmesi durumudur. Bu aşamada suç, bireyin kimliğine yansımaz. Örneğin dürüstlüğüyle bilinen bir kişinin bir kez hırsızlık yapması affedildiğinde, bu eylem onun kimliğinin parçası hâline gelmez ve tekrar etme olasılığı düşer.   Polis arabaları İkincil sapkınlık ise bireyin işlediği suç nedeniyle toplum tarafından sürekli olarak yaftalanması durumudur. Bu aşamada suç, bireyin kimliğine yapışır. Kişi artık “hırsız”, “suçlu” ya da “sapkın” olarak tanımlanır ve zamanla bu etiketi içselleştirir. Özellikle yoksullar, evsizler ve etnik ayrımcılığa maruz kalan gruplar için bu süreç çok daha yıkıcıdır. Fakir bir çocuğun hırsızlığı, zengin bir çocuğun hırsızlığıyla aynı biçimde değerlendirilmez. Zengin çocuk çoğu zaman birincil sapkınlık kapsamında ele alınırken, fakir çocuk ikincil sapkınlık sürecine itilerek suçu bir kimlik haline getirmeye zorlanır.   Çatışma Kuramı: Suç, İktidar ve Eşitsizlik   Çatışmacı kuram, sapma ve suçu bireysel hatalar ya da etkileşimsel etiketleme süreçleriyle sınırlı görmez. Bu yaklaşım, suçun doğrudan doğruya toplumsal eşitsizlikler ve iktidar ilişkileri tarafından üretildiğini savunur. Neo-Marksist yeni kriminoloji ve sol gerçekçilik bu çerçevede ortaya çıkmıştır.   1970’lerden itibaren Marksist düşünceden etkilenen neo-Marksist kriminologlar, sapkınlığın bilinçli ve politik bir tercih olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu yaklaşıma göre suç, biyolojik ya da psikolojik bir bozukluk değil; kapitalist düzenin yarattığı adaletsizliklere verilen bir tepkidir. Yasalar, tarafsız ve evrensel kurallar değildir; çoğu zaman egemen sınıfların çıkarlarını koruyan düzenlemelerdir. Bu nedenle “suçlu” olarak damgalanan kişiler, aslında kapitalist düzene uyum sağlamayan ya da bu düzene direnç gösteren bireylerdir.   Bu bağlamda şu ünlü söz yol gösterici olabilir: “Suçu toplum hazırlar, suçlu işler.” Burada suçun kaynağı birey değil; toplumsal yapıdır. İşsizlik, yoksulluk, eğitim ve sağlık alanındaki eşitsizlikler devlet tarafından yeterince giderilmezken, medya bu sorunları görünmez kıldığında suç kaçınılmaz hale gelir. Bu anlayışa göre suç, adaletsiz düzenin doğal bir çığlığıdır.   Çatışmacı kuramın bir uzantısı olan sol gerçekçilik ise suç olgusunu soyut teorilerden koparıp somut toplumsal koşullarla ilişkilendirmeye çalışır. Bu yaklaşım, suçun ve mağduriyetin özellikle kenar mahallelerde yoğunlaştığını iddia eder. Sol gerçekçiler için suç, yalnızca teorik bir tartışma konusu değil; acil politik ve pratik çözümler gerektiren bir toplumsal sorundur. Bu yönüyle sol gerçekçilik, kriminolojiyi akademik soyutluktan çıkarıp toplumsal müdahale alanına taşır. Sapma ve Suç - Sosyoloji Ne Diyor

  • Söz mü Güçlü Yazı mı?

    Giriş “Anlamı söz mü daha iyi aktarır, yazı mı?” sorusu basit bir iletişim meselesi değildir; doğrudan doğruya hermeneutik bir sorudur. Çünkü burada mesele, iletimin biçiminden önce anlamın nerede bulunduğudur. Eğer anlamın kaynağını belirlemezsek, söz ile yazı arasındaki farkı da sağlıklı biçimde tartışamayız. Hermeneutik tam da burada devreye girer ve şu üç temel soruyu sorar: Anlam metinde midir? Anlam yazarda mıdır? Anlam okuyucuda mıdır? Bu üç ihtimal, söz ve yazı tartışmasının yönünü belirler. Çünkü anlamın konumu değiştikçe, iletim biçiminin değeri de değişir. Aşağıda bu üç ihtimali ayrı ayrı ele alarak sözlü ve yazılı kültürün imkânlarını daha sistemli biçimde değerlendireceğim. 1. Metin İlk soru şudur: Anlam metinde midir? Eğer anlam metnin içindeyse, işimiz görece kolaydır. Kelimelere bakar, sözlük anlamlarını çıkarır ve metnin ne söylediğini anlarız. Fakat burada hemen bir güçlük ortaya çıkar: Kelimeleri tanımıyorsak ne yapacağız? Bu durumda filolojiye ya da semantiğe başvurmamız gerekir. Filoloji, kelimenin tarihini, kökenini ve geçirdiği anlam değişimlerini inceler. Semantik ise kelimelerin metin içerisindeki konumlanışlarını dikkate alır. Yani bir kelime tek başına değil, diğer kelimelerle kurduğu ilişki içinde anlam kazanır. Dolayısıyla anlamı yalnızca sözlükten çıkarmak yeterli değildir; kelimenin bağlam içindeki yerini de görmek gerekir. Ancak yine de metin merkezli yaklaşım, anlamı nispeten sınırlar. Metin bir çerçeve sunar. Cümle yapısı, kelime seçimi, paragraf düzeni belli bir anlam alanı oluşturur. Bu açıdan bakıldığında yazı, anlamı sabitleme gücüne sahiptir. Çünkü metin karşımızda durur; değişmez, kaçmaz, yeniden okunabilir. Fakat tam da burada yazılı kültürün en büyük problemi vücuda gelir: Zaman. Metin ile anlam arasındaki en büyük mesafe zamandır. Metin yazıldığı anda sabitlenir; fakat okuyan kişi başka bir çağda, başka bir kültürde, başka bir zihinsel dünyada olabilir. Bu da anlamın kaymasına yol açabilir. 2. Yazar İkinci soru şudur: Anlam yazarda mıdır? Eğer anlam yazardaysa, o halde metin yalnızca bir araçtır. Yazarın zihnindeki anlam ne kadar aktarılmışsa, okuyucu o kadarına ulaşabilir. Fakat burada önemli bir nokta vardır: Anlam tüketilebilir bir şey değildir. Yazar anlamın fazlasını da daha azını da aktarabilir. Yazarın niyeti ile metnin ortaya koyduğu anlam her zaman birebir örtüşmeyebilir. Yazar Diyalog bazı şeyleri bilinçli olarak gizleyebilir, bazılarını açıkça söyleyebilir, bazılarını ise farkında olmadan metne sızdırabilir. Bu nedenle yazara yönelmek, anlamı bütünüyle garanti etmez. Çünkü yazarın iç dünyasına doğrudan ulaşamayız; elimizde yine metin vardır. Sözlü gelenekte ise durum farklıdır. Konuşan kişi, jest ve mimiklerle, tonlama ve vurgu ile anlamı canlı bir biçimde aktarır. Söylenen söz, işaret ettiği anlamla birlikte hareket eder. Sözlü gelenekte anlam yalnızca kelimelerden ibaret değildir; beden dili, ses tonu ve bağlam da anlamın parçasıdır. Bu nedenle sözlü aktarımda, yazılı gelenekte olduğu kadar çok anlam karmaşası belirmez. Çünkü anlam, canlı bir ortamda, anlık geri bildirimle aktarılır. Dinleyici anlamadığında sorabilir; konuşan kişi ifadesini düzeltebilir. 3. Okuyucu Üçüncü soru şudur: Anlam okuyucuda mıdır? Eğer anlam okuyucudaysa, o hâlde metnin anlamı sınırsızdır. Çünkü sınırsız sayıda okuyucu, kendine göre sınırsız yorum üretebilir. Bu yaklaşım, metni sabit bir anlam taşıyıcısı olmaktan çıkarır ve onu bir yorum alanına dönüştürür. Bu durumda yazı, çoklu anlam üretimine açık hale gelir. Her okuyucu kendi tarihsel, kültürel ve psikolojik birikimiyle metne yaklaşır. Böylece metin, her okumada yeniden üretilir. Bu durum zenginlik olduğu kadar karmaşa da doğurabilir. Çünkü anlamın sınırları belirsizleşir. Sözlü gelenekte ise yorum alanı daha kontrollüdür. Çünkü konuşma belirli bir zaman ve mekan içinde gerçekleşir. Anlam, o anda oluşur ve genellikle o bağlamla sınırlıdır. Bu nedenle sözlü gelenek anlamı daha doğrudan ve canlı aktarır. Ancak yazılı kültürün bir başka üstünlüğü vardır: Argüman üzerinde işlem yapma imkanı. Yazı, düşünceyi aceleye getirmez. Durup düşünmeye, çözümleme yapmaya, yazıp çizip silmeye imkan tanır. Metin üzerinde tekrar tekrar çalışılabilir; kavramlar netleştirilebilir; mantıksal tutarlılık test edilebilir. Sonuç Söz ve yazı arasında kesin bir üstünlük kurmak kolay değildir. Eğer anlamın canlı, bağlam içinde ve jest-mimik desteğiyle aktarılmasını esas alırsak sözlü gelenek daha güçlü görünür. Çünkü söz, işaret ettiği anlamla birlikte hareket eder ve zaman mesafesi doğurmaz. Ancak düşüncenin derinleştirilmesi, argümanın inşa edilmesi ve kavramların sistemli biçimde analiz edilmesi söz konusu olduğunda yazı vazgeçilmezdir. Yazı, düşünceye mesafe kazandırır; aceleyi ortadan kaldırır; anlam üzerinde bilinçli işlem yapma imkanı sunar. Hermeneutik açıdan mesele, söz ile yazı arasında seçim yapmak değil; anlamın nerede konumlandığını doğru tespit etmektir. Çünkü anlamın yeri değiştikçe, iletim biçiminin değeri de değişir. Söz mü Güçlü Yazı mı?

  • Sokratik Sorgulama Nedir?

    Giriş: Soru Sormanın Ahlakı Sokrates - Atina Okulu Tablosu Düşünmek çoğu zaman konuşmakla karıştırılır; oysa konuşmak, düşüncenin zorunlu olarak gerçekleştiği yer değildir. İnsan, çok konuşarak değil; doğru yerden, doğru biçimde sorarak düşünür. Sokrates’in Atina sokaklarında yaptığı da tam olarak buydu: Bilgi aktarmak değil, bilginin içini oyarak onun neye dayandığını, hangi varsayımlardan beslendiğini, hangi sonuçlara gebe olduğunu göstermek. Bu denemede “Sokratik Sorgulama nedir?” sorusu etrafında tarif edilen yaklaşım, tam da bu düşünce disiplinini pedagojik bir yöntem haline getirmektedir.Bu teknik, münazara değildir; çünkü amacı galip gelmek değil, berraklaşmaktır. Bu teknik, öğretme değildir; çünkü amacı bilgi nakletmek değil, bilginin kaynağını görünür kılmaktır. Ve bu teknik, bir sorgu değildir; çünkü amacı suç bulmak değil, varsayımı yakalamaktır. Sokratik sorgulama, insanın zihnine karşıdan bakma becerisini güçlendirmeye yönelik bir yöntemdir. 1. Bilginin Doğurtulması Sokrates’in başrol olduğu Platon’un metinlerinde Sokratik sorgulama modelinin birçok örneği vardır. Buradaki kritik vurgu şudur: Konuşma, düşüncenin yerine geçmez; bilakis düşünceyi doğurtur. Sokrates’in meşhur “maieutik” (ebelik) benzetmesi tam da burada anlam kazanır. Öğretmen bilgiyi vermez; öğrenciye, zihninde zaten dağınık halde bulunan bilgiyi düzenleme imkanı sağlar. Metinlerde özellikle öne çıkan teknik, tartışmacıların fikirlerinin mantıklı biçimde incelenmesi ve fikirler arasındaki bağlantının görünür kılınmasıdır. Bu, modern eğitimin en büyük eksiğine de işaret eder: Öğrenci cevap verir, fakat cevabının dayandığı zemini bilmez. “Küresel ısınma artıyor” diyen öğrenciye, “Bunu nereden biliyorsun?” sorusu yöneltildiğinde, düşünce otomatik bir slogan olmaktan çıkar, kanıt arayan bir iddiaya dönüşür. Sorgulamanın burada ahlaki bir boyutu vardır. Çünkü insan, delillendirmediği her inancı başkasından ödünç almıştır. Ve ödünç alınmış inanç, sahibine ait değildir. Sokratik sorgulama, insanı kendi düşüncesinin sorumluluğunu kabul eden bilinçli tartışmacılara dönüştürür. 2. Sorunun Katmanları Platon’un diyaloglarında yer alan soru türleri, aslında düşüncenin anatomisini göstermektedir. Açıklama soruları, kavramın sınırlarını çizer: “Bunu başka bir şekilde ifade edebilir misiniz?” Antik Yunan tasviri Bu soru, anlamın zenginleşmesine olanak tanır. Önceki soru ile bağlantı kuran sorular ise düşüncenin sürekliliğini sağlar. Varsayım soruları da nihai amaç ile öncüller arasındaki bağın gösterilmesini talep eder: “Burada neyi varsayıyorsunuz?” İşte asıl kırılma burada yaşanır. Çünkü insan çoğu zaman düşüncesinin temelini görmeden tartışmaya girişir; düşünceyi sonuç zanneder, oysa o bir başlangıçtır. Sebep ve kanıt soruları, iddiayı temellendirir. Örneğin: “Bunun doğru olduğunu niçin düşünüyorsunuz?” Köken soruları, fikrin kaynağına işaret eder ve “Bu fikri nereden edindiniz?” sorusuna olanak sağlar. Böylece düşünce, hem mantıksal hem tarihsel bir sorgulamaya tabi tutularak güçlendirilir. Öneri ve sonuç soruları, düşüncenin pratik uzanımını yoklar: “Bunun nasıl bir etkisi olur?” Bakış açısı soruları ise insanı kendi konumunun dışına çıkarır: “Başka biri bu soruya nasıl cevap verirdi?”   Bu katmanlı yapı, düşüncenin tek boyutlu bir doğrulama mekanizması değil, çok boyutlu bir inceleme alanı olduğunu gösterir. Sokratik yöntem, cevabı değil; cevabın iç mimarisini incelemesi açısından hususi tekniklere sahiptir.   3. Bir Diyaloğun Anatomisi: Küresel Isınma Örneği Şimdi örnek bir modern diyalog üzerinden inceleme yapalım. Öğretmen “Küresel iklimimize ne oluyor?” sorusuyla başlar. Öğrenci “Daha da ısınıyor” der. Burada öğretmen hemen kanıt sorusuna geçer: “Bunu neden biliyorsunuz?” Dikkat edilirse öğretmen doğrudan doğruyu söylemez. Öğrenciler haberlerden, gazetelerden, bilim insanlarından söz ederler. Öğretmen ise şu kritik soruyu sorar: “Bilim adamları neden haberlere bilgi versinler?” Bu soru, otoriteye dayalı bilgiyi sorgulaması açısından kritik öneme sahiptir. Ardından zaman boyutu devreye girer: “Ne kadar süredir ölçülüyor?” Öğrencilerin tahminleri, öğretmenin verdiği tarihsel veriyle (örneğin 1840’lardan beri) karşılaşır. Sonrasında hipotez sorusu gelir: “Neden olduğunu tahmin edebilir miyiz?” Öğrenciler “kirlilik” der. Öğretmen varsayımı sorgulama aşamasına geçer: “Kirliliğin sıcaklığın yükselmesine sebep olduğunu söylerken neyi varsayıyorsun?” İşte varsayılan düşünce burada iç tutarlığını sorgulamak durumunda kalacaktır. Bu diyalogda öğretmen, bilgi aktaran değil; düşünceyi yönlendiren bir rehberdir. Sokratik yöntem, öğrenciyi edilgen konumdan çıkarıp aktif bir özne haline getirmektedir.   Sonuç Sokratik sorgulama tekniği, pedagojik bir araç olmanın ötesinde, düşüncenin ahlakı olarak yorumlanmalıdır. Çünkü düşünmek, sorumluluk gerektirir. İnsan, iddia ettiği her şeyin gerekçesini taşımak zorundadır. Bu yöntem, aceleci kanaatleri yavaşlatır, sloganları değerinden düşürür ve düşünceyi disipline eder. Zira günümüz dünyasında bilgi çok fakat temellendirilmiş düşünce azdır. Sokratik sorgulama, insanı bilgi kalabalığından kurtarıp anlamın zenginliğine döndürür. Ve belki de en önemlisi, insana şu cesareti kazandırır: “Bilmiyorum” diyebilme gücü. Çünkü hakikate en yakın duran cümle, çoğu zaman kesinlik değil; sorgudur. Sokratik Sorgulama Nedir?

  • Klasik Siyaset Felsefesi ve Etik

    Giriş: ‘İyi’nin Düşünce Konusu Haline Gelişi Etiğin ilgilendiği temel kavram iyi ve kötüdür. Bu anlamda “iyi” kavramı çoğu zaman yalnızca etik alanına ait bir mesele olarak ele alınır. Ancak bu kavramın tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığına bakıldığında, onun yalnızca bireysel ahlakla sınırlı olmadığı görülür. “İyi”, insanların birlikte yaşama biçimleriyle, yani toplumsal düzenle ve siyasal yapı ile doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle “iyi” üzerine düşünmek, kaçınılmaz biçimde siyaseti ve siyaset felsefesini de düşünmeyi gerektirir. Siyaset felsefesinin temel meselesi etiktir. Bu varsayım, özellikle Antik Yunan düşüncesi üzerinden temellendirilecektir. Amaç, “iyi” kavramının neden ve nasıl siyaset felsefesinin merkezine yerleştiğini göstermektir. “İyi”nin düşüncenin konusu hâline gelmesi, onun kendiliğinden açık bir kavram olmasından değil, aksine sorun hâline gelmesinden kaynaklanır. “İyi”, ne olduğu kesin olduğu için değil, ne olduğu tartışmalı hâle geldiği için felsefenin konusu olur. Bu nedenle “iyi”nin neden problem hâline geldiğini anlamak, onun siyaset felsefesiyle ilişkisini kurabilmenin ilk adımıdır. İnsanlar birlikte yaşar. Bu birlikte yaşama durumu ihtiyaçları, çatışmaları ve çözüm arayışlarını beraberinde getirir. “İyi” kavramı, tam da bu toplu yaşam içinde ortaya çıkan sorunlara bir yön ve ölçü kazandırma ihtiyacından doğar. Bu noktada “iyi”, bireysel tercihlerden çok, ortak yaşamın düzeniyle ilgilidir. Toplumlarda zaten kabul edilmiş birtakım “iyi” anlayışları vardır: gelenekler, ahlâk kuralları ve yasalar. Ancak belirli tarihsel koşullarda bu kabuller sorgulanmaya başlar. İşte bu sorgulama anı, “iyi”nin düşünümselleştiği andır. Böylece “iyi”, yalnızca yaşanan bir değer olmaktan çıkar, üzerine düşünülen ve yeniden tanımlanmaya çalışılan bir kavrama dönüşür. Bu dönüşümle birlikte mevcut “iyi” anlayışı sorun hâline gelir ve onun yerine “daha iyi” olan aranır. Bu arayış, yalnızca etik bir tartışma olarak kalmaz; toplumun düzenini ve yönetimini hedef aldığı için doğrudan siyaset felsefesine açılır. Varlık Sorusu ve Etik–Siyaset İlişkisinin Zemini Antik Yunan’da etik ve siyaset sorularından önce daha temel bir soru sorulmuştur: “Varlık nedir?” Pre-Sokratik düşünürler, insanı ve toplumu değil; var olanın kendisini ve onun kaynağını sorgulamışlardır. Bu durum, onların etikle ilgilenmedikleri anlamına gelmez. Aksine, etik ve siyaset düşüncesinin zeminini hazırladıkları anlamına gelir. Çünkü insanı, toplumu ve değerleri düşünebilmek için önce “var olan”ın nasıl anlaşıldığı belirlenmelidir. Bir başka deyişle, varlık anlayışı, etik ve siyaset düşüncesinin arka planını oluşturur. Bu nedenle Antik Yunan’da etik ve siyaset sorunlarının, varlık sorusundan sonra ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Antik Yunan Pre-Sokratikler varlığı ve arkheyi sorunsallaştırmasaydı, Sofistler ve Sokrates insanı, erdemi, bilgiyi ve “iyi”yi bu ölçüde köklü biçimde tartışamazdı. Dolayısıyla siyaset felsefesinin ortaya çıkışı, dolaylı olarak, varlık sorusunun açılmış olmasına bağlıdır. Zamanla toplumsal ve siyasal koşullar değiştikçe, soruların yönü de değişmiştir. Varlığın ne olduğu sorusu geri plana çekilmiş, insanın ve toplumun ne olduğu sorusu öne çıkmıştır. Bu yön değişimi, “daha iyi bir düzen” arayışını beraberinde getirmiştir. Böylece siyaset felsefesinin temel soruları belirginleşmiştir: Daha iyi bir yönetim nasıl mümkündür? Daha iyi bir toplum düzeni nasıl kurulabilir? “Daha İyi” Arayışı: Sofistler ve Sokrates/Platon Ayrımı Siyaset felsefesini belirleyen temel ifade “daha iyi”dir. Çünkü siyaset felsefesi, yalnızca var olan düzenin nasıl işlediğini açıklamaz; onun nasıl olması gerektiğini sorgular. Bu yönüyle siyaset felsefesi baştan itibaren normatif bir faaliyettir. Bu noktada Sofistler ile Sokrates/Platon çizgisi arasındaki fark açıkça görülür. Sofistler, daha çok siyasal pratiğin ve retoriğin nasıl işlediğiyle ilgilenmişlerdir. Onlar için önemli olan, ikna etmek ve başarılı olmaktır. Bu nedenle Sofistlerde “en iyi yönetim” fikri zayıftır; soru daha çok “bir yönetim nasıl işler?” biçiminde kalır. Sokrates ve Platon’da ise mesele, yönetimin yalnızca işleyişi değil, etik olarak en iyi hâlinin ne olduğudur. Bu nedenle Platon’un Devlet adlı eserinde siyaset tartışması, doğrudan etik bir kavramla, adaletle başlar. Platon’a göre siyaset, etik kaygılardan bağımsız düşünülemez. Yönetim biçimlerinin iyi ya da kötü oluşu, etik ölçütlere göre değerlendirilir. Etik, siyasetin yalnızca temeli değil; onun içeriğidir. Devlet ile insan arasında güçlü bir paralellik kurulur. Devletin düzeni, insan ruhunun düzenine benzer. Bu nedenle devletin iyi olması, insanın iyi olmasıyla birlikte düşünülür. Ölçülülük, bilgelik, cesaret ve adalet gibi etik erdemler, devletin yapısına doğrudan taşınır. ‘İyi’nin Sitede Gerçekleşmesi: Siyaset, Yasa ve Filozof Antik Yunan’da “iyi”nin gerçekleşme alanı site, yani polis’tir. İyi, bireyin iç dünyasında değil; ortak yaşamın düzeninde somutlaşır. Bu nedenle site, etik değerlerin gerçekleşebilmesi için zorunlu bir alandır. Sitenin dışında tam anlamıyla bir ahlâk ya da “en yüksek iyi” düşüncesi mümkün değildir. Bu noktada siyaset, “iyi” ile site arasındaki bağlayıcı unsur olarak ortaya çıkar. Siyaset, iyi’nin sitede gerçekleştirilmesinin aracıdır. Site iyi düzenlenirse, insanlar da iyi olma imkânına sahip olur; site bozuksa, insanların iyi olması zorlaşır. Bu düzenin temel aracı yasalardır. Yasalar, iyi’nin sitede gerçekleşmesini sağlayan siyasal belirlemelerdir. Ancak yasaların iyi olabilmesi için, “iyi”nin ne olduğunun bilinmesi gerekir. Platon’a göre “en iyi”yi bilme iddiası, en çok filozofa aittir. Bu nedenle filozof, yalnızca düşünen biri değil; aynı zamanda ideal düzende yöneten kişidir. Böylece felsefi etik, doğrudan siyaset felsefesine dönüşür. Sonuç Antik Yunan düşüncesinde etik, siyaset ve varlık soruları birbirinden kopuk değildir. “İyi”nin sorunsallaştırılması, önce etik düşünceyi; ardından siyaset felsefesini doğurur. Site, iyi’nin gerçekleşme alanıdır; siyaset bu gerçekleşmenin aracıdır; filozof ise bu sürecin bilgisel ve yönlendirici merkezidir. Klasik Siyaset Felsefesi ve Etik

  • Platon ve Aristoteles - Sitenin Ahlaki Temeli

    Giriş   Klasik siyaset felsefesinin en temel noktası 'etik' olan ile 'siyasi' olanın birbirinden ayrılamamasıdır. Bu bağlamda politika ile ahlak iç içe geçmiş durumdadır. Bunun en açık örneklerini ise Platon ve Aristoteles'te görmekteyiz. Örneğin Aristoteles, etik kitabının (Nikomakhos'a Etik) son sayfasında "...hangi devlet yönetimleri en iyileridir, bunların yasaları, gelenekleri nelerdir, bunları da öğreneceğiz. Sırada bu konu var." (Aristoteles, 2019: 235) diyerek aslında, kuracağı devletin temelinde ahlakın olması gerektiğinin veya olacağının mesajını vermiştir. Belki de bu yüzdendir ki Aristoteles’in külliyatında, etikle ilgili eserlerini politika ya da siyaset felsefesiyle ilgili eserleri takip eder.     Bu zeminden hareketle Aristoteles'te mutluluk (eudaimonia) kavramı ön plana çıkacaktır. Çünkü filozofumuza göre devletin en temel varlık amacı, insanı en yüksek iyiye, yani mutluluğa ulaştırmaktır. Benzer bir yaklaşımı Platon'da da görmekteyiz: "Biz devletimizi, bütün topluma birden mutluluk sağlasın diye kuruyoruz." (Platon, Devlet. 2016: 116) diyen   Platon, bir ahlak filozofu olarak ortaya çıkan hocası Sokrates’ten fazlasıyla etkilenmiş ve Devletini ahlak zemini üzerine kurmuştur.    Platon ve Aristoteles - Atina Okulunda Devlet’in biricik amacı olan 'mutluluk' noktasında birleşen Platon ve Aristoteles, bu amaca ulaşmak için kullandıkları araçlar ve yöntemler bakımından birbirinden çoğunlukla ayrışacak olsalar da benzer yönleri ve yöntemleri de olacaktır. Her ne kadar Aristoteles yirmi yıl kadar Platon'un öğrencisi olarak yetişmiş ve hocasından etkilenmişse de iki filozofun birbirinden farklı düşüncelere sahip olması şaşılacak şey değildir; çünkü Platon'un bile gençlik ve olgunluk dönemi düşünceleri ve kullandığı yöntemler birbiriyle aynı değildir.   Örneğin, en üstün yaşamın felsefi bir yaşam olduğunu ifade eden Platon'un devlet anlayışı iki dönemde incelenir. Bu bakımdan Platon'un birinci ideal devletinin ( Devlet ) temel düşüncesinin merkezinde yasalar yoktur veya önemsizdir. İkinci en iyi ideal devletinde ise ( Yasalar ) yasalar daha çok önem kazanır. Ancak her iki devlet anlayışında da bilgi temelli bir siyaset anlayışı tahayyül eden Platon'a göre hiç kimse bile bile kötülük yapmaz; bu bakımdan 'en çok bilen' kişi zorunlulukla en az kötülük yapan kişidir; o halde devleti yönetecek kişilerin bilge kişiler olması gereklidir. Platon bu türden kişilerin ismini ‘filozof kral’ koyacaktır. Şimdi Platon’un devletin temeline oturttuğu ve devlet sorunlarını çözeceğine inandığı etik temelleri inceleyelim.   Platon’un Çözüm Denemeleri   Mutluluk (eudaimonia) ereği, ancak insanda gerçekleşmesi mümkün olan devletin biricik varlık amacı olması dolayımında etik bir kavramdır.  Öyleyse insanı söz konusu ereğe ulaştıracak olan devlet nasıl bir devlet olmalıdır? Esas soru budur. Platon, mutluluğun ancak devletin içinde her şeyin yerli yerine konmasıyla gerçekleşeceğini vaaz eder. Nasıl ki bir heykel yaparken gözü aynen gözün olduğu yere koyup başka yere koymuyorsan devletin de tüm organlarını yerli yerine koymakla mutluluk sağlanır. Örneğin, kral olmaya en uygun kişi filozoftur, o halde filozof aynı zamanda kral olmalıdır. Ya da koruyucu olmaya en uygun kişi en cesaretli ve güçlü olandır, o halde en güçlü ve cesaretli kişiler koruyucu olmalıdır. Bu zeminden hareketle Platon, devlette bulunması gereken dört temel erdemden söz eder ve bu erdemleri en uygun tipteki insanlara dağıtır.    Platona göre devlette bulunması gereken dört temel erdem şunlardır: Bilgelik, yiğitlik, ölçülülük ve doğruluk. Az önce ifade ettiğimiz gibi bu dört erdem, Platon'un insanda da bulunması gerektiğini söylediği ahlaki değerlerdir. Bu bakımdan devletin temelindeki etik gerekçeler, insanın ahlaki değerleriyle örtüşmektedir. (Platon, Devlet. 2016: 125) Öyleyse, devlet bir insan kadar veya bir insan gibi ahlaklı olmalıdır.    Platon, insana benzettiği devletini her bakımdan insanla ilişkilendirir. Örneğin, "devlet için en büyük iyilik bütün kalma, bölünme ise en büyük kötülüktür" diyen Platon, bu tanımlamayı insan bedenindeki kötülük (hastalık-ölüm) için de aynı anlamda kullanır. Mesela hastalık ve ölüm insan bedenini dağıtır, sağlık ise yaşamda ve bir arada tutar. Bu yüzden dağılmak kötü, bütünleşmek iyidir. Bunu daha iyi anlamak için Platon'un Devlet'teki şu ifadelerine bakalım:   Yurttaşların çoğunun aynı şeye "benim," "benim değil" demesi en iyi devlet düzenini göstermez mi? Hele devlet bir tek insan gibi olursa! Örneğin, bir insan parmağından yaralansa, canı ve bedeni onları yöneten başla birlikte bu yaranın acısını duymaz, parçanın derdi bütünün derdi olmaz mı? O iyi olunca, iyileştik demiyor muyuz? Onun için de tek bir insana benzeyen devlet en iyi yönetilen devlettir diyebiliriz. (Platon, 2016: 167).   Öte yandan, Platon Devlet'inde dört bozuk devlet düzeni ve bu dört düzene uyan dört tür bozuk insandan söz eder. Bunlar timokrasi ve timokrasi insanı, oligarşi ve oligarşi insanı, demokrasi ve demokrasi insanı, zorbalık ve zorba insan olarak dört kısımdır. (Platon, 2016: 273). Örneğin oligarşinin olduğu devlet, tıpkı oligarşi insanı gibi zenginlik tutkusuna kapılacak; altını, gümüşü ve parayı tapar gibi sevip saklayacaktır. Bu devlet, kendi mallarını harcarken cimrileşecek, başkalarının parasını harcarken har vurup harman savuracaktır. Bu olumsuz düşüncelerini diğer üç bozuk devlet düzeni ve bu düzenlere denk düşen üç insan tipi için de devam ettiren Platon, çözümü aristokrasi ve bilge insanda bulacaktır.   Aristoteles’in Çözüm Denemeleri   Aristoteles, Politika kitabının yedinci bölümünün hemen girişinde: "En iyi devletin ne olduğunun anlaşılabilmesi için en çok istenen yaşam şeklini belirlemek gerekir." (Aristoteles, 2023: 219) sözleriyle başlayarak, esasında insana benzeyen bir devlet kurmak istediğinin sinyalini vermiş olur. Bu zeminden hareketle Aristoteles, siteyi veya polisi doğal ve zorunlu bir gelişmenin sonucu olarak görür ve Ona göre insan toplumsal bir canlı veya politik bir hayvandır. Aristoteles'in esas amacı polisin çöküşünü kurtarmaya yöneliktir. Çünkü polis düzeni onun için sonsuza dek yaşaması ve yaşatılması gereken ideal bir devlet düzeni olması neticesiyle insanlar ancak bu site yaşamında mutluluğa ulaşabilir. Mutluluğa ulaşmanın biricik yolu erdemli olmaktır ve erdemli olmanın da koşulu başka insanlarla bir arada yaşamaktır.   Çünkü insan, siyasal bir hayvan (zoon politikon) olması dolayımında, doğasına uygun olan   ‘toplumsal yaşam’ı tercih etmelidir. Benzer şekilde, bir at bile doğasına uygun olanı tercih ederek, yani koşarak erdemli olabilir. Antik Yunan tablosu Öyleyse Aristoteles'te de doğa; siyasal düşüncenin ölçütü olmak durumundadır. Çünkü doğa ahlaki insanın hangi koşullarda var olduğunu bize hatırlatır. Mesela Aristoteles bilme arzusu için; Metafizik 'in hemen girişinde ''insan doğası gereği bilmek ister'' (Aristoteles, 1996: 75) diyerek insanın doğasına atıfta bulunur. Bu bağlamda insanların birbirine ihtiyaç duyuşu daha ilk üreme noktasında başlar. Çünkü doğacak çocuk anne babaya ihtiyaç duyar. Bu bakımdan ilk kurulan ortaklığa aile denir. Bu da doğaldır. Böylelikle bu doğal ortaklık gruplar, köyler, kasabalar ve şehirler olarak kapsamını genişletmeye devam etmiştir. Söz gelimi bu gelişim süreci en iyiye olan yolculuktur. Böylelikle tüm bu toplulukların amacı aslında doğanın amacıdır. Bu bakımdan Aristoteles'te benliği korumaya yönelik cinsel birliktelikler sonucu aile, daha sonra köy ve şehir ortaya çıkmış; insanın toplumsal bir canlı olmasının ana etmeni benliğini koruma yönelimi olmuştur. Yani bir bakıma ahlakın ve erdemin biricik temeli, kendini koruma arzusu ve bu kaygılarla kurulan devlet veya siyaset olmuştur. Yine Aristoteles'e göre insan kendisindeki ereği ancak doğal olarak oluşmuş olan sitede yaşayarak ortaya koyabilir. Mesela meşe tohumundaki meşe ağacı olma ereği gibi; insanda da böyle bir erek vardır ve bu erek ancak toplum içinde ortaya çıkabilir.   Erdem her şeyin doğasına uygun olana doğru hareket etmesi demektir. Bu ise aynı zamanda, her şeyin 'dengeli' hareket etmesi demektir. Söz gelimi Aristoteles'e göre aşırı uçlardan kaçınıp orta yolu seçmek 'erdem' anlamına gelmektedir. Aristoteles, " Ahlak 'ta da belirttiğim gibi devlet ayrı parçaların arasındaki dengedir." (Aristoteles, 2023: 50) diyerek çeşitliliğin iyi bir şey olduğunu vaaz etmekle birlikte; çeşitliliğin dengeyi (erdemi) sağladığını ortaya koymaktadır. Aristoteles’e göre devlet de insan gibi erdemli olması gerekir. Bu bağlamda Politika ’da şu ifadeleri kullanır:   İnsanlar maddi ve manevi iyilikten pay aldıkları sürece mutlu olurlar ve bunun için de buna uygun davranışta bulunmaları gerekir. Tanrı başka nedenlerden değil kendi içindeki özelliklerden dolayı mutludur. Yine aynı gerekçeden ötürü iyi şansın mutluluktan başka bir şey olması gerekir. Akıl dışındaki şeyler kader ya da tesadüf sonucu kazanılırlar. Oysa kader ya da tesadüf insanı erdemli ya da daha dürüst yapmaz. Devlet için de aynı şey geçerlidir. En iyi davranan kent en mutlu kenttir. İyi eylemleri olmayanların mutlu olmalarına olanak yoktur. Erdem ve zekâ olmaksızın kentin iyi eylemleri olamaz. Bir kent ya da insana cesur, adil, bilge gibi sıfatların yüklenmesi aynı koşulların oluşması sonucunda gerçekleşmektedir. (Aristoteles, Politika. 2023: 220-221).   Aristoteles'e göre iyi bir yaşamın sırrı iyi bir devletten geçer. İyi bir devlet ise tek taraflı ve tamamen bencil bir anayasaya sahip olan devlet değil, farklılıkları göz önünde bulunduran devlettir. Sadece halkın farklılıklarını bilip ona göre yasa belirleyen değil, aynı zamanda komşu ülkelerin de farklılıklarını bilip onlara göre yasalar yani onlarla iyi geçinmeye yönelik yasalar belirleyen devlet insanları mutluluğa ulaştıracak devlettir. (2023: 223-224). Bu bağlamda Aristoteles’in yasalara ne denli sıkıya bağlı olduğunu görmüş oluruz. Çünkü yasalar akılla düzenlenmiştir. "İyi yaşamak demek iyi bir düzen altında olmak demektir ve bunun içinde de yasalar gerekir." (2023: 227) diyen Aristoteles, mutluluğu, dolayısıyla ahlaklılığı veya erdemi, ancak iyi yasalara sahip bir toplumda gerçekleşmesinin mümkün olacağını vaaz etmektedir. Bu yüzden esasında Aristoteles'in tüm çabası, kenti en fazla mutlu edecek yasaları bulmaktır. Bu bağlamda, Aristoteles şöyle demektedir: "...kentin en mutlu olacağı anayasayı bulmaya çalışıyoruz. Mutluluğun erdem olmaksızın var olamayacağını daha önceden söylemiştik." (2023: 234). “Bir kent mutlu olacaksa vatandaşların erdemiyle mutlu olabilir." (2023: 235). İşte Aristoteles’in site sorunlarını çözeceğine inandığı etik temeller; vatandaşların erdemli veya ahlaklı olmasıdır. Çünkü bir kent ancak vatandaşlar erdemli olduğunda, yani site etik değerlere sahip olduğunda mutlu bir kent olabilir.   Vatandaşların erdemli olmasının da çeşitli yolları vardır. Aristoteles için üç tür iyi olma yolu vardır. Bunlar “...doğa, alışkanlık ya da eğitim ve akıldır.” (Aristoteles, 1993: 219). Bu insanlar   ya doğaya ya akla ya da alışkanlıklara göre yaşama imkanına sahiptir. İnsanın erdemli olabilmesi ve iyi bir yaşam sürmesi için bu üçün birbiriyle uyumlu olması gerekmektedir. (1993: 220).    Öte yandan bir de devletin kötü olmasına yani mutlu olmamasına sebep olabilecek insanın kötü yanlarından kaynaklanabilecek sorunlar vardır. Bu ise insandaki “tatminsizlik” duygusudur.   Aristoteles'e göre insan hiçbir zaman tatmin olmayan, hep daha fazlasını isteyen bir varlıktır.   Bu yüzden devlette, insanın bu tatminsizliğinden doğacak sorunları engellemek gerekir. (2023: 67).    Yöntemlerin Karşılaştırılması   Aristoteles'te her insanın amacı iyi yaşamaktır. Devlet bu yüzden doğal bir varlıktır çünkü insanın “iyi” yaşama amacını gerçekleştirmesini sağlar. Bu bakımdan Aristoteles'e göre; -Platondan farklı olarak- siyasetten amaç sadece en iyi rejimin ne olduğunu bulmak değil, aynı zamanda belli koşullarda en iyinin ne olduğunu bulabilmektir.   Platon gibi Aristoteles'te de mutluluk, sadece site içerisinde gerçekleşmesi mümkün olan bir amaçtır çünkü sitede (polis) yasalar vardır ve yasalar en iyi olan yaşama göre düzenlenmiştir. Platon'da ancak devlet ile mümkün olan ahlaki iyilik, insanda hangi anlamı ifade ediyorsa, devlette de aynı anlama tekabül eder. Yani, bireysel olarak insan için "iyi" ne ise, devlet için de "iyi" odur.   Aristoteles'te de Platon'da da Devlet'in amacı mutluluğu sağlamaktır demiştik. Aristoteles de Platon'un böyle bir amacının olduğunu kabul etmektedir. Ancak mutluluğun önünde bazı sorunlar veya yanlışlar vardır. Bu yanlışlardan en önemlilerden birisi de "mülkiyet" kavramı çerçevesinde şekillenir. Örneğin Aristoteles, Platon'un ortak mülkiyet anlayışının mutluluğa engel olduğunu vaaz etmektedir. (2023: 59-60). Bu bağlamda Aristoteles'e göre bir devlette özel mülkiyetin olmaması bir kısım erdemlerin yok olmasına neden olur. Örneğin 'cömertlik' bu erdemlerden biridir. "Çünkü insanların paraları olmadan cömertlik yapmaları imkansızdır." (Aristoteles, 2023: 56). Öyleyse Aristoteles, Platon'un hem Devlet 'te hem de Yasalar 'da koyduğu kuralların hep eksik bırakıldığını ifade etmektedir. Örneğin, "Çiftçiler ve zanaatkarların yönetimde payları olup olmayacağı konusu belirsizdir. Silahları olacak mı olmayacak mı?" (2023: 60).    Aristoteles'e göre ideal bir devletin esas önem vermesi gereken şey ekonomi yani halkın refah düzeyidir. Örneğin iyi yasalara sahip ülkelerin yöneticileri bu tür sorunlar üzerine düşünürler. Zenginliği nasıl paylaştırılacağı mevzusu bu yüzden önemlidir. Çünkü devletin temelinde yatan ilke halkın refahı, dolayısıyla mutluluğu olmalıdır. Ancak Aristoteles'e göre Platon bu türden konular üzerinde düşünmekten çok, kafasını kadınlar ve çocukların ortak kullanımına takmıştır. (2023: 64). Bu yüzden Platon’un devleti birçok sorun ve eksikliklere sahip olduğu için halkın erdemli olması, dolayısıyla kentin mutlu olması mümkün değildir.       Kaynakça   Aristoteles, (2023). Politika (çev. Furkan Akderin), SAY yayınları.   Aristoteles, (1993). Politika (çev. Mete Tuncay), Remzi Kitabevi   Aristoteles, (2019). Nikhomakhos’a Etik (Çev. Furkan Akderin), SAY yayınları.   Aristoteles, (1996). Metafizik (çev. Ahmet Arslan), Sosyal Yayınlar.   Platon, (2016). Devlet (çevirenler. Sabahattin Eyüboğlu - M. Ali Cimgöz), Kültür yayınları.      Platon, (2021). Yasalar (çev. FurkanAkderin), SAY yayınları.   Platon ve Aristoteles - Sitenin Ahlaki Temeli

  • Shaftesbury - Estetik ve Etik Ayrımı

    Shaftesbury - Estetik ve Etik Ayrımı   Giriş 18. yüzyıl İngiliz düşüncesinde önemli bir kırılma noktası olan Anthony Ashley Cooper Shaftesbury, ahlak ile estetiği birbirinden koparmayan özgün bir felsefe geliştirmiştir. Onun düşüncesi, bir yandan Hobbes’un insanı bencil ve saldırgan bir varlık olarak gören karamsar antropolojisine, diğer yandan Locke’un deneyim temelli ve uzlaşıya dayalı hak anlayışına karşı bir tepki niteliği taşır. Hobbes’a göre insan doğası çıkarcıdır; düzen ancak dışsal otoriteyle sağlanabilir. Locke ise insan haklarını doğuştan kabul etmekle birlikte, anlamlarını ve sınırlarını toplumsal uzlaşmaya bağlar. Shaftesbury ise bu iki yaklaşımın da insan doğasını eksik kavradığını düşünür. Ona göre insan yalnızca çıkar peşinde koşan bir varlık değildir; insanda doğuştan bulunan bir “ahlak duyusu” vardır. Bu ahlak duyusu yalnızca iyi ile kötüyü ayırt etmeye yarayan bir yeti değildir; aynı zamanda estetik bir karakter taşır. İşte Shaftesbury’nin özgünlüğü tam burada ortaya çıkar: Ona göre güzel ile iyi, estetik ile etik, insanın aynı içsel yetisinden doğar. Evren bir sanat eseri gibi uyumlu ve düzenlidir; insan da bu uyumun bir parçasıdır. Dolayısıyla estetik düzen ile ahlaki düzen arasında sıkı bir paralellik vardır. Bu metinde önce Shaftesbury’nin estetik–etik temelli insan ve evren anlayışını, ardından güzellik, form ve ahlak duyusu kavramları üzerinden geliştirdiği sistemini ele alacağız. 1. İnsanın Estetik Doğası Shaftesbury’nin düşüncesinin merkezinde “moral sense” yani ahlak duyusu kavramı yer alır. Ona göre insan doğuştan iyidir ve sosyal bir varlıktır. İnsan, yalnızca çıkarını gözeten bir canlı değil; başkalarının iyiliğini de arzulayabilen bir varlıktır. Bu ahlak duyusu, aklın soyut çıkarımlarından önce gelir. İnsan, belirli eylemleri doğru ya da yanlış olarak kavrarken yalnızca mantıksal akıl yürütme yapmaz; içsel bir sezgiyle, estetik bir değerlendirme ile hüküm verir. İyi olan, aynı zamanda uyumlu ve güzel olandır. Kötü olan ise uyumsuz ve çirkindir. Burada estetik ile etik arasındaki bağ açıkça görülür. Shaftesbury’ye göre evren bir bütün olarak düzenli, oranlı ve uyumludur. Anthony Ashley-Cooper Shaftesbury Bu kozmik düzen yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ahlakidir. Her parça bütüne hizmet eder. Parça, bütünden koparsa anlamını yitirir. O, güzelliğin gerçek kaynağının “bütün” olduğunu savunur. Tek tek parçalar ancak bütüne katıldıklarında değer kazanırlar. Bir tabloyu düşünelim: Her detay kendi başına anlamlı olabilir; ancak gerçek güzellik, detayların bütün içindeki uyumunda ortaya çıkar. Aynı durum insan için de geçerlidir. İnsan, ancak evrensel düzenin bir parçası olarak gerçek anlamını bulur. Bu düşünce, Stoacı ve Platoncu gelenekten beslenir. Stoacılarda olduğu gibi doğaya uygun yaşamak erdemin temelidir. Platon’da olduğu gibi güzel ile iyi özdeştir. Bu nedenle Shaftesbury için ahlaki erdem, estetik bir nitelik taşır. Erdemli karakter aynı zamanda güzel bir karakterdir. Ahlak duyusu sayesinde insan, uyumlu olan ile uyumsuz olanı, düzenli olan ile düzensiz olanı ayırt edebilir. Bu ayırt ediş, yalnızca akılsal değil; estetik bir sezgidir. İnsan, güzelliğe doğru doğal bir eğilim taşır. Shaftesbury’nin iyimserliği tam da burada yatar. İnsan doğası özünde iyidir. Eğer insan doğaya ve kozmik düzene uygun yaşarsa mutluluğa ulaşır. Mutluluk, erdemli ve uyumlu yaşamın doğal sonucudur. 2. Güzellik, Form ve Yaratıcı Zihin Shaftesbury’nin estetik teorisinin ikinci temel boyutu güzellik anlayışıdır. Ona göre güzellik rastlantısal değildir. Güzellik, zekâ ve tasarım gerektirir. Bir müzisyen sese, bir heykeltıraş kile, bir mimar taşlara biçim verir. Ancak bu maddesel nesneleri güzel kılan şey yalnızca malzeme değildir; onlara form veren zihindir. Güzellik maddeye indirgenemez. Aynı zamanda dışarıdan eklenen bir süs de değildir. Güzellik, düzenleyen ve tasarlayan zihnin etkinliğinde ortaya çıkar. Bu noktada estetik ile metafizik birleşir. Güzelliğin üç düzeyi vardır: a. Cansız formlar: Sanat eserleri ve doğal nesneler. Bunlar güzelliklerini kendilerini aşan bir ilkeden alırlar. b. Oluşturan formlar: Zekâ ve eylem gücüne sahip canlı varlıklar. İnsan, maddeye biçim verir. c. En yüksek form: Oluşturanları da oluşturan ilke. Bu, Tanrısal akıldır; tüm güzelliğin kaynağıdır. Bu hiyerarşi açıkça Platoncu ve Yeni Platoncu bir çizgiyi yansıtır. Güzellik maddeden tinsel olana doğru yükselir. Fiziksel güzellik, daha yüksek bir düzenin izidir. Shaftesbury için gerçek güzellik, yalnızca dış dünyada değil; insanın iç dünyasında da bulunur. Ahlaki güzellik, maddi güzellikten üstündür. Bir karakterin erdemi, en yüksek estetik değeri taşır. Bu nedenle estetik deneyim yalnızca dışsal bir algı değildir. İnsan, güzelliği deneyimlemeye doğal olarak yatkındır. Ancak bu yatkınlık gelişim gerektirir. Tıpkı bir bitkinin uygun koşullarda büyümesi gibi, insanın estetik ve ahlaki duyusu da doğru kültürel ortamda gelişir. Shaftesbury beğeni kavramını da bu bağlamda ele alır. Ahlak duyusu doğuştan evrensel olsa da estetik beğeni kültürel gelişimle olgunlaşır. Kişi kendini eğittikçe hem sanatsal hem ahlaki bakımdan yetkinleşir. Böylece estetik form talebi aynı zamanda ahlaki bir yükseliş anlamına gelir. Sonuç Shaftesbury’nin düşüncesi estetik ile etik arasında kurduğu güçlü bağ ile modern ahlak felsefesinde özgün bir yer edinmiştir. Ona göre insan doğası özünde iyidir; insanın içinde hem ahlaki hem estetik bir duyarlılık vardır. Evren düzenli ve uyumlu bir bütündür. Güzellik bu bütünlüğün formudur. Ahlak, bu uyuma uygun yaşamaktır. Erdem, estetik bir değerdir. Güzellik rastlantı değildir; tasarım ve zihinsel düzen gerektirir. Maddi nesnelerde görülen güzellik, daha yüksek bir zihinsel ilkenin yansımasıdır. Shaftesbury’nin sistemi iyimserdir. İnsan, estetik ve ahlaki duyusunu geliştirerek hem kendini hem toplumu yüceltebilir. Bu nedenle onun felsefesi yalnızca teorik bir sistem değil; kültürel bir vizyondur. Sonuç olarak Shaftesbury, estetik ile etiği birbirinden ayırmaz. Güzel olan iyidir; iyi olan güzeldir. İnsan, bu ikisini aynı duyuyla kavrar. Bu bağ, hem insanın iç dünyasında hem de kozmosun düzeninde temellenir.

  • Rousseau ve Politik Sentimentalizm

    Rousseau ve Politik Sentimentalizm   Giriş Jean-Jacques Rousseau’nun Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev adlı eseri, bir deneme olarak kaleme alınmıştı; fakat yayımlandığında büyük bir etki yaratır ve onun düşüncesini temsil eden temel metinlerden biri kabul edilir Eser, Dijon Akademisi’nin sorduğu şu soruya cevap olarak yazılır: “Bilimler ve sanatlar ahlakın saflaşmasına katkıda bulunmuş mudur?” Rousseau bu soruya beklenmedik bir yanıt vermiş; bilim ve sanatların ahlakı ilerletmediğini, tersine bozduğunu ileri sürmüştü. Rousseau’nun burada hedef aldığı şey, bilginin kendisi değil; erdemin geri plana itilmesidir. Ona göre modern toplum, ilerleme fikrine fazlasıyla kapılır; fakat bu ilerleme ahlaki bir yükseliş getirmemiştir. Bilimler ve sanatlar geliştikçe ruhların inceldiği değil, yozlaştığı savunulmuştu. Rousseau, insanın kendine yabancılaştığını, “olduğu gibi görünme cesaretini” kaybettiğini söyler. İşte bu noktada onun politik sentimentalizmi devreye girer: Ahlaki ve politik kurtuluşun yolu, akıldan çok yüreğe dönmekten geçmektedir. 1. Bilimler, Sanatlar ve Ahlaki Çürüme Rousseau, bilim ve sanatların ilerlemesinin ahlaki iyileşme getirdiği yönündeki yaygın kanaati sorgulamıştır. Ona göre bu ilerleme, insanın doğallığını örtmüş; özgürlüğünü zincirlemişti. Hükümetler ve yasalar insanların birlikte yaşamasını sağlarken, bilim ve sanatlar bu zincirleri “çiçeklerle örterek” köleliği sevdirir hale getirmiştir. İnsan nezaket, kibarlık ve görgü kuralları altında kendi ruhundan uzaklaşmıştır. Rousseau’nun eleştirisi bilginin kendisine değil, bilginin erdem karşısındaki üstünlüğüneydi. “İyi insanların dürüstlüğe verdiği değer, bilginlerin bilime verdiği değerden daha yüksektir” derken, ahlaki üstünlüğü savunur. Modern insanın en büyük sorunu, bilmediğini bilmemekti. Sokrates’e gönderme yaparak, hakikate giden yolun “bilmediğini bilmekten” geçtiğini hatırlatmıştı. Ona göre sofistler, şairler, hatipler ve sanatçılar bilmedikleri halde bildiklerini sanır; o ise bilmediğini bilmekle yetinmişti. Jean - Jacques Rousseau Rousseau, bilim ve sanatların çoğu zaman insanın kötü eğilimlerinden doğduğunu ileri sürer. Astronominin batıl inançlardan, hitabetin hırstan, geometrinin cimrilikten, ahlak öğretisinin bile insanın kendini beğenmesinden doğduğunu söylemişti. Lüks olmasaydı sanatı besleyen zemin olmazdı; haksızlık olmasaydı hukuk bilimi gelişmezdi. Yani ilerleme dediğimiz şey, çoğu zaman bir bozulmanın ürünüydü. Bu nedenle bilim ve sanatların yükselişi ile ahlakın alçalışı arasında paralellik kurmuştu. Ona göre insanın değeri artık erdemle değil, yetenekle ölçülür. Toplum bir kişinin ahlakına değil, sanatsal kabiliyetine bakmaktaydı. 2. Politik Sentimentalizm: Yüreğin Yasası Rousseau’nun politik sentimentalizmi, ahlaki ve politik olanın estetik olanla iç içe geçtiği bir noktada ortaya çıkar. Modern birey, kendini yaratıcı sanatçı gibi tanımlamaya başlamış; değer üretme yetkisini dışsal otoritelerden çekip içsel bir merkeze taşımıştı. Rousseau, Avrupa uygarlığının insani ve moral değerlerini eleştirirken, kurtuluşu aklın katı yasalarında değil, yüreğin içsel yasasında aramaktaydı. Sentimentalizm burada basit bir duygusallık değildir. Rousseau için “kendi ruhuna uymak”, bir geleneğin körü körüne sürdürülmesi değil; doğayla otantik bir temas kurmaktır. Erdem, ideolojik kalıplara bağlılık değil; doğallığa dönüş anlamına gelir. Bu yönüyle Rousseau’nun düşüncesi Platonik-Sokratik bir damar da taşır. “Hiçbir şey bilmediğini bilen ruh”, hakikate giden yolun başlangıcıdır. Hakikat, iyi ve güzel bu dünyadaki faydacı ölçütlere indirgenemezdir. Politik alanda da bu anlayış sürdürülmüştü. Yurttaşın değeri, faydasına göre belirlenir. Girişken birey, politik eylemi bakımından filozof ve sanatçıdan daha değerli görülmüştü; çünkü faydalıydı. Fakat burada paradoksal bir durum vardır: Rousseau’cu özne, tüm politik değerleri kendisinden hareketle belirleyen, fakat kendisine dışsal bir değer ölçütü kabul etmeyen özerk bir varlıktır. Bu öznenin yasası dışarıdan dayatılmış bir yasa değildi. “Yüreğin yasası” içselleştirilmiş bir normdu. Bu nedenle Rousseau’nun politik tasarımı, mutlak bir otoritenin buyruğuna körü körüne itaatten farklıydı; fakat yine de bir tür tümel yasaya bağlılık içeriyordu. Toplumsal bağın kaynağı akıl değil, duygu (sentiment) olmuştu. Rousseau, toplumsal düzenin temelini rasyonel hesapta değil, ortak duyguda aramıştı. Sonuç Rousseau’nun Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev’inde geliştirdiği eleştiri, yalnızca kültürel bir tartışma değildir; ahlaki ve politik bir sorgulamadır. Bilim ve sanatların ilerlemesi, gerçek mutluluğu artırmamış; insanın doğallığını örtüp ve erdemi geri plana itmişti. Toplum ahlaki değeri değil, yeteneği ve gösterişi yüceltmiştir. Politik sentimentalizm ise bu yozlaşmaya karşı bir çıkış yolu olarak önerilmişti. Kurtuluş, aklın mutlak egemenliğinde değil; yüreğin yasasına dönmekte aranmalıdır. Rousseau’ya göre erdem, dışsal otoritelere körü körüne bağlılık değil; doğaya ve içsel hakikate sadakatti. Sonuç olarak Rousseau, modern ilerleme fikrini sorgulamış; insanın kendine yabancılaşmasını eleştirmiş ve politik olanın temelini duyguda aramıştı. Onun düşüncesinde ahlak, siyaset ve estetik birbirinden kopuk değildir. İnsanın gerçek değeri, bilgide değil; erdemdedir. Ve bu erdem, ancak kendi ruhuna dönme cesaretiyle mümkün görünür.

  • Plotinos - Aşk Teorisi

    Giriş: Plotinos - Aşk Teorisi Plotinos M.S. 205 yılında doğmuş, 270 yılına kadar yaşamıştı. Mısır’da doğmuş, daha sonra Roma’ya giderek orada yaşamış ve öğretisini Roma çevresinde kurmuştu. Düşüncelerini Enneadlar (Dokuzluklar) adı verilen dokuz ciltte toplamıştı; her cilt altı kitaptan oluşmuş ve böylece toplam elli dört kitaplık bir külliyat ortaya çıkmıştı. Bu külliyat, yalnızca metafizik bir sistem sunmaz; aynı zamanda insan ruhunun dünyadaki konumunu, kurtuluş imkanını ve bu kurtuluşun hangi içsel hareketle mümkün olduğunu tartışır. Plotinos’un “aşk” (Eros) kavrayışı da bu sistemin merkezine yerleşir. Plotinos’un temel problemlerinden birincisi, onun Yunan felsefe geleneğiyle ilişkisinin nasıl anlaşılacağı olur: Bir devam mı temsil eder, yoksa belirli bir kopuş mu? İkinci problem ise buna bağlı olarak formüle edilir: Plotinos, gerçekliğin rasyonel ilkelerini araştıran bir rasyonalist mi sayılmalı; yoksa gerçekliği ilahi bir gücün tezahürü olarak kavrayan ve bu nedenle etik-mistik bir yönelim taşıyan bir düşünür mü görülmeli? Bu soruların ortaya çıkmasının nedeni, Plotinos’un sisteminde iki çizginin yan yana durmasıdır. Bir yandan varlığın düzeyleri arasındaki bağıntılar akılsal bir düzen içinde açıklanır; öte yandan aklın üstüne yerleştirilen aşkın bir ilke olan Bir’in (İyi’nin) aklın ve dilin konusu olamayacağı söylenir. Bu gerilim, duyusal dünya anlayışında daha da belirginleşir. Duyusal dünya evrensel bir yasanın zorunlu bir sonucu olarak mı tasarlanır, yoksa Ruh’un oynadığı bir “trajedinin sahnesi” olarak mı? Plotinos’un verdiği cevaplar hem filozof hem mistik görünümü bir arada taşır; bu yüzden aşk kuramı da hem metafizik bir ilke hem de ruhsal bir yükseliş hareketi olarak şekillenir. 1. Üç Hipostaz ve Aşkın Metafizik Zemini Plotinos’un sistemi “hipostazlar” dediği üç temel gerçeklik düzeyine dayanır: Bir (En Yüce/İyi), Nous (Akıl) ve Ruh. En üstte bulunan Bir, hiçbir belirlenime indirgenemeyen, tüm varlığın kaynağı olan mutlak birlik olarak düşünülür; “iyi” ve “aşkın” olanın kendisi sayılır. Bir’in herhangi bir niteliği olsaydı, o nitelik tarafından sınırlanmış olacağı söylenir; bu yüzden Bir’in kavramsal tanımlara direndiği vurgulanır. Bir’den “taşma” (emanasyon) yoluyla Nous ortaya çıkar. Nous, ilahi akıl olarak kavranır; düşünce, bilinç ve hakikatle ilişkilendirilir. Burada önemli bir nokta kurulur: Nous’un varlığı, hem Bir’e yönelim hem de Bir’den gelen taşma olarak açıklanır. Yani Nous, kaynağına bağlı kalır; fakat aynı zamanda çokluk ve belirlenim içeren bir düzeyde bulunur. ışık ve aşk Nous’tan ise üçüncü hipostaz olarak Ruh meydana gelir. Ruh, Nous’a göre daha az mükemmel sayılır; çünkü her “imaj” ya da “kopya” orijinalinden daha düşük bir düzeyde varlık kazanır. Ruh’un işlevi, duyusal dünyayı düzenlemek ve canlandırmak olarak görülür; bu nedenle duyusal dünyanın kuruluşu doğrudan Bir’den değil, Ruh’un Nous’u temaşası üzerinden açıklanır. Bu hiyerarşide “temaşa” (theoria) kritik bir rol oynar. Plotinos’a göre ürün, ilkesini temaşa eder. Temaşa iki sonucu birlikte üretir: 1. Alt düzey varlığın ortaya çıkışını mümkün kılar (taşmanın iç mantığı). 2. Alt düzeyin üst ilkeye bağını güvence altına alır (geri dönüş rotası). Burada aşkın metafizik temeli kurulur. Temaşa sevilen nesneye yönelir. Alt düzey varlık, ilkesindeki iyilik ve mükemmelliği gördüğünde kendi eksikliğini “duyumsar” ve mükemmelleşme arzusuna yönelir. Dolayısıyla aşk, Plotinos’ta rastlantısal bir duygu gibi değil; varlık düzeninin içinde yer alan bir yönelim yasası gibi kavranır. Varlık, kaynağından uzaklaştıkça eksilme yaşar; ama aynı zamanda kaynağına dönme arzusunu da içinde taşır. 2. Aşkın İlk Basamağı Plotinos’un duyusal dünya anlayışı iki yönlü bir yapı taşır. Bir yandan duyusal dünya kavranılır dünyanın (Nous düzeyinin) bir imajı olarak görülür; bu nedenle bütünüyle kötü sayılmaz. Öte yandan duyusal dünya değişme, bozulma ve eksiklik içerdiği için “tam” bir gerçeklik düzeyi olarak kabul edilmez. Bu ikili yaklaşım, Plotinos’u özellikle Gnostik düşünceyle karşı karşıya getirir. Gnostikler duyusal dünyayı ruhun hapsi gibi görür; dünyayı bütünüyle kötü sayar. Plotinos ise buna itiraz eder. Kaynağı Bir olan bir dünya tamamen kötü olamaz. Duyusal dünyanın güzelliği ve düzeni, kaynağın iyiliğinden bir pay taşıdığını gösterir. Bu nedenle Plotinos, evreni düzen ve uyumla tutulan canlı bir bütün olarak tasarlar; evrendeki hareketleri bir “dans” benzetmesiyle açıklar: Her şey, büyük kozmosun ritmine uygun biçimde yer değiştirir ve evrensel bütünlüğe hizmet eder. Bununla birlikte Plotinos, duyusal dünyanın neden eksik ve kırılgan göründüğünü de açıklamak zorunda kalır. Burada devreye “madde” problemi girer. Eğer var olan her şeyin nihai nedeni İyi ise, o zaman kötülüğün kaynağı nasıl açıklanır? Plotinos’un yanıtı, maddeyi “İyi’den tam yoksunluk” olarak düşünmek olur. Madde, “yokluk” anlamında var olmayan değil; ama İyi’nin ışığını almayan bir yoksunluk halidir. Bu yaklaşım şunu sağlar: Duyusal dünyanın “kötü” denebilecek yönleri, dünyanın bütünüyle kötü olması anlamına gelmez; daha çok karışım (saf olmama) ve eksiklik olarak yorumlanır. Böylece duyusal dünya, bir yandan iyiliğin ve düzenin izlerini taşır; öte yandan İyi’ye uzaklık nedeniyle bozulabilirlik ve geçicilik sergiler. Güzellik tartışması da bu bağlamda kurulur. Plotinos güzelliği sadece simetriye indirgemez. Simetrik olan şeylerin çirkin olabildiğini; simetrik olmayan tekil şeylerin de güzel görünebildiğini savunur. Güzellik, şeylere dışarıdan eklenen bir nitelik değil; onların form kazanmasıyla ortaya çıkan bir “içsel belirlenim” gibi düşünülür. Duyusal dünyadaki güzellik, Nous’taki ideaların güzelliğinin yansıması sayılır. Ruh, Nous’u temaşa ederken gördüğü güzellik imajıyla dolar ve onu duyusal dünyaya aktarır. Bu noktada aşkın işlevi belirginleşir: Duyusal güzellik, ruhu kendinde Güzel’e yöneltecek bir başlangıç olur. Yani aşk, çoğu zaman duyusal bir güzellik deneyimiyle uyanır; fakat orada kalırsa ruhu maddeye bağlayan bir düşkünlüğe dönüşür; doğru kavranırsa ruhu yükselten bir hatırlamaya yol açar. 3. Aşkın Diyalektiği ve Üç Tür Aşk Plotinos’ta ruhun yükselişi yalnızca teorik bilgiyle tamamlanmaz. Bir (İyi) aklın ve söylemin konusu olamayacak kadar aşkın görülür; bu yüzden Bir’e ulaşmanın yolu “görü” (doğrudan temaşa) olarak tanımlanır. Plotinos iki tür bilgi ayrımı yapar: A. İyi’ye ilişkin rasyonel bilgi: Varlık düzeylerinin, taşma düzeninin ve yükselme basamaklarının sistemli bilgisi. B. İyi’nin görüsü: İyi’nin bizzat kendisinin aracısız kavranışı. Bu ikinci tür, mistik bir birleşme olarak düşünülür; gören ile görülenin özdeşleştiği bir deneyim şeklinde betimlenir. Plotinos, güzellikten etkilenen birinin önce eşyaya hayran kalıp sonra ev sahibini görünce bütün dikkatini ona yöneltmesine benzer bir örnekle, ruhun nihai yöneliminin Bir’e sabitlendiğini anlatır. Bu durumda artık “nesneye sahip olma” değil, “görü içinde erime” söz konusu olur. Plotinos Ruhun bu görüyü nasıl elde edeceği sorusu Plotinos’ta açık bir yanıt bulur: Aşk (Eros). Aşk, ruhu kendisinden dışarı çıkaran, onu daha yüksek olana taşıyan ve nihai olarak Bir’e yönelten hareket olur. Bu nedenle aşk, Plotinos’ta yalnızca duygusal bir bağ değil; tinsel yükselişin motoru sayılır. Plotinos’ta aşkın üç türünden söz edilir. Bu üç tür, ruhun üç yönüyle bağlantılı kılınır: 1. İrrasyonel aşk: Duyusal olana bağlanmış, bedensel düşkünlükle güçlenmiş; ruhu maddeye yaklaştırır. Yine de tamamen dışlanmaz; doğru yönlendirilirse yükselişin ilk basamağı sayılır. 2. Rasyonel aşk: Duyusal güzellikten hareketle kavranılır düzene yönelmiş; ruhu ideaya, düzene ve akılsal forma taşır. 3. Tinsel aşk: Kavranılır güzellikte de durmayıp Bir’e yönelmiş; kendinden geçme ve aydınlanma ile tamamlanan birleşmeye açılır. Bu üç aşama, diyalektik bir ilerleme gibi kurgulanır: İrrasyonel aşk kendi sınırlarını gösterdikçe rasyonel aşka dönüşür; rasyonel aşk da daha yüksek bir görünün önünde yetersiz kalınca tinsel aşka yükselir. Ruh bu süreçte tedrici biçimde kendini unutur; dışsallıktan içselliğe döner; en sonunda Bir’in aydınlatmasıyla kendinden geçme yaşar. Bireysel bilincin sınırları aşılır; bireysel olan, evrensel olanda eriyip yok olmaktan ziyade “hakiki öz” olarak evrensel ile özdeşleşir. Sonuç Plotinos’ta aşk kuramı, metafizik sistemin tali bir parçası değil, sistemin işleyişini açıklayan temel bir ilke olur. Varlık Bir’den taşar; Nous ve Ruh düzeylerinden geçerek duyusal dünyaya kadar açılır. Fakat bu açılma, yalnızca uzaklaşma değil; aynı zamanda geri dönüş imkânını içinde taşıyan bir düzen olarak tasarlanır. Temaşa edimi, hem varlığın oluşunu mümkün kılar hem de alt düzey varlıkların ilkeye bağlılığını güvence altına alır. Duyusal dünya Plotinos’ta bütünüyle kötü görülmez; kaynağından dolayı değerli ve güzel sayılır. Ancak değişme ve bozulma taşıdığı için eksik bulunur; bu eksikliğin kaynağı olarak madde “İyi’den yoksunluk” şeklinde tanımlanır. Güzellik, duyusal düzeyde bir yansıma olarak kavranır; ruh bu yansıma üzerinden kendinde Güzel’e doğru yönelir. Bu yönelişin adı aşk olur. Aşk, duyusal güzellikten başlayıp kavranılır güzelliğe yükselen ve nihayetinde Bir’in görüsünde tamamlanan tinsel bir hareket olarak temellendirilir. Böylece Plotinos’ta aşk, estetik deneyimden mistik birliğe uzanan bir yükseliş yolu olarak kurgulanır; insanın hakiki özüne yaklaşması, İyi’ye yaklaşmasıyla özdeşleştirilir.

  • Bilimsel Yobazlık Nedir?

    Word olarak oku..   Öz Bu çalışmamızda, günümüzde oldukça popüler bir ‘din’ haline gelen ‘paradigmal bilim’ anlayışının dinbilim yanılgısını yaygın söylemler zemininde inceleyip, bilimin gelecekte dinleri yeryüzünden tamamen yok edip edemeyeceği problemini; biri analitik veya ilkesel, diğeri sentetik veya istatiksel olmak üzere iki bölümde tartışacağız. Öte yandan, söz konusu iddiaların hiçbir yöntem gözetmeden, genellikle sadece slogan düzeyinde tartışıldığı bilindiği için; “bilim dini yok edecek” sloganının nasıl ve ne şekilde temellendirilerek argüman düzeyine yükseltileceği ile ilgili bir ‘çürütme yöntemi’ gösterilecektir. Bu gösterimin amacı, bir şeyin nasıl çürütüleceği ile ilgili bir yöntem önerisinde bulunmaktan ibarettir.   Giriş:   Bilimsel Yobazlık Nedir? Bilimden, dinin inkarının çıkarsanması tarihsel bir sürecin sonucudur. Bu bağlamda Aristoteles, hareket etmeyen hareket ettirici tanrı tasavvuru ile evrene müdahale etmeyen ancak koyduğu teleolojik (gayecilik) yasa ile evrenin kendi devinimini sağladığını vaaz etti. Bu yönüyle tanrı ve bilim arasında bir karşıtlık söz konusu değildi. Ancak XI. yüzyılda Gazali işi bir adım daha ileriye götürerek tanrının evrene her an müdahale ettiğini, yani var olan her şeyin yeniden yaratıldığını ‘sürekli yaratılan arazlar’ teorisiyle ortaya koydu. Böylelikle bilim ve din arasında bir çatışma söz konusu olamazdı çünkü tanrı, bilimin de tanrısıydı. XVII. yüzyılda ise Spinoza tanrı ve doğa arasında bir özdeşlik kurarak (deus sive natura) tanrıyı doğaya içkin kıldı. Bu yönüyle tanrı düşünen doğa, doğa ise uzamlı tanrı demekti. Öyleyse bilim ve din arasında yine bir çatışma söz konusu olmaması gerekirdi. Öyle de oldu, ta ki teleolojik bilim anlayışını yıkıp klasik bilim anlayışını kuran Newton’a kadar. Newton, “...evreni, değişmez yasalara tabi ve her bir parçası net biçimde öngörülebilir karmaşık bir makine şeklinde tarif etti. Bu görüş, sonraki bilim adamı neslinin geliştirdiği determinist ve materyalist felsefelerin temelini attı.” Ancak Newton, tümden bir şekilde tanrının evrenden el ayak çektiğini düşünmüyordu. Çünkü bilimsel olarak açıklayamadığı kimi fenomenleri bir çıkış noktası olarak tanrıya atfetme ihtiyacı duyuyordu. Örneğin, “Tanrının güneş sisteminde denge sağlanmasında sürekli rolü olduğuna inanıyordu.”  bilim Çünkü Newton, güneş sisteminin dengesinin nasıl sağlandığını henüz bilimsel olarak açıklayamamıştı. XVIII. yüzyıl aydınlanması ve Fransız devrimi ile beraber determinist dünya anlayışı tanrıyı tamamen dünyanın dışına iterek bilimin karşısına koydu. Öyle ki, “boşluk kapatan Tanrı'yı bile inkâr ediyorlardı. Bütün fenomenleri fizik kanunlarıyla açıklıyor, sonuç itibariyle de Tanrının varlığına ve vahye ihtiyaç duymuyorlardı.” Ancak bilim ve dinin sınırlarının net bir biçimde ayrılmasında en etkili isim Immanuel Kant oldu. Kant, tanrıyı metafiziğe hapsetti ve metafiziğin de bilginin değil ancak inancın konusu olabileceğini vaaz etti. Öte yandan, XIX. yüzyılda Charles Darwin, Türlerin Kökeni eserinde öner sürdüğü türlerin evrimi çağın en sarsıcı teorilerinden biri oldu. Çünkü bu teori bilimsel değerinin ötesinde, semavi dinlerdeki ilk insan ve en şerefli insan görüşlerini çürüttüğü iddia edilerek, bilim ve din arasına neredeyse aşılamayacak sınırlar koyuldu. Bu görüş karşısında kimi dini gruplar evrim teorisini dinle uzlaştırmaya çalışırken kimileri de teoriyi tümden reddetti. XX. yüzyıla gelindiğinde ise din-bilim ilişkisi ‘dil felsefesi’ düzeyinde tartışıldı. Buna göre, “bilimin dilinin araçsal bir rolü vardır. Yani onun görevi gerçekliği açıklamak değil, tersine öngörü ve kontroldür. Ama dinin dilinin, kalpte hidayeti yeşertmek, ahlakı güçlendirmek, kendini tanımayı geliştirme vs. gibi görevleri söz konusudur.” Tüm bunlara ek olarak, bu tür sorunların kilisenin tavrı nedeniyle batıya özgü olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü evrim teorisi dışında, bu türden bir “karışıklığın benzeri İslam dünyasında hiçbir zaman yaşanmamıştır.” Bunun nedeni İslam dünyasının bilime ve araştırmaya yönelten Kur’an ayetleri ile beraber Hz. Muhammed’in hadislerinin İslam alimlerine evreni tanımaya karşı bir özgüven aşılamasıydı. Örneğin, “Kur’an-ı Kerim’de yaklaşık 750 ayet (yani Kur’an’ın tamamının aşağı yukarı sekizde biri) müminleri tabiat üzerinde düşünmeye, tefekküre, akıl, zekâ ve basireti kullanmaya, ilim(bilim) ve bilgiyi talep etmeye yönlendirmekte; ilim (bilim) öğrenmenin peşine düşmeyenleri kınamaktadır.”6 Ancak modern bilim, ilmi tekelinde görmek gibi bir hataya düşmüştür. Buna göre, “Bilimcilik platformunun belki de en önemli kalası, modern bilimin maddi dünyaya ilişkin her türlü araştırma için gerekli ve yeterli araçları kendi içinde barındırdığı ve kendi dışında hiçbir şeye hesap vermeyen, özerk ve kendi kendini doğrulayan bir uğraş olabileceği ve olması gerektiği varsayımıdır.”   Bir Şey Nasıl Çürütülür? Bir dini veya bir fikir sistemini (ideolojiyi) çürütmek istiyorsak; öncelikle söz konusu fikrin bağlıları tarafından benimsenen olası görüşlerin tamamını çürütmek gerekir. Örneğin, Çin’in komünizm tasavvuru ve pratiğini çürüttüğünü iddia eden kişi, komünizmi tümden çürütmüş sayılacak mıdır? Ya da X dininin; A, B, C, D, E olmak üzere beş şubesi olduğunu düşünelim. Bir kişi A şubesini yıktığını iddia ettiğinde, diğer dört şubeyi de yıkmış sayılacak mıdır? Daha da ileri gidelim, bir kişi X dininin beş şubesini de yıktığını iddia ettiğinde, X dinini mutlakta yıkmış veya çürütmüş sayılacak mıdır? Elbette hayır, çünkü bir altıncı şube olarak F şubesinin ortaya çıkması her zaman mümkündür. Bu düşünme yöntemi aslında yabancısı olduğumuz yepyeni bir mantık değildir. Bu yöntem, ilk uygulayıcısı Sokrates olması bakımından felsefenin temel yöntemlerinden biridir. Nedir bu yöntem: hiçbir aykırı örneği dışarda bırakmadan yapılan çürütme, en sağlam çürütmedir. Çürüttüğün kavrama, çürütmenin dışında kalan aykırı bir örnek dahil edilirse, yani kavram yeniden tanımlanırsa; o halde kavrama yeni eklenen aykırı örneği de kapsayacak yeni bir çürütme yapmanız gerekecektir. Örneğin, Platon’un Devlet’inin birinci bölümünde Kephalos, adaleti, ‘emaneti geri vermek’ olarak tanımlıyor, Sokrates bu tanımı çürütünce; Polemarkhos bu defa kavramı yeniden tanımlayarak veya tanımı genişleterek, adaleti ‘dostlara iyilik düşmana kötülük etmek’ olarak ifade ediyor. Sokrates, tanıma yeni eklenen kavramı da çürütmeye dahil ederek, bu tanımı da çürütür. Bu defa bir başka sofist Thrasymakhos, kavrama çürütmenin dışında kalan yeni bir örnek ekleyerek, ‘adalet, güçlünün işine gelendir’ der ve Sokrates, bu tanımı da yeniden çürütmeye girişir. Görüleceği gibi Sokrates, yapılan tanımın dışında kalan aykırı bir örnek bularak, sofistlerin adalet tanımlarını çürütüyor. Sofistler ise kavrama, çürütmenin dışında kalan yeni örnekler ekleyerek tanımı genişletiyor ve dolayısıyla kavramın yeni şubelerini açarak, çürütmeden kurtulmaya çalışıyorlar. Çünkü felsefede en güçlü tanım; hiçbir aykırı örneği dışarda bırakmadan yapılan tanımdır. Keza en güçlü çürütme de hiçbir aykırı örneği dışarıda bırakmadan yapılan çürütmedir.  Paradigmal bilim taraftarlarının söz konusu iddiası, tikel olumlu bir öncülden tümel olumlu bir sonuç çıkarmak suretiyle mantığın temel ilkeleriyle çelişmektedir. Örneğin, ‘bazı insanlar ölümlüdür’ (tikel olumlu I)  öncülünden hareketle, o halde ‘tüm insanlar ölümlüdür’ (tümel olumlu A) sonucunun çıkamayacağını, asırlar önce Aristoteles Organon’da ortaya koyduğu mantık12 kuralları ile ifade etmişti.  Öte yandan, bir ideolojiyi veya dini tümden reddetmek çok zor hatta imkansıza yakın olsa da yapılacak eleştirinin kalitesi aynı anda birçok şubeyi çürütebilir. Aşağıda açıklayacağımız kaliteli bir eleştirinin üç kriteri, bir dinin veya ideolojinin en temel ve sarsılmaz görünen sacayaklarına uygulandığı ölçüde çok sayıda şubeyi aynı anda çürütebilecektir. Örneğin, Hristiyanlıkta teslis inancı Hristiyanlığın güçlü bir sacayağıdır; İslam’da ise hadislerin lüzumu ve güvenilirliği problemi temel sacayaklarındandır çünkü çok fazla sayıda şube (mezhep) tarafından kabul edilirler. Ya da komünizmdeki sınıfsız toplum kavramı komünizmin birçok şubesi tarafından kabul edildiği için temel sacayaklarındandır. Keza bunu özelde bir filozofun sistemini belirleyen kavramlar için de düşünebiliriz. Örneğin Heidegger’in birçok şubesini (takipçilerini) aynı anda çürütmek istiyorsak, (aşağıdaki) eleştirilerimizle onun ‘Dasein’ kavramına yönelmemiz gerekecektir.  Bir dini veya ideolojiyi tümden reddetmenin bir hayli meşakkatli olduğunu ortaya koyduktan sonra, şimdi Descartes’te olduğu gibi X’i en en basit şubelerine ayırma/parçalama suretiyle eleştirmek gerekir. Yani tüm eleştiri oklarımız, X’in bir şubesi olan A’ya yönelik olmalıdır. Elbette A da kendi içinde A1, A2, A3 ve benzeri olarak parçalanabilir. Burada önemli olan asırlar boyunca varlığını korumuş sabit inançlar veya kabuller üzerine yoğunlaşmaktır. Çünkü söz konusu alt şubeler, çoğu zaman esas fikrin sabit inançları üzerine yükselmişlerdir. Örneğin Mutezile İslam’ın akıl yönü üzerine inşa edilmiş bir şube iken, tasavvuf ekolü ise daha çok iman ve sezgi zemininde varlığını ortaya koymuştur. Akıl da iman da İslam dininin en temel sacayaklarından ikisidir. Söz gelimi, alt şubelerin de alt şubelere ayrılması bir teselsül problemine yol açmaz, çünkü esas amaç; statik inançların varlığını borçlu olduğu ilkeler ile en basit düzeyde yüzleşmektir. Bu bakımdan, bu kısım sadece bir yöntem önerisinde bulunmaktan ibaret olacaktır.  1. A Priori Çürütme Kaliteli bir eleştirinin ilk ilkesi, bir fikir/inanç sisteminde aklın zorunlu ilkeleriyle (a priori) çelişen olguları bulup göstermektir. Aklın zorunlu ilkeleri derken kastettiğimiz elbette mantık ilmidir. Mantık kavramı yaygın anlamıyla şu şekilde kullanılır: “ama bu benim mantığıma uymuyor”. Mantıktan kastımız elbette bu değildir. Kaliteli bir çürütmenin ilk adımı olan a priori çürütmeyi uygulayabilmek için mantık ilmi öğrenmek gerekliliğin ötesinde zorunluluktur. Yoksa tartışmacı, taşın yere düşüşünü ya da ateşin pamuğu yakışını ve benzeri olayları ’aklın zorunlu yasaları‘ olarak kabul etme yanlışına düşebilir.   Aklın zorunlu ilkeleriyle çelişen bir örneği, bir dinin temel esası sayılabilecek bir inanç üzerinden göstermek yerinde olacaktır. Örneğin teslis inancı Hristiyanlığın neredeyse tüm mezhepleri tarafından kabul edilir. O halde bu inancın aklın zorunlu ilkeleriyle çelişip çelişmediğini kontrol edelim. Bunun için teslisi anlamak gerekir. Aşağıdaki görsel teslisin bir özetidir.   Görselde dört temel figür vardır: (A)Baba, (B)oğul, (C)kutsal ruh ve (X)tanrı. Hristiyanların neredeyse hepsi tarafından kabul edilen bu görseldeki iddianın özü şudur: A=X, B=X, C=X ancak; A≠B≠C. Bu açık bir çelişkidir çünkü buradan; D≠D≠D sonucu çıkmaktadır. Bu ise mantığın ilk ilkesi olan özdeşlik ilkesine aykırıdır; çünkü özdeşlik ilkesine göre bir şey ne ise odur. Yani inanç aklın zorunlu ilkeleriyle çelişmektedir. Başka açıdan, A+B+C=X  etmektedir, dolayısıyla bu, X+X+X = X anlamına gelir. Bu ise 3=1 gibi apaçık matematiksel bir akli çelişkiye dönüşüyor. Görüldüğü gibi, aklın zorunlu ilkeleriyle çelişen olgular ortaya konduğunda bir dinin veya ideolojinin sacayaklarından birini çürütmenin ilk adımını atmış olursunuz. Elbette bu çürütme sadece Hristiyanlığın teslis inancını kabul eden şubeler için geçerlidir, yoksa yukarıda belirttiğimiz gibi, biri çıkar da ben teslise inanmıyorum derse, o kişiye karşı çürütmemiz geçersizleşir. Şimdi ikinci adıma geçelim: 2. Bilimsel Bilgiyle Çürütme Bu adımda ise bir fikrin, çok açık bilimsel bir yasa ile çelişen inançlarını bulup ortaya sermek amaçlanmalıdır. Belki de en kolay yöntem budur ancak en çok istismar edilen yöntem de budur. Bu yöntem şöyle uygulanır: Örneğin, bir din veya ideoloji, “yağmur gökyüzündeki yıldızlardan gelir” gibi açıkça bilimsel bilgi ile çelişen bir bilgi sunuyor ve dinin birçok şubesi buna inanıyorsa, bu olguyu ortaya koymak şubeleri çürütmenin bilimsel yoludur. Ancak bu yöntem, ilk yönteme (a priori çürütme) nazaran çok daha zayıftır. Çünkü nedensellik problemi, tümevarım metodunun yetersizliği, bilimlerin kendi arasındaki eşitsizliği, kuantum fiziği, yorum genişliği, bilimin temelinde yatan inançlar ve bilimde değişen bilgiler gibi problemler, bilimsel çürütme yöntemin gücünü zayıflatsa da bu yöntemi değersiz kılmaz, çünkü bilimsel yöntem sağduyunun en güçlü indikatörlerinden biridir ve insan, genellikle sağduyunun yönlendirmesiyle bir şeye inanır veya inanmaz.  3. Aktaran Kişinin (Peygamber) Eleştirisi Bu adımda, bir fikir sisteminde ilk iddia sahibinin önce varlığı, sonra güvenilirliği sorgulanmalı. İddia sahibinin (peygamber veya kurucu) gerçekten var olmadığına ya da hiç yaşamadığına dair elinizde güçlü şüpheler varsa, zaten olmayan ya da hiç olmamış birinin iddiasına inanmak için elinizde bir sebep kalmaz. Ancak varlığına dair çok güçlü kanıtlarınız var ise bu defa da kişinin güvenilirliğini sorgulamanız gerekecektir. Örneğin, bir arkadaşınız yanınıza geldi ve peygamber olduğunu söylemekle birlikte, yepyeni bir tanrıya inanmanız gerektiğini size vaaz etti. Analitik açıdan üç ihtimal vardır: ya arkadaşınız yalancıdır ya delidir ya da arkadaşınız söylediklerinde samimidir. İlk iki ihtimalden birine bile inanacak kadar elinizde yeterli kanıt varsa, o halde kişinin iddiasına inanmamak için elinizde güçlü bir neden oluşur. Yani, yalancılık ya da deliliğin nesnel kanıtları varsa, örneğin çok açık bir şekilde yalancılığına şahit olunan bir olay varsa; bu, kişinin iddiasını reddetmek için bize makul bir sebep verecektir. Ancak eğer arkadaşınızın dürüst biri olduğunu düşünüyorsanız, öyleyse yalancı olduğuna inanmazsınız. Eğer arkadaşınızın deli olmadığını ancak sonradan delirdiğini düşünüyorsanız ve bu iddiasından sonra uzun süre onunla vakit geçirip ya da hakkında iyice araştırma yapıp hiç de delilikle ilgili bir alamete rastlamazsanız, bu durumda ikinci ihtimale de inanmazsınız. Son olarak, arkadaşınızın samimi olduğuna ikna olursunuz, yani iddia sahibi yalancı ya da deli değildir. Ancak arkadaşınızın samimi olmasının zorunlu sonucu, onun iddiasının ’hak’ olduğu anlamına gelmez. Sadece yalancı ve deli olmaması, dolayısıyla samimi olması, onun söylediklerine inanmamız için çok güçlü bir nedene sahip olduğunuz anlamına gelir. İLK BÖLÜM: İLKESEL SAVUNMA Her şeyden önce belirtilmelidir ki ‘bilim dini yok edecek’ iddiası bir bilgi problemi değildir. Söz gelimi, muhataplarımız bizlere, ‘bilgi arttıkça veya bilim geliştikçe, bilgisizlikten kurtulacağımız için dine/tanrıya ihtiyacımız kalmayacak’ inancını vaaz etmektedirler. Bu iddianın doğru olduğuna ikna olmamız için, yukarıda da gösterdiğimiz gibi, argümanın tanımında hiçbir aykırı örneğin dışarıda kalmaması gerekirdi. Ancak herkesçe bilinir ki; profesör, doktor, akademisyen ve bilim adamı olup da herhangi bir dine inanan insanlar olduğu gibi, hiçbir eğitimi olmayan hatta belki okuma-yazma bile bilmeyen dinsizler de vardır. Bu bakımdan söz konusu iddia çok fazla aykırı örneği dışarıda bıraktığı için zayıftır. Öte yandan, söz konusu iddianın sahipleri –kendileri bilim sever veya bilgin– oldukları halde bu kadar zayıf bir iddia ortaya atarken, kendilerinden belki de çok daha bilgisiz ya da hiç eğitim görmemiş yerli bir halkın inançlı vatandaşları, çok daha kapsamlı ve hiçbir aykırı örneği dışarıda bırakmayan bir tanımlama yapmaktadırlar. Din veya dinsizlik konusu bilgi temelinde değil, hidayet temelinde ele alınıp şöyle bir iddia ortaya atılır: “Tanrı’nın hidayete erdirdiği kişiler iman eder, hidayete erdirmediği kişiler inkâr eder” Bu argümanın dışında kalacak aykırı bir örnek var mıdır? Biz henüz bulamadık. Öyleyse çok açıktır ki, din ve dinsizlik konusu bir bilgi problemi değildir.  Bilim zorunlu olarak ateizme götürmüyorsa, yani problem bir epistemoloji problemi değil ise, modern çağ bilim adamları ile ateizm arasındaki korelasyonu ne ile açıklayabiliriz? Elbette inanç konusu da diğer her konu gibi multifaktöriyel olarak düşünülebilir. Bu faktörlerden birkaçını şöyle izah edebiliriz: Bilimin içine yerleştirilmiş ve bizzat bilimin kendisi gibi sunulan ideolojiler, bilim adamları ile ateizm arasındaki korelasyonu açıklamakta yardımcı olabilir. Örneğin, aklı doğaya hapseden bir ideoloji olan natüralizm, bilimin içine yerleştirilmiş, bilim kılığında bir ideolojidir. Ancak Hamza Andreas natüralizmi, felsefi natüralizm ve metodolojik natüralizm olarak ikiye ayırmaktadır. Buna göre:   “Felsefi natüralizm, evrendeki tüm olguların fiziksel süreçlerle açıklanabileceği ve doğaüstünün olmadığı felsefesidir. Metodolojik natüralizm ise, bilimsel olarak kabul edilen herhangi bir şeyin asla Tanrı’nın İlahi faaliyetine veya gücüne atıfta bulunamayacağı görüşüdür. Ateist, felsefi natüralizm ile metodolojik natüralizmi birbirine karıştırmaktadır. Ateist, bilimsel sonuçları anlamak için yanlışlıkla felsefi natüralizmin bilimsel olmayan varsayımını benimser. Ateist, bilimsel sonuçların bilimsel olabilmesi için Tanrı’nın yaratıcı gücüne veya bilgeliğine atıfta bulunmaması gerektiği fikrini (metodolojik natüralizm), O’nun yaratıcı gücünün ve bilgeliğinin var olmadığı gerçeğiyle (felsefi natüralizm) karıştırmaktadır.”  Doğadaki şeylerin, doğal sebepleri dışında hiçbir nedeni yoktur, dolayısıyla bilimsel olarak incelenebilen şeyler dışında hiçbir şey yoktur anlayışının (felsefi natüralizm) hâkim olduğu modern bilim, görünen şeylerin görünmeyen nedenleri olabileceği ihtimalini bile daha en baştan akla vurduğu pranga ile reddetmektedir. Bu ideolojiyi bilim zanneden insanlar, bilime yöneldikleri için değil, bu ideolojiyi bilim zannettikleri için ateizme yakınlaşırlar. Bu bir bilim yanılgısıdır. Bilimin içine gizlenmiş bir başka ideoloji olan materyalizm de bu minvalde düşünülebilir. Aklı maddeye hapseden bu anlayışa göre, görünenden sadece görünen çıkabilir. Eğer bilim gerçekten materyalizm ise; bir kitaba bile bilimsel yaklaşmanın sonucu, o kitabı okuyamamaktır. Çünkü “okumak” kavramı, tanımı itibariyle ‘görünenden görünmeyenin çıkarılması’ demektir. Yani okumak, harf ve işaretlere bakıp, harf ve işaretlerde olmayan/görünmeyen anlamları çıkarsamaktır. Bu ise bilime aykırıdır. Ancak bilim yapmak için de okumak gereklidir. O halde argüman şuna dönüşüyor: Bilim yapmak, bilime aykırıdır. Bu çelişik önermenin müsebbibi bilim değil, bilim kılığında bize sunulan ideolojilerdir. Görüldüğü gibi argüman, mantığın ikinci ilkesi olan ‘çelişmezlik’ ilkesini ihlal ettiği için aklın zorunlu yasalarına aykırıdır. Esasında, söz konusu bilim yanılgısı modern çağın bir problemidir. Örneğin Newton’un kitapları tanrıya atıflarla doludur.   Öte yandan, bilimsel çürütme yönteminin çok güçlü bir yöntem olmadığını girişte belirttik. Çünkü bilimin kesin kanıtlar sunmasının önünde büyük engeller vardır. Örneğin nedensellik problemi, önce gelen şeyin sonra gelen şeyin zorunlu nedeni olmadığını ortaya koyarak bilimin çürütme gücünü zayıflatmıştır. Ya da kuantum fiziği, atom altı parçacıkların fizik kurallardan bağımsız olarak davrandıklarını ortaya koyarak şeylerin bizim doğal sebeplerle açıklayamayacağımız ve anlayamayacağımız bir şekilde de hareket edebildiklerini ortaya koyarak, bilimin çürütme gücünü azaltmıştır. Öte yandan, bilimin temel yöntemi olan tümevarım yönteminin uygulanabilirliğinin imkansızlığı da bilimsel çürütmenin gücünü azaltmıştır. Ya da bilimde her yeni buluşla birlikte çürüyen eski bilimsel bilgiler, şu anki bilimsel bilgilerin de çürüyebileceğini bizlere vaaz etmesi bakımından bilimsel çürütmenin gücünü zayıflatır. Öte yandan, bilimsel çürütmeye muhatap olan kişi, iddiasının mecaz olduğunu ileri sürebilir. Bu yorum genişliği ise bilimsel çürütmenin gücünü azaltır. Tüm bunların ötesinde, bilimsel çürütmenin çok güçlü bir yöntem olduğunu varsaysak ve bu yöntem kullanılsa bile, mutlak olarak ‘din’ kavramını değil, hatta spesifik bir dini bile değil, sadece spesifik bir dinin spesifik bir şubesini çürütme iddiasında bulunabilir. Örneğin, İslam dininin çoğu şubesi bilim ile dini iki ayrı hakikat olarak ifade ederler. Buna göre Allah’ın ayetlerini iki türlü okumak mümkündür: Birincisi Allah’ın yazılı kitabı olan Kuran'ı okuyarak, ikincisi ise Allah’ın yazılı olmayan evren kitabını okuyarak ayetleri okumak mümkündür. Bu ekoldeki düşünürlere göre, bilimi inkâr etmek Allah’ın ayetlerini inkâr etmek gibidir. Örneğin İmam Gazali, El-Münkız Mine'd Dalal adlı eserinde, din adına bilimi inkâr eden alimlerin düştüğü yanlıştan söz etmekte ve daha da ileri giderek, ‘taşı altına dönüştüren bir kişi sırf taşı altına dönüştürdüğü için 10 sayısının 2 sayısından küçük olduğuna inanmamı söylese, ben yine de buna inanmam, ancak yapacağım tek şey, onun taşı altına dönüştürmesine hayret etmek olacaktır’ demektedir. Öyleyse, bilim ile dini karşı karşıya getirmek kimi düşünürlere göre baştan başa tutarsızlıktır çünkü bu kategorik bir hatadır. Bu bakımdan bilim ve din iki ayrı hakikat olabilir.   İKİNCİ BÖLÜM: İSTATİSTİKSEL SAVUNMA  Dünya genelinde geçmişe oranla herhangi bir dini inanca sahip kişilerin sayısı/oranı hakkında, konuyla ilgili araştırma yapan şirketlerin istatistiksel raporlarına bakarak fikir edinebiliriz. Örneğin, “ABD'li araştırma şirketi Pew, 2070'e kadar İslam'ın dünyanın en büyük dini olabileceğini açıkladı.” Yine Pew’in araştırmasına göre: ”Çin Komünist Partisi ateizmi destekliyor ancak birçok üye hâlâ dini geleneklere katılıyor” Öte yandan, Doğu Türkistanlıların açık tanıklığı, bu şüphelerin en güçlü alametlerinden biridir. Bir başka açıdan, Çin’de yaşanacak bir iktidar devrimi tüm istatistikleri altüst edebilir. Yine Pew’in bir araştırmasına göre:  • Ateistler, agnostikler ve herhangi bir dine bağlı olmayan diğer insanlar, her ne kadar ABD ve Fransa gibi ülkelerde sayıları giderek artsa da dünya toplam nüfusu içinde azalan bir paya sahip olacak.  Öte yandan, herhangi bir dine mensup olmayanların en büyük bölümü %67‘lik ateist oranı ile Çin’dir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kapalı toplum yapısı düşünüldüğünde, kendini herhangi bir dine mensup sayan insanlar üzerinde olan baskı, düşündüğümüzden çok daha ileri seviyede olabilir. Buna rağmen görünürde Çin Halk Cumhuriyeti rejimi, ilginç bir ivme yakalamış durumdadır. Daha ayrıntılı bilgi için Pew’in tablosuna bakalım.     Tablo1: https://www.pewresearch.org/religion/2015/04/02/religiouslyunaffiliated/#:~:text=In%202050%2C%2 0China%20is%20expected,%2C%20surpassing%20Japan%20(6%25).     Bu tablodaki verilerin de gösterdiği gibi, 2010 yılında dünya genelinde herhangi bir dine inanmayan kişilerin toplam sayısı 1.131.150.000’dir. Çin’deki ateist sayısı ise görüldüğü gibi 700.680.000 kişidir. Bu demek oluyor ki, dünyanın en kalabalık halkı olan Çin, dünyadaki toplam ateist oranının %62’lik gibi bir oranına sahip. Çin’in din karşıtı bir rejim tarafından yönetiliyor olmasının bununla bir ilgisi var mıdır?   Öte yandan, kendini bir dine ait hissetmediğini ileri sürdükten sonra; fal, büyü, burçlar, astral seyahat, altıncı his ve benzeri yüzlerce şeye iman eden kişilerin sayısı da azımsanmayacak derecede fazla olduğu için, onların da istatistiksel verilere dahil edilmesi, karşımıza çok daha ilginç bir tablo çıkarabilir. “Peter Berger, 21. yüzyılın son 500 yılın en dindar yüzyılı olabileceğini öngörmektedir!” Durum böyle iken, bilim hangi dini yok edecektir? Öyle görünüyor ki insanın varoluşundan (fıtratından) gelen inanma duygusu antropolojinin de ortaya koyduğu gibi tarih boyunca daima farklı biçimlerde kendini dışa vurmuştur. Günümüzde de “Yeni ateizm’in öne çıkmasına rağmen, din hiçbir şekilde ortadan kalkmıyor.” Araştırmaların da gösterdiği gibi, insanın doğasından gelen iman etme ihtiyacı tarihin sonuna kadar kendini dışa vurmaya devam edecek gibi görünmektedir. Bu bağlamda Cornel W Du Toit dinin doğal olduğunu şöye ifade eder: ”Din doğaldır çünkü akıllı bir tür olarak insanoğlunun evriminin bir parçasıdır.”  SONUÇ İnsanlar çoğu zaman slogan ile argüman arasındaki farkı fark edemeyecek kadar yetkinlikten uzak ve genellikle ikisini birbiri yerine kullanma gafletine düşecek kadar az düşünürler. Söz gelimi, ‘bilim ilerledikçe dinler yok olacak’ iddiası bir argüman olmaktan çok bir slogan olarak kullanılır. Amaç hakikatin izini sürmek değil, karşı tarafı alt etmektir. Bu tavır çoğu zaman, paradigmal bilim anlayışının bağlıları tarafından bilimsel kanıtlar malzeme edilerek açığa çıkar. Bu yönüyle din ile bilim arasındaki karşıtlık tamamen ‘bilgi’ temelinde ele alınır. “İnsan ile dinsizlik arasındaki tek engel bilgisizliktir” denilmektedir. Zannedilir ki bilgi olduğunda din olmaz; zaten dine inanalar bilgisiz insanlardır ve bilim/bilgi arttıkça da din yok olacaktır. Zaten mantıksal olarak, “Bilimin ateizme yol açmadığı gerçeği bilim felsefecilerinin çoğunluğu tarafından onaylanmaktadır.” Ancak yine de ‘Bilim ilerledikçe ateist oranı artıyor’, ‘Bilim evreni keşfettikçe tanrının yaptığı sanılan şeyler çürütülüyor’, ‘Bilimin henüz keşfetmediği şeyleri ise sizler tanrıyla dolduruyorsunuz; dolayısıyla sizler boşlukların tanrısına inanıyorsunuz’ ve benzeri sloganlar ile rakip taraftarların üzerinde psikolojik bir üstünlük sağlanmaya çalışılır. Yani çoğu zaman esas mesele epistemolojik değil psikolojiktir. Oysa sloganların olduğu yerde felsefi bir temellendirmeden söz edilemez; ya da felsefi temellendirmeler yaptıklarını düşünenler slogandan öteye geçemez. Bu büyük ve yaygın problem çağımızın bir hastalığıdır ve bu hastalıkla yüzleşmek zorundayız. Bu makale, söz konusu hastalığı hem içeriksel (bilgi) hem de biçimsel (mantık) açıdan teşhis edip bir tedavi yöntemi önermek amacıyla yazılmıştır.  KAYNAKÇA 1. Aristoteles, Kategoriler. Pinhan yayınları, (çev, Y. Gurur Sev)  2. Descartes, Meditasyonlar. Say yayınları, (çev. Engin Sunar)  3. Gazali, El-Münkız Mine'd – Dalal, Ketebe yayınları.  4. Hume, David. İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, Kültür yayınları.  5. Hüseyni, Lütfullah Celali, Bilim Ve Din, (çev. Bülent Sönmez), Post-Truth Dergisi, 2023  6. Meric, Altay Cem, Peygamberliğin İspatı: Haber Delili. İnsan yayınları. 2022 İstanbul.  7. Meric, Altay Cem, Muhtelif: İslam’a Yönelik İtirazlar ve Cevaplar, İnsan yayınları. 2023 İstanbul.  8. Oldmeadow, Kenneth. BİLİM, BİLİMCİLİK VE KENDİNİ YOK ETME: BAZI DÜŞÜNCELER, (çev. Bülent Sönmez), Post-Truth Dergisi, 2023 9. Platon. Devlet, (çev. Sabahattin Eyüboğlu- M. Ali Cimgöz), İstanbul: Kültür Yay, 2016 10. Popper, Karl. Bilimsel Araştırmanın Mantığı. Yapı Kredi Yayınları.  11. Toit, Cornel W Du, Dinin Bilimsel Savunusu ve Bilim-Din Uzlaşması, (çev. Bülent Sönmez) Post – Truth Dergisi, 2023 12. Tzortzis , Hamza Andreas, Bilim Tanrı’yı Çürüttü mü?-Yanlış Ateist Varsayımların Yapısökümü, (çev. Bülent Sönmez), Post-Truth Dergisi, 2023 13. https://www.pewresearch.org/   Bilimsel Yobazlık Nedir?

  • Okuma Biçimleri Üzerine Düşünceler

    Okuma Biçimleri Üzerine Düşünceler Günümüzde felsefe ve edebiyat alanında farklı okuma yaklaşımlarının ortaya konduğunu görüyoruz. “Felsefi ya da edebi bir eser nasıl okunur?” sorusu bazen teknik bir kılavuz beklentisi doğurur. Oysa ister felsefi ister edebi olsun, her okumanın temelinde düşüncenin mantığını anlamaya çalışma vardır. Okuma, adım adım uygulanan mekanik bir işlem değil; metnin kurduğu düşünce yapısını kavrama çabasıdır. Metin denildiğinde makale, tez, seminer metni ya da kitap gibi tüm yazılı ürünler kastedilir. Özellikle felsefi bir metinde belirli bir argüman bulunur. Filozof, merkezi bir problem etrafında düşünür ve okuyucuyu ikna edebilmek için mantıksal olarak tutarlı gerekçeler sunar. Karşı görüşleri ele alır ve eleştirir. Felsefe tarihi de bu tür eleştirel teorilerin birikiminden oluşur. Her dönemde ortaya çıkan düşünceler, çağın sorunlarını anlamaya ve çözmeye çalışmıştır. Bir felsefi metnin değeri, yalnızca yazıldığı döneme değil, farklı zamanlarda yeniden yorumlanabilmesine de bağlıdır. Bazı düşünceler ancak yıllar sonra anlaşılabilir ya da yeniden keşfedilebilir. okumak Felsefi düşüncenin başlangıcında refleksiyon, yani bilincin kendi üzerine düşünmesi vardır. Kişi, kendi düşüncesini açık hâle getirmeye çalışır. Bu nedenle felsefi bir okuma, metnin temel problemini belirlemeyi gerektirir. Hangi kavramlar kullanılmıştır? Bu kavramlar nasıl tanımlanmıştır? Ana argüman nedir? Argümanlara hangi eleştiriler yöneltilebilir? Düşünceler arasında tutarlı bir geçiş var mıdır? Metin, çağının sorunlarına nasıl bir çözüm sunmaktadır? Bu sorular, sağlıklı bir analiz için önemlidir. Benzer şekilde edebi metinler de tek bir anlamla sınırlı değildir; farklı okumalar mümkündür. Okuma, okuyucuya kendi bakış açısını geliştirme imkânı tanır. “Okumak” kelimesi de çok yönlü bir anlam taşır. Türk Dil Kurumu’na göre okumak; yazıyı seslendirmekten anlamaya, öğrenim görmekten bir şeyin anlamını çözmeye kadar geniş bir kullanım alanına sahiptir. Bu durum, okumanın yalnızca teknik bir işlem olmadığını gösterir. Okuma, anlamı çözme ve yorumlama sürecidir. Felsefe ve edebiyat alanında okuma üzerine düşünen her düşünür, kendi bakış açısından bir yöntem önerir. Bu nedenle tek bir doğru okuma biçiminden söz etmek zordur. Düşünce her zaman tarih içinde ortaya çıkar. Deleuze’ün de belirttiği gibi büyük düşünürler krizler yaşar ve bu krizler onların düşüncelerine yön verir. Her düşünür kendi döneminden konuşur. Bu nedenle her okuma, belirli bir tarihsel bağlam içinde gerçekleşir. Foucault da dünyayı tarih üzerinden okur. Ona göre tarih, bizi yalnızca kim olduğumuzla değil, neye dönüşmekte olduğumuzla da yüzleştirir. Düşünmek, görünür olanın ötesine geçmek ve güç ilişkilerini anlamaktır. Foucault düşünmeyi üç aşamada ele alır: İlk aşama, görüneni ve söyleneni aşarak bilgi yapılarını incelemektir. İkinci aşama, güç ilişkilerini analiz etmektir. Üçüncü aşama ise özneleşme sürecidir; yani insanın kendi varoluş biçimini kurmasıdır. Bu son aşama, düşüncenin yaratıcı yönünü gösterir. Okuma da bu süreçle bağlantılıdır. Metni anlamak, yalnızca bilgiyi almak değil; düşünceyle birlikte yeni bir bakış geliştirmektir. Foucault’nun da işaret ettiği gibi felsefe, bir düşünme edimi olarak insanlık tarihinin en erken aşamalarında ortaya çıkar; sanatsal düşünme ise insanın ulaştığı daha ileri ve karmaşık bir bilinç düzeyini temsil eder. Bu iki alan, düşüncenin özneleşme süreci olarak açığa çıktığı iki temel varoluş biçimidir. İnsan, hem felsefi düşünme yoluyla hem de sanatsal üretim aracılığıyla kendini kurar, dönüştürür ve yeniden anlamlandırır. Ancak bu alanlarda ortaya çıkan insan başarılarını anlamak kolay değildir. Düşünce tarihi boyunca filozofların ve edebiyat kuramcılarının farklı okuma yöntemleri önermelerinin temel nedeni de budur. Her yeni yöntem, insanın ürettiği bu karmaşık başarıları daha iyi kavrayabilmek için geliştirilmiştir. Bu yaklaşımlar yalnızca teorik çabalar değildir; aynı zamanda okuyucuya yol gösterme, insanın ürettiklerini keşfetme ve değerlendirme imkânı sunma amacı taşır. Çünkü insanın çevresi, onun üretimlerinin toplamıdır. Bilim, sanat, felsefe ve teknik alanlarda ortaya konan her ürün, insanın dünyayı dönüştürme gücünün bir göstergesidir. İnsan yalnızca çevresine uyum sağlayan bir varlık değildir; aynı zamanda çevresini kuran ve yeniden kurabilen bir varlıktır. Tarih boyunca savaşlar, yıkımlar ve kayıplar yaşansa da insan, kaybettiği çevreyi yeniden inşa edebilmiş, yoklukları aşarak yeni dünyalar tasarlayabilmiştir. Felsefi antropolojinin gösterdiği önemli bir nokta, bu çevrenin tanrısal bir müdahalenin sonucu değil, insan emeğinin ürünü olduğudur. İnsan dünyası, çalışmanın, üretmenin ve yaratmanın sonucudur. İşte bu insan yapımı dünyada felsefe ve edebiyat, eleştirel bir işlev üstlenir. İnsanlığın kaybettiklerini, değerlerini ve hayatın anlamını sorgulama gücü bu alanlarda yoğunlaşır. Felsefe ve sanat, her türlü baskı karşısında bir özgürlük alanı açar. Bu nedenle hem felsefe hem de edebiyat, hayatı ve hayatla ilgili olan her şeyi yeniden düşünme ve yeniden değerlendirme imkânı sunar. Onlar yalnızca bilgi üretmez; aynı zamanda insanın varoluşunu eleştirel bir gözle okumak değerlendirmesine yardımcı olur. Bu dünyada kavramlar özel bir öneme sahiptir. Kavramlar, dış dünyayı algılamamızı sağlayan ve düşüncelerimizi dil aracılığıyla somutlaştıran araçlardır. İnsan, kavramlar sayesinde olup bitenlere anlam verir ve bu anlam çerçevesinde yorumlar geliştirir. İnsan, yalnızca yaşayan değil; aynı zamanda önceden görebilen, tavır alabilen ve bilen bir varlıktır. Dünyayı anlamlandırma sürecinde ilk aşamada felsefe devreye girer. Felsefe, kavramlar aracılığıyla anlamın temelini kurar. Ancak anlam arayışı burada bitmez. Bu arayışın başka bir yolu da edebiyattır. Edebiyat, insanın kendini keşfetmesinin yaratıcı bir biçimidir. Malzemesi dil olan, kaynağını yaşantılar ve hayal gücünden alan edebiyat, insan deneyimini estetik bir biçimde ifade eder. Bu yönüyle edebiyat yalnızca bir sanat dalı değil, aynı zamanda insanın kendini ve dünyayı anlama yollarından biridir. Edebiyatın kuramsal boyutu ise genel edebiyat bilimi adı altında incelenir. Bu disiplin, edebiyatın tarihsel gelişimini, kuramlarını, çözümleme yöntemlerini ve değerlendirme ölçütlerini araştırır. Fransız düşünürlerin “genel edebiyat” kavramını ortaya koyması ve Alman geleneğinin bunu bilimsel bir çerçeveye oturtması, edebiyatın yalnızca estetik değil aynı zamanda bilimsel olarak da incelenebileceğini göstermiştir. Goethe’nin “dünya edebiyatı” kavramı da bu bağlamda önemlidir. Goethe’ye göre dünya edebiyatı, farklı milletlerin klasik eserlerinin insanlığın ortak kültür hazinesini oluşturmasıdır. Burada ölçüt yalnızca ün değil, niteliktir. Eserin dünya çapında bir değer taşıması ve ahlaki-estetik bir uyum barındırması önemlidir. Goethe’nin bu düşüncesi daha sonra Marx ve Engels gibi isimler tarafından da farklı bağlamlarda ele alınmıştır. Dünya edebiyatı fikri, ulusal sınırları aşan bir kültürel etkileşim ve ortaklık düşüncesini ifade eder. Edebiyatın bilimselliği meselesi özellikle 19. yüzyılda tartışılmıştır. Dilthey, doğa bilimleri ile insan bilimlerini birbirinden ayırarak “tin bilimleri” kavramını ortaya koymuştur. Tarih, edebiyat, hukuk, siyaset ve sanat gibi alanlar bu kapsamda değerlendirilmiştir. Dilthey’a göre doğa bilimlerinin yöntemlerini insan ve toplum bilimlerine aynen uygulamak hatalıdır. Çünkü insan dünyası, yaşantılar ve anlamlar dünyasıdır. Doğa bilimleri nedensellik ve yasa arayışına dayanırken, tin bilimleri “anlama”ya dayanır. İnsan ürünlerini inceleyen bir bilim, yalnızca dışsal nedenleri değil, yaşantıların içsel anlamını da kavramak zorundadır. Bu nedenle edebiyat biliminde araştırmacı ile araştırılan arasında kesin bir ayrım kurmak zordur. Okuyucu aynı zamanda insan dünyasının bir parçasıdır. Bu durum, nesnellik meselesini karmaşık hâle getirir. Pozitivist yaklaşımlar bir dönem edebiyatı doğa bilimlerine benzer yöntemlerle incelemeye çalışmıştır. Ancak zamanla bu yaklaşımın sınırlılıkları görülmüştür. Edebi metni yalnızca istatistiksel ya da matematiksel yöntemlerle çözümlemek, onun estetik boyutunu göz ardı etmek anlamına gelir. Einstein’ın Beethoven senfonisini hava basıncı eğrisiyle açıklamaya benzettiği bu tür bir yaklaşım, sanatın özünü yakalayamaz. Günümüzde edebiyat çalışmalarında daha çok tanımlayıcı ve yapısal yaklaşımlar tercih edilmektedir. Ayrıca yalnızca “edebi eser” olarak kabul edilen metinler değil, her türlü yazılı metin inceleme alanına dâhil edilmektedir. Bu yaklaşım, dilbilimin etkisiyle gelişmiş çağdaş bir eğilimi yansıtır. Dilthey’in, dünya edebiyatını “uluslararası bir eğitim zincirinin halkaları” gibi görmesi ve bir sanat eserinin ifade ettiği içeriğin bir kültürü ve tarihsel dönemi kavramada taşıdığı önemi vurgulaması, onun hermeneutik (yorumbilgisel) bakışıyla yakından ilişkilidir. Çünkü hermeneutik bakış, metinleri yalnızca “ne söylüyor?” diye değil, aynı zamanda “hangi yaşantıyı, hangi tarihsel dünyayı, hangi insanî anlamı taşıyor?” diye sorarak okur. Bu yüzden Dilthey için edebiyat, yalnızca estetik bir ürün değil; insan dünyasının, yaşantıların ve anlamların izini taşıyan bir “anlam alanı”dır. Bu da onu, metinleri salt bilgi veren belgeler gibi değil, insanın kendini ifade etme biçimleri olarak görmeye götürür. okumak Doğa bilimlerinden farklı olarak insanla ilgili alanlarda ortaya çıkan başarıların “pozitif bilim modeliyle” tam olarak açıklanamaması, hermeneutik okumanın temel çıkış noktasıdır. Doğa bilimleri, daha çok ölçme, deney, nedensellik ve yasa arayışıyla ilerler. Oysa edebiyat, felsefe ve tarih gibi alanlarda mesele yalnızca “neden böyle oldu?” değildir; aynı zamanda “bu ne anlama geliyor?” sorusu öne çıkar. Yaşanabilir olan, ifade edilebilir olan, fark edilebilir olan; kısacası anlaşılabilir olan bu metin dünyası, farklı türden yöntemleri zorunlu kılar. Çünkü burada metin, basitçe bir nesne değildir: metin, insanın dünyayı işleme biçimidir; yaşantının dile dönüşmüş hâlidir. Bu yüzden edebî ve felsefi metinlere, doğa biliminin tek tip açıklama kalıbıyla yaklaşmak, metnin “anlam” boyutunu zayıflatabilir. Bu arayışın ruhunu anlatan örneklerden biri Peter Handke’nin ünlü konuşmasıdır. Handke, “dünyayı işlemek” için elimizdeki bilindik yöntemlerin artık yetmediğini söyler. Ona göre bir yöntem, ilk uygulandığında gerçek bir imkân olabilir; fakat ikinci kez aynı model tekrarlandığında artık “yenilik” olmaktan çıkar, olsa olsa bir çeşitleme hâline gelir. Yani daha önce denenmiş bir işleme modelini tekrar etmek, çoğu zaman sahici bir keşif değil, özentili bir tekrar olur. Handke, ölçü koyan, sınır çizen bir edebiyat anlayışının; yeni yöntem arayanları “fildişi kulede oturan”, “biçimci”, hatta “güzel deli” gibi etiketlerle dışlayabildiğini de belirtir. O ise bu etiketi önemsemek yerine, yarının “gerçekçi” sayılacak edebiyatı için yeni yöntemler aradığını söyler. Buradaki vurgu nettir: dünyayı işleme biçimleri zamanla eskir; yeni sorunlar, yeni yöntemler ister. Bu “fildişi kulenin sakinleri” diye anılabilecek filozof ve yazarların, özellikle yirminci yüzyılın başında, metni anlama ve dünyayı işleme konusunda yeni okuma tarzları önermelerinin arka planında önemli bir motivasyon vardır. Modern çağın başında, felsefenin çatısı altındaki farklı bilim ve disiplinler, “gerçekliği” ve “hakikati” arama işini kendi doğruluk perspektifleriyle yeniden değerlendirmek istemiştir. Yani herkes, gerçeğe giden yolun ne olduğu konusunda kendi yöntemini öne çıkarmaya başlamıştır. Felsefe de zaten merakla ve açıklama arzusuyla başlayan; “dünyayı işlemek” dediğimiz şeyi, en ilkel sayılabilecek düşünme türlerinden (mitos) daha sistemli, kavramsal ve eleştirel düşünmeye doğru adım adım taşıyan tutkulu bir alandır. Bu çerçevede edebiyat ve felsefe arasındaki bağ, sandığımızdan çok daha eskiye gider. “Edebiyat” terimini tarihte ilk kullanan kişinin Aristoteles olduğu söylenir; fakat yazılı anlatının en eski büyük örneklerinden biri olarak Homeros’un İlyada’sı, insanın dünyayı anlama çabasının güçlü bir örneğidir. İlyada’da tanrısal nedensellik üzerinden insan hayatına etki eden güçler işlenir; yani insan, yaşadığı şeyleri açıklamak için bir “anlam çerçevesi” kurar. Bu açıdan edebiyat ve felsefe, insanın “şimdi”yi yaşarken tam bilincinde olmadığı sorunlara daha geniş bir perspektiften bakabilmesinin yolunu açar. Dinî, politik, sanatsal ve düşünsel boyutları bir araya getirerek, insanın hayatı bütüncül bir gözle görmesine yardım eder. Bu yüzden tek bir okuma biçiminin değil, farklı türden okumaların var olduğunu bilmek önemlidir. Özellikle yirminci yüzyılın başında yaşanan iki dünya savaşı, insanın anlam dünyasında büyük yarılmalar oluşturmuştur. İnsan, kaybettiği anlamı yeniden kurmak, gerçeği ve hakikati yeniden bulmak için hem felsefede hem de edebiyatta ortaya çıkan yeni okuma biçimlerini bir imkân, bir çıkış yolu olarak görmüştür. Başka bir deyişle, okuma önerileri yalnızca “akademik” tartışmalar değildir; aynı zamanda çağın yaralarını anlama ve aşma çabasıyla da ilgilidir. Bu yüzden metinleri “dünyayı işleme araçları” olarak görüp, farklı okuma biçimlerinin ortaya çıkmasını bu tarihsel ihtiyaçla birlikte düşünmek gerekir. Buradan sonra metin, çeşitli okuma biçimlerini örnekler halinde sıralar: uzak/uzaktan okuma (distant reading), yakın okuma (close reading), klasik okuma, hızlı okuma, yavaş okuma, yatay okuma, derin okuma ya da dikey okuma, hermeneutik okuma, yapısalcı okuma, eleştirel okuma, fenomenolojik okuma gibi birçok yaklaşım. Bu liste şunu gösterir: Okuma, tek bir “doğru” yöntemden ibaret değildir. Her yöntem, metnin farklı bir yönünü görünür kılar. Kimi yöntem ayrıntıya iner; kimi yöntem büyük resmi yakalamaya çalışır. Kimi yöntem metni kendi içinde çözer; kimi yöntem metni tarih, kültür ve güç ilişkileriyle birlikte ele alır. Bu noktada Franco Moretti’nin “uzak okuma” önerisi öne çıkar. Moretti, Avrupa’da “yakın okuma” geleneğinin çok güçlü olduğunu; tek tek önemli metinlere defalarca dönmenin, büyük bir edebiyat külliyatını gözden kaçırabildiğini söyler. Bu nedenle 2000 yılında yayımladığı bir yazıda, dünya edebiyatını anlamak için “uzak okuma”yı önerir. Buradaki temel fikir şudur: Teknolojinin, dijital araçların ve veri analizinin gelişmesiyle, çok sayıda eseri aynı anda incelemek mümkün hâle gelmiştir. Ayrıca hız çağında her şeye yetişme kaygısı, eleştiri biçimlerini de dönüştürmektedir. Moretti’ye göre “milli edebiyat” diye okunan kanonlar çoğu kez Batı Avrupa’ya sıkışır; dünya edebiyatı dediğimiz büyük sistem ise fiilen okunmadan kalır. Moretti’nin derdi aslında çok somuttur: Dünya üzerindeki üretilmiş eserlerin büyük çoğunluğu hiç okunmuyor ve okunamayacak kadar çok. Bu yüzden “daha fazla okumak” çözüm değildir. Çünkü mesele nicelik meselesi değil, yöntem meselesidir. On dokuzuncu yüzyılda yalnızca İngiltere’de on binlerce roman yazıldığı söylenir; bunların tamamını kimse okuyamaz, kimse de asla bütünüyle bilemez. Üstelik yalnızca İngiliz romanları değil; Fransız, Çin, Arjantin, Amerikan edebiyatları da devasa bir üretim alanıdır. O halde çözüm, metin yığınını daha çok okumaya çalışmak değil; bu yığını anlamaya yarayan yeni bir eleştirel yöntemi geliştirmektir. Moretti burada dünya edebiyatını “bir nesne” gibi değil, “bir problem” gibi görür: yeni bir problem, yeni bir yöntem ister. Uzak okuma ile yakın okuma arasındaki farkı belirginleştirmek için Moretti’nin verdiği karşılaştırma önemlidir. Yakın okuma, tek tek metne yoğunlaşır; kelimelere, belirsizliklere, çok anlamlılıklara, anlam kaymalarına titizlikle bakar. Metni bir “obje” gibi alıp onu ayrıntılarıyla işler. Uzak okuma ise metne mesafe alır ve metnin kendisine değil, metinler arasında dolaşan daha büyük birimlere odaklanır: temalar, türler, mecazlar, anlatı kalıpları, sistemler gibi. Uzak okumanın bedeli şudur: metnin tekilliği kısmen kaybolabilir. Ama kazancı da şudur: devasa bir edebî sistemi kavramak mümkün hâle gelir. Moretti’nin “az daha fazladır” fikri bu noktada devreye girer: Gerçeklik çok zengindir, kavramlar soyuttur; fakat tam da bu soyutluk, düşünmeyi ve bilmeyi mümkün kılar. Yakın okumanın güçlü bir örneği olarak Derrida’nın yaklaşımı anılır. Derrida, düşünce tarihinde okurlar aracılığıyla taşınmış bazı “otorite metinleri” ile hesaplaşmak ister. Klasik pedagojinin dayattığı okuma biçiminin, metni belli bir otorite düzeni içinde sabitlediğini düşünür. “Otobiyografik okuma” dediği klasik okumada; metin genellikle yazarın niyeti, eserin kökeni, yazarın hayatı ve sistemin sürekliliği üzerinden anlamlandırılır. Bu okuma, bağlantılar kurar, ilk öncüllere döner, sistemi haklılaştırır ve tutarlı bir çizgi kurmaya çalışır. Derrida, bu zorunlulukların akademik özgürlükle her zaman uyuşmadığına dikkat çeker. Çünkü bu gelenek, çoğu zaman “itaat, bağlılık, disiplin” ile başlar; metni serbestçe yeniden düşünmeye izin vermez. Derrida’ya göre sorun yalnızca “yazar” meselesi de değildir; daha derinde, Batı metafiziğinin sabit anlamlar üretme eğilimi vardır. Metinleri tek bir hakikate, tek bir niyete, tek bir merkeze indirgeme alışkanlığı, anlamı dondurur. Oysa Derrida için her okuma, özgül bir okumadır; metnin sonuçları yazarın kastına indirgenemez. Metin, okuma sürecinde açılır; yeni bağlamlarla yeni anlamlar üretir. İşte Derrida’nın “yapısöküm” dediği şey, bu sabitleme yanılsamasının izini sürmek ve söz-merkezci geleneğin görünmez kabullerini açığa çıkarmaktır. Böylece “sabitlik, değişmezlik, daimi tutarlılık” gibi Varlık fikrine yaslanan düşünme alışkanlığının, metin üzerindeki baskısı da sorgulanmış olur. Özetle bu bölümdeki ana çizgi şudur: İnsan dünyasını anlamak için tek bir yönteme güvenemeyiz. İnsan başarıları—bilim, sanat, felsefe, tarih ve edebiyat—doğa biliminin tek tip modeline sığmayacak kadar anlam yüklüdür. Bu yüzden hermeneutik okuma, yakın okuma, uzak okuma gibi farklı yöntemler ortaya çıkar. Kimi yöntem ayrıntıyı, kimi yöntem sistemi, kimi yöntem tarihsel ve kültürel bağlamı öne çıkarır. Handke’nin “yeni yöntem” arayışı, Moretti’nin “büyük okunmamış” problemi ve Derrida’nın “anlamı dondurma” eleştirisi, aynı ortak noktaya işaret eder: Dünyayı işlemek için okuma biçimleri yenilenmek zorundadır; çünkü sorunlar, metinler ve insanın anlam arayışı sürekli değişir. Derrida’nın yapısöküm yöntemi, bir metni “doğru mu yanlış mı söylüyor?” diye tartışmaktan çok, metnin kendi içinde kurduğu kavram ayrımlarının gerçekten sağlam olup olmadığını test eder. Derrida şuna bakar: Metin bazı kavramları birbirinden kesin çizgilerle ayırıyormuş gibi yapar ama metnin içinde bu kavramlar çoğu zaman karışır, birbirine sızar, yer değiştirir. Yapısökümün amacı, metindeki bu ikircikli ve tutarsız kullanımları yakalayıp, yazarın kurduğu düzenin aslında o kadar da “temiz” olmadığını göstermektir. Yani metnin kendi kurduğu ölçütleri, yine metnin içindeki örneklerle sökerek dağıtır. Derrida bu yöntemi birçok büyük düşünürün metinlerine uygular: Husserl, Rousseau, Saussure, Platon, Freud gibi isimlerde ortak bir varsayım görür: Sanki her düşünce sisteminin sonunda “aracısız, doğrudan, kesin bir alan” vardır. Derrida buna itiraz eder. Buna “bulunuş metafiziği” der: Yani anlamın, hakikatin, bilincin ya da deneyimin bir noktada “tam ve eksiksiz biçimde burada” olduğunu sanmak. Örneğin Husserl’de “saf anlatım” arayışı, aslında “dolaysız bir bulunuş” arayışına dönüşür: Sanki aracı olmadan, sadece deneyimin kendisiyle kesinliğe ulaşılabilir. Derrida ise “böyle bir doğrudan bulunuş yok” der; bu yüzden hem olguculuğa hem de fenomenolojiye eleştirel yaklaşır. Genel bir inanç şudur: Biz bir kelimeyi söylediğimiz anda o kelimenin anlamı zihnimizde tam olarak “hazırdır”; biz de bu anlamı karşı tarafa temiz ve eksiksiz biçimde aktarabiliriz. Derrida’ya göre bu, kültürümüzün çok derinine yerleşmiş bir yanılsamadır. Biz anlamı sabitleriz sanırız; kelimelerin “net bir çekirdeği” varmış gibi davranırız. Derrida bu inancın, “logos-merkezcilik” (söz-merkezcilik) dediği geleneğe bağlı olduğunu söyler: Yani sözün, aklın, bilincin, “şimdi ve burada olma”nın merkeze konduğu bir düşünme alışkanlığı. Derrida’nın asıl hedefi, Batı düşüncesinin merkezinde duran ikili karşıtlıklardır. Çünkü bu karşıtlıklarla düşündüğümüz sürece metafiziğin içinde kalırız. Örnekler: gösteren–gösterilen, duyulur–düşünülür, konuşma–dil, artzamanlı–eşzamanlı, mekân–zaman… Daha genel karşıtlıklar da var: madde–ruh, özne–nesne, doğru–yanlış, ruh–beden, iç–dış, öz–görünüş… Derrida’ya göre burada sorun “karşıtlık kurmak” değil; bu karşıtlıkların hep bir hiyerarşi üretmesidir. Yani taraflardan biri hep “üstün” sayılır. Bu üstün terimler (bulunuş, akıl, söz, bilinç vb.) Batı felsefesinin omurgasını oluşturur. Derrida’nın yöntemi, bu hiyerarşiyi bozmak ister. Şunu göstermeye çalışır: Karşıt gibi görünen iki terim aslında birbirine bağımlıdır; biri “ötekini dışlayarak” değil, çoğu zaman ötekine yaslanarak ayakta durur. Mesela Batı geleneği konuşmayı yazıdan üstün görür; sanki konuşma daha “sahici”, yazı daha “ikinci el” gibidir. Derrida bu düzeni tersyüz eder. “Tekstin dışında hiçbir şey yoktur” sözünü de çoğu zaman yanlış anlarız: Derrida burada “dış dünya yok” demek istemez; daha çok şunu der: Anlam, tek seferde kapanıp bitmez; metin, bağlam, iz, çağrışım ve farklı okumalar içinde sürekli yer değiştirir. Derrida’ya göre iletişimde her zaman boşluklar olur; anlam hiçbir zaman tek bir anda bütünüyle “tam” hâlde hazır değildir. Bir kelimenin anlamı, söylenir söylenmez “tamamlanmış” olmaz; anlam hep biraz kaygan kalır. Bu yüzden Derrida “différance” kavramını kullanır: Hem fark (anlamın diğer anlamlardan ayrılarak oluşması) hem de erteleyiş (anlamın tam kapanmayıp sürekli gecikmesi). Yani anlam, hep bir süreçtir; izler bırakır, izler silinir, izler yeniden kurulur. Buradan çıkan sonuç şudur: Derrida’ya göre felsefe, edebiyattan “daha sağlam hakikat dili”ne sahip değildir. Çünkü felsefe de metaforlar, dil oyunları ve retorik kullanır; o da anlamın kayganlığına açıktır. “Felsefe hakikati belirler, edebiyat sadece süsler” gibi bir üstünlük iddiası, Derrida açısından Batı kültürünün bir başka yanılsamasıdır. Hiçbir metin mutlak değildir; hepsi farklılık ve erteleme (différance) damgasını taşır. Sonrasında metin Heidegger’e geçer: Heidegger de Batı düşüncesinin köklerine eleştiriyle yaklaşır. Ama hem Derrida hem de Heidegger, Batı metafiziğini eleştirirken yine Avrupa dillerinin kavramlarıyla düşünmek zorunda kalırlar. Heidegger’in hayatında “ruh” kavramını farklı dönemlerde farklı biçimde kullanması örneği, kavramların tarihsel ve politik bağlamdan bağımsız olmadığını gösterir. Heidegger ayrıca “logos” kavramını çözümleyerek, Batı geleneğinde logos’un asıl anlamının (söz) zamanla örtüldüğünü, logos’un akıl, yasa, temel gibi anlamlara çekildiğini söyler. Bu nedenle “mantığa karşı düşünmek illojik olmak değildir” diyerek, düşünmenin imkânını yeniden açmaya çalışır. Heidegger’in okuma tarzı da hermeneutik ve fenomenolojiktir: “dünyada-olma” dediği insan varoluşunu (Dasein) gündelik hayat üzerinden analiz eder. İnsan gündelik hayatta “gereçler”le ilişki içindedir; gereçler tek başına değil, bir göndermeler ağı içinde anlam kazanır. Dünya dediğimiz şey de çoğu zaman, işler bozulduğunda, gereçler sekteye uğradığında daha görünür olur. Heidegger “işaret” kavramını da bu bağlamda ele alır: İşaret de bir gereçtir ve bize çevrede yön bulma imkânı sağlar. Örneğin yol işaretleri, sınır taşları, sinyaller, bayraklar… Heidegger’e göre işaret “sadece bir nesne” değildir; asıl anlamı, bize bir şeyi gösterme, bir şeye yöneltme işlevinde yatar. İşaret sayesinde çevre-dünya ve hatta “dünya” kendini duyurur. İşaret dediğimiz şey, sadece “bakıp gördüğümüz” bir nesne değildir. Heidegger’e göre işaret, elimizin altında kullandığımız şeylerle karşılaşmayı mümkün kılan bir araçtır. İşaret sayesinde bir bağlama gireriz; böylece çevre-dünya ve çevre-dünya üzerinden de dünyanın “dünyasal” karakteri görünür olur. Yani işaret, dünyayı bize “açan” bir şeydir. Bu çerçevede işaretler, aslında neyle uğraştığımızı, nerede yaşadığımızı, derdimizin (tasamızın) neye bağlı olduğunu ve bir şeyle nasıl ilişki kurduğumuzu gösterir. Kısacası çevre-dünyada işaretler ve işaret kullanımı aracılığıyla “dünyada-olma” dediğimiz varoluş biçiminin anlamı kendini bize duyurur. Buraya kadar kısaca değindiğimiz Heidegger’in fenomenolojik okuma önerisi, insanın kendi yaşantısından başlayarak dünyanın bu dünyasal karakterini kavramasının bir yolu gibi görünür. Okur açısından bakarsak, bu okuma biçimi metin içindeki bağlantıları bulmayı ve anlamayı kolaylaştırır. Heidegger’in önerdiği fenomenolojik okumanın asıl kurucusu ise Husserl’dir. Husserl’e göre fenomenoloji, nesnel görünen gerçeklikleri onların “kaynağına” geri götürmeyi amaçlar. Böylece bilimsel çözümlemenin tek başına veremediği bir bütünlük yakalanabilir. Platon’dan Descartes’a kadar felsefede yer alan birçok problem, Husserl’e göre fenomenoloji içinde yeniden ele alınabilir ve “salt formlarıyla” çözüme yaklaştırılabilir. Bu çözümün dayandığı yer, aşkın deneyim ya da “öz”leri kavrayan sezgi (eidetik sezgi) gibi temel kaynaklardır. Husserl açısından burada esas olan, insanın kendi “kendilik” alanıyla kurduğu bütünsel ilişkidir: Kişi kendisiyle böyle bir ilişki kurduğunda, yaşamın temel normlarını sezebilir ve hayatın özgün yönelimini (teleolojik yapısını) kavrayabilir. Husserl bu nedenle fenomenolojiyi, insanın insana yönelttiği ilginin evrensel akıl adına ifade edilişi olarak görür. Husserl’in amacı, rasyonalizm–ampirizm karşıtlığında ortaya çıkan problemleri, tarihselliği içinde ve bütünlük içinde ele almaktır. Etik, ideoloji, metafizik, felsefe tarihi, yargı gibi meseleleri “soyut sistemler” kurarak değil, yöntemli ve somut incelemelerle ele almayı ister. Husserl, bilginin ampirik bilimde ortaya çıktığını bilir; ama bilginin kaynağını da anlamak ister. Metafizik sistemleştirmelerden uzak durabildiğimiz ölçüde gerçek felsefeye ulaşılabileceğine inanır. Bu yüzden “şeylere dönmek gerek” mottosuyla, felsefenin araştırdığı kökeni bilginin dolaysız verilerine bağlar. Böyle bir bilgi, önceden tanımlanmak zorunda değildir; önemli olan, ön yargısız şekilde “verileni” incelemek ve betimlemektir. Husserl, 1927’de Britannica Ansiklopedisi için yazdığı metinde fenomenolojinin iki şeye işaret ettiğini söyler. Birincisi, empirik psikolojinin üzerine güvenle kurulabileceği a priori yani “saf fenomenolojik psikoloji”dir; bu, yöntem ve içerik bakımından yeni bir psikoloji disiplinidir. İkincisi, bütün bilimlerin yöntemsel bir reformuna zemin hazırlayabilecek evrensel bir felsefi yöntemdir. Husserl’e göre bu yeni felsefenin görevi, yönelimsel deneyimin biçimlerini ve türlerini sistemli biçimde incelemek, onların yapılarını ilk yönelimlere ve kaynaklara indirgemek ve böylece psişik olanın doğasını ve varlığın özünü kavramaktır. Yani fenomenoloji, düşünmeyi “ilk kaynağa” geri götürerek temellendirmek ister. Bu anlamda fenomenoloji, felsefenin soyut kurgu ve spekülasyonlardan uzaklaşmasını ve “şeylerin kendisine” geri dönmesini hedefler. Husserl’in yöntemi, şeyleri ne tamamen bağımsız ele alır ne de baştan bir ön kabulü dayatır. Aşkın saf bilinçte temellenen, kesin doğrunun bilimi olan bir felsefe kurmak isteyen fenomenoloji, mümkün olduğunca tarafsız bir araştırma alanı açmak ister. Bu yöntemde amaç, insan varlığının anlamını açığa çıkarmak ve bireyin kendi varoluş hakikatini analiz etmektir. Bunun için de varlığın hakikatini örtebilecek iç ya da dış koşullar “ayraç içine alınır”; yani paranteze alınarak askıya alınır. Böylece varlığın hakikatinin özü daha net görülmeye çalışılır. Şimdiye kadar yakın okuma örneklerinden ve Derrida’nın “yazarsız okuma” önerisinden söz ettik. Yazarsız okuma gerçekten oldukça uç bir yöntem gibi durabilir. Buna karşılık Nietzsche, okuma meselesinde yazara ve yazma tarzına dikkat çeker. Nietzsche’ye göre kitapların yazılış biçimi düşünürlere göre değişir: Bazı düşünürler birdenbire yakaladıkları bir aydınlanmanın parçalarını bir araya getirir; bazıları ise daha önce yaşadığı deneyimlerin gölgelerini, kopyalarını, ağır ve karanlık izlerini yazar. Bu söz, yazarın ve düşünürün anlam sürecindeki önemini vurgular. Bu bağlamda “yavaş okuma” geleneği önem kazanır. Eagleton’a göre yavaş okuma; anlatı, olay örgüsü, karakter, edebi dil, okurun rolü ve değer yargıları gibi konulara ışık tutar ama günümüzde unutulma tehlikesi içindedir. Nietzsche’nin önerdiği yavaş okumanın amacı, okura eleştirel düşünmenin temel araçlarını kazandırmaktır. Bu okumada metnin “ne dediği” kadar “nasıl dediği” de önemlidir. Çünkü edebî metinde dil, sadece deneyimi aktaran bir araç değildir; metnin esas taşıyıcısı bizzat dilin kendisidir. Bu noktada Foucault’nun Nietzsche’de öne çıkardığı önemli bir boyut, onun dil üzerine yaptığı radikal düşünmedir. Nietzsche’nin dil anlayışı, geleneksel bilgi ve hakikat arayışına karşı daha sert bir eleştiriyi mümkün kılar. Nietzsche’ye göre dilin merkezinde, insanın metafor üretme gücü vardır. Nietzsche’nin amacı, bilgi ve hakikat iddialarını gizemli bir alandan çıkarıp çözmektir; yani “domistifike” etmektir. Geleneksel felsefede kavramlar ve kelimeler, gerçekliği temsil eden araçlar gibi düşünülür. Nietzsche ise bu yaklaşımı eleştirir: Bilgi insan için gerekli olabilir ama çoğu zaman bir “güç aracı” olarak işler. Bilgi arzusu, güç tutkusuyla ilişkilidir. Dil de bu süreçte kendini farklı biçimde gösterir: Zihnin güçleri dili “yasallaştırır”, kendine bir düzen kurar ve bu düzen içinde adlandırma (nomenclature) belirleyici olur. Nietzsche’ye göre Batı felsefesi, dilin doğasını felsefenin merkezine yeterince yerleştirememiştir. Bunun önündeki büyük engellerden biri, Hristiyan Batı geleneğidir. Yaratılış anlatısında Tanrı, insana varlıkları adlandırma hakkı vererek ona dünya üzerinde bir tür hâkimiyet sağlar. Nietzsche ise “dilin doğası nedir?” sorusunu merkeze alıp bu hâkim söylemi eleştirir. Çünkü adlandırma süreci, çoğu zaman yapay bir sınıflandırma ve tasnif etme sürecidir. Böylece her felsefi sistem, kendi kavramlarını ve terminolojisini üretir. Kavramların oluşumu çoğu kez “eşit olmayan şeylerin eşitlenmesi” gibi işler. Bu yüzden dil, basit bir temsil aracı değildir; temsil edilecek “nihai bir şey” de yoktur. Nietzsche ayrıca felsefi sistemleri bir “yapı” gibi düşünür ve mimari metaforlarla anlatır. Onun ilk adımı, bu yapıları geriye doğru izleyerek kökenlerine inmektir. Böylece bu sistemlerin dayandığı retorik ve metaforik temelleri açığa çıkarıp çözmek ister. Bu, bir tür yapı parçalama (de-konstrüksiyon) gibidir: Kelimeler ve gramerin içinde gizli şekilde sürdürülen dil yanılsamalarını görünür kılma çabasıdır. Derrida’nın yazarsız okumadan farklı olarak Nietzsche’de yazarın ve yaşadığı toplumun dili önemlidir; okuma, bu dilin imkanları içinde köklere doğru inmeyi gerektirir. Nietzsche’nin eleştirisi özellikle iki noktada yoğunlaşır: Doğruluğa/hakikate ilişkin “uygunluk” anlayışı ve anlamın referans yoluyla kurulacağı fikri. Ona göre klasik bilgi ve dil anlayışı, zaman dışı sabit özdeşlik varsayımı taşır; oysa dünya sabit değildir, sürekli oluş halindedir. Filozofların kurduğu dünya; töz, özne, akıl ve doğruluk dünyasıdır ama bu dünya çoğu zaman donmuş metaforlarla işler. Nietzsche’nin ifadesiyle, filozofların dünyası “kavramsal mumyalar” dünyasıdır. Dil çoğu kez vasat olanı iletmek için icat edilmiş bir gösterge sistemidir; bu kadar basitleştirilmiş bir dilin ürettiği bilgi, hakikate ulaşmakta zorlanır. Bu yüzden Nietzsche, metafizik dilin (akıl, neden, sonuç, ego, varlık, töz gibi fetişleşmiş kavramların) askıya alınmasını ister. “Tanrı’nın ölümü” fikrini de, değerlerin nihai temeli sayılan Tanrı kavramının dilsel olarak kurulmuş bir otorite oluşuyla ilişkilendirir: Tanrı, dünyanın hareketine eklenmiş bir fail gibi düşünülür; dil bu şekilde bir “en büyük yazar” yaratır. Oysa Nietzsche’ye göre “yalnızca yorumlar vardır”; gerçekliğe ancak bakış açımıza uygun yorumlarla yaklaşabiliriz. Bu yaklaşım, kesin ve mutlak “doğru tasvir” beklentisini terk eder ve çoğul yorum alanını açar. Buraya kadar ele alınan okuma önerilerinin ortak yönü, Batı felsefesinin yanılsamalarından—yani Batı metafiziğinin kapalılığından—kurtulma isteğidir. Günümüzde de geleneksel “bilinç” merkezli soruların yerini giderek “dil” sorusu almıştır. Dilin aşkın eleştirisi, bilinç eleştirisinin yerini alır gibi görünür ve metafiziği aşmak mümkünmüş gibi durur. Ancak bu noktada Heidegger’in uyarısı önemlidir: Heidegger’e göre teknoloji çağında metafizik, imkanlarının sonuna varmış ve tamamlanmıştır. Metafizik teknolojiyi hazırlamış, teknoloji de metafiziğin nihai formu olarak ortaya çıkmıştır. Bu yüzden modern teknik, metafiziğin bir uzantısı ya da somutlaşması olarak yaşamımıza hükmeder. Yani Greklerle başlayan ve tarih boyunca biçim değiştirerek gelen metafizik, bugün teknoloji biçimiyle hâlâ etkisini sürdürmektedir. Heidegger, düşünce dünyasının geldiği bu noktada şunu çok iyi görür: Metafizik, varlığı aydınlatmak için artık uygun bir başlangıç noktası değildir. Bugün birçok insanın içten içe hissettiği “anlam kaybı” da bunu gösterir. İnsan, kaybettiği çevreyi yeniden kurmak istiyorsa yeni okuma biçimlerine ihtiyaç duyar. Üstelik teknoloji çağında her şey hızla ilgiliyken, “okuma” da ister istemez hızın konusu hâline gelir. Modern kapitalizm, hız kavramını sürekli olumlar. Ulaşım ve iletişim teknolojilerinin gelişmesini, ülkeler arası ilişkilerin artmasını, ekonomik ve kültürel zenginliği bir başarı olarak sunar. Dünyayı “küresel bir köy” gibi gören bu sistem, aslında küresel ölçekte bir “aynılık” fikrine dayanır. 1983’te Theodore Levitt’in kullandığı “küreselleşme” kavramı da genel olarak insanları ve kültürleri birleştiren bir süreç olarak tanımlanmıştır. Küreselleşmenin önemli sonuçlarından biri “homojenleşme”, yani kültürlerin giderek birbirine benzemesidir. Bu görüşe göre küresel kültür, Batı ya da Amerikan etkisiyle standartlaşır. Yine de durum tamamen tek yönlü değildir: Yerel kültürler kendilerini bütünüyle koruyamaz, ama merkezden yayılan standartlaşma da onları tamamen yok edemez. Bu iki tarafın temas ettiği yerde melez, karışık bir kültür doğar. Buna rağmen iletişim ve ulaşımın hızla gelişmesi, “hızlı olmayı” bir üstünlük ölçüsü gibi gösterir. Hız kelimesi, daha iyi, daha başarılı, daha güçlü olmanın etiketi hâline gelir. Medya aracılığıyla “daha hızlı ol” baskısı, tüketim alışkanlıklarımızı da değiştirir. Günlük hayatın her alanında hız, bir norma dönüşür. Mesela bilgisayar kurarken, bir internet sitesine üye olurken “Bütün hüküm ve şartları okudum” kutusunu hiç okumadan işaretlemek, bu aceleciliğin tipik bir örneğidir. Küreselleşme, insanı daha çok çalışmaya, daha çok üretmeye, daha çok tüketmeye doğru iter. Zamanla hayatımız, ulusötesi şirketlerin standartlaştırdığı hizmet anlayışına göre şekillenir. Bu hızlı akış, yerel yaşam biçimlerini zayıflatır. Yerel kültürlerin insanlara verdiği kimlik ve birikim, yerini giderek aynılaşmış unsurlara bırakır. İnsanlar hayattan zevk alacak ayrıntıları kaçırmaya başlar. İşte bu dönüşüm fark edildiğinde, “hayatı yeniden okuma” ihtiyacı doğar. Bu noktada “Yavaş Hareketi” denen yaklaşım ortaya çıkar. Bu hareket, hızın yönettiği modern hayatı eleştirir. Yemek kültüründen ekonomiye, trafikten gazeteciliğe, modadan seyahate kadar birçok alanda daha yavaş, daha bilinçli bir yaşam biçimini savunur. Yavaşlama felsefesi, arada durup nefes almayı ve eleştirel bir gözle etrafımıza bakmayı hatırlatır. Bu hareketin başlangıcı “yavaş yemek”tir. Öne çıkan sembol de fastfood kültürüdür; özellikle McDonald’s gibi zincirler bu tartışmanın merkezinde yer alır. Hızlı ve standartlaşmış yeme alışkanlıklarının yerel tatları yok ettiği düşünülür. “McDonaldslaşma” denilen şey de, bu hızlı ve standart değişimin aile yaşamından giyime, seyahatten yeme içmeye kadar her alana yayılmasını anlatır. 1986’da Roma’da McDonald’s açılırken gazeteci Carlo Petrini öncülüğünde başlayan protesto, bu hareketin sembolik başlangıcıdır. Ardından “yavaş şehir” gibi yaklaşımlar gelir. Yavaş yemek, yavaş medya, yavaş seyahat, yavaş moda gibi başlıklarla, hayatın her alanında hızın sorgulanması hedeflenir. Öte yandan hızın etkisi özellikle eğitim alanında da belirgindir. İnternet sayesinde bilgiye hızlı erişiyoruz. Bilgi toplama teknikleri otomatikleşti. Zihin bir yandan birçok işi paralel yapabildiği için, bazen “gerçek düşünmeye” daha az zaman kalıyor. Buna rağmen “iyi okunmuş olmak”, artık hem daha geniş kaynak taraması hem de daha derin bir kavrayış gerektiriyor. Eskisinden daha çok kaynağa ulaşıyoruz; daha güçlü araçlarla araştırıyor, analiz ediyor, sentez yapıyoruz. Bu yeni okuma biçimi, çoklu görev yapmayı ve arama motorları gibi “akıllı araçların” desteğini de gerektiriyor. Eskiden kişiye göre hazırlanmış bir bilgi akışına güvenemezdik; erişim sınırlıydı. Bugün ise bilgi çok daha fazla ve bilgi gücümüz de daha büyük. Fakat bunun bir bedeli var. Elektronik metinler yaygınlaştıkça öğrencilerin çok sayıda dosya indirip biriktirdiğini görüyoruz. Çoğu zaman sıralama yapmadan, elemeden, ayrım yapmadan yüzlerce sayfa depolanıyor. Sven Birkerts, The Gutenberg Elegies adlı kitabında bunun “derin okumayı” tehdit ettiğini söyler. Ona göre derin okuma, matbaadan önceki dönemdeki gibi az sayıda kitabın tekrar tekrar okunmasına kadar uzanır. Örneğin İncil gibi metinler, anlaşılmak için sürekli geri dönülerek okunurdu. Dil ne kadar şiirsel ve mecazi ise, o metne yeniden dönmek o kadar hem zorlayıcı hem de tatmin ediciydi. Matbaa sonrası ise kitap sayısı arttı; çok metin okumaya dayanan “yatay okuma” yaygınlaştı. Bu birikimin, doğru kurulursa, derin düşünmeyi besleyebileceğini söyler. Ancak kitle iletişim araçları ve dijital metinlerle birlikte bu denge bozulmuştur. Birkerts’e göre verilerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Bilgi akışını yöneten teknolojiler yüzünden, artık daha büyük ve kesin olmayan kavramlarla (gerçek, anlam, ruh, kader gibi) düşünmeye daha az vakit ayırıyoruz. Oysa hakikat arayışının merkezinde, araştıran, sorgulayan, tefekküre dayalı “derin okuma” vardır. Şeylerin birbirine bağlılığını anlamak, “dikey bilinç” dediği derin düşünme biçimiyle mümkündür. Bunun en yüksek hâli, eskiden “bilgelik” denilen şeydir: insan doğasını ve yaşam süreçlerini daha doğru kavramak. Bu nedenle eğitimde önemli bir sorun şudur: Yatay okuma (çok metin tarama) ile dikey okuma (derinlemesine düşünme) arasında sağlıklı denge kurulamıyor. Oysa bu dengeyi korumak; hakikat ve anlam arayışını sürdürmek çağımızda çok önemlidir. Gerçek bir eğitim istiyorsak öğrencileri sadece bilgiye boğmak yetmez; onları derin düşünmeye, sorgulamaya, içgörüye götürecek becerilerle donatmak gerekir. Buraya kadar sözünü ettiğimiz okuma örneklerinin, her çağın kendine özgü sorunlarını aşmak için insanlar açısından birer çıkış yolu sunduğunu söylemek mümkündür. Peki “hangi okuma daha önemli?” diye sorabiliriz. Ama aslında böyle bir seçim yapmak zorunda değiliz. Eagleton’un dediği gibi dünyayı anlatan tek bir “üst ses” yoktur. Tek bir büyük anlatı yok; çok sayıda küçük anlatı ve her birinin kendine göre bir parça hakikati vardır. Gerçekliğin en basit yönü bile farklı şekillerde anlatılabilir. Taraflar aynı olaya farklı bakış açılarından yorum getirebilir. Biz de yeni yorumlarla bu anlatılara katkı sunabiliriz. Üstelik bu yorumların hepsi birbirleriyle uyumlu olmak zorunda değildir. Eagleton’a göre her şey anlatıya dökülebilir ama hiçbir şey mutlaka anlatıya dökülmek zorunda değildir. Anlatılar bizi tek bir seçime zorlamaz. Bu yüzden okuyucunun temel görevi, kurguyu gerçeklikle karıştırmamaktır. Yine de sonunda şunu söylemek mümkündür: Çağımız, insanın çevresindeki pek çok şeyi kaybettiği bir dönemdir. Neoliberal dünyanın güç ilişkileri içinde insan hakları ihlalleri, iklim krizi ve çevre sorunları, savaşlar, ambargolar, yükselen ırkçılık gibi olgular, bu kayıpların resmidir. Büyük resmi görmeyen ya da görmek istemeyen insanın, kaybettiklerini yeniden yerine koyabilmesi için önce kendini tanıması gerekir. Kendi anlam dünyasını yeniden kurmasının yolu da, kendisini yeni bir okumanın konusu hâline getirmesidir. Bu, artık evrensel bir zorunluluk gibi karşımızda durmaktadır. Sonuç Felsefi okuma, metni pasif biçimde tüketmek değil, düşünceyi yeniden üretme eylemidir. Bir metni okumak, yalnızca satırları takip etmek anlamına gelmez; o metnin dayandığı kavramları, varsayımları ve örtük öncülleri sorgulamak anlamına gelir. Felsefi okuma, metni kendi bağlamından koparmadan ama onu aşmaya cesaret ederek yapılır. Okuyucu burada edilgen değildir; aksine metnin düşünsel hareketini yeniden kuran aktif bir özne gibidir. Bu süreçte soru sormak, kavramları çözümlemek ve metnin kendi iç gerilimlerini ortaya çıkarmak esastır. Dolayısıyla felsefi okuma, anlamı hazır bulmaz; onu üretir, sınar ve yeniden yapılandırır. Felsefi metinler çoğu zaman doğrudan cevap vermez; aksine okuyucuyu düşünmeye zorlar. Bu nedenle felsefi okuma sabır ve disiplin gerektirir. Metnin dili, kavramsal yoğunluğu ve göndermeleri ilk bakışta kapalı görünebilir. Ancak bu kapalılık, dışlayıcı değil; düşünceyi geliştiren bir yapıdır. Okuyucu, metnin kavramsal haritasını çıkardıkça, onun iç tutarlılığını ve sınırlarını görmeye başlar. Felsefi okuma aynı zamanda eleştirel bir mesafe gerektirir. Metne teslim olmak değil, onunla düşünsel bir diyalog kurmak esastır. Böylece okuma, zihinsel bir mücadele ve aynı zamanda bir inşa sürecine dönüşür. Ancak aynı zamanda bir metni anlamanın en iyi yolu da ona “bir süreliğine” teslim olmaktır. Zira bir düşünceyi anlayabilmenin en iyi yollarından biri de “empati”dir. Empati ise kendini onun yerine koymak, onun gibi düşünmek anlamı taşır. Bu yüzden felsefi okuma gerektiğinde eleştirel ve gerektiğinde metne teslim olmaktır. Bunun sınırı ve dozajına okuyucu karar verecektir. Bu tür okuma biçimi, düşünce tarihindeki büyük kırılmaları da anlamamıza yardımcı olur. Çünkü her filozof, kendinden önceki düşünceyi yeniden yorumlayarak ilerler. Ancak yeniden yorumlamak için “eleştiri” ve “empati” şarttır. Metni yalnızca anlamak değil, onun hangi probleme cevap verdiğini görmek gerekir. Metnin yazıldığı tarihsel koşullar, kavramsal arka plan ve polemikler dikkate alınmadan yapılan okuma yüzeysel kalır. Bu nedenle felsefi okuma, tarihsel bilinçle birlikte yürür. Okuyucu, metni hem kendi zamanı içinde hem de günümüz perspektifiyle değerlendirir. Böylece metin yaşayan bir düşünce alanına dönüşür. Edebi okuma, felsefi okumadan farklı olarak kesinlik arayışından ziyade anlamın çoğulluğunu kabul eder. Bir edebi metin, tek bir yoruma indirgenemez. Metindeki imgeler, metaforlar ve anlatı yapısı farklı okuma biçimlerine açıktır. Bu nedenle edebi okuma, anlamı sabitlemek yerine çoğaltır. Okuyucu metinle karşılaştığında kendi deneyimlerini, duygularını ve kültürel birikimini de sürece dahil eder. Böylece metin her okunuşta yeniden doğar. Edebi okuma, metni çözmekten çok onunla birlikte düşünmek ve hissetmek anlamına gelir. Modern edebiyat kuramları, okumanın tek bir yöntemle sınırlandırılamayacağını göstermiştir. Yakın okuma, yavaş okuma ya da eleştirel okuma gibi yaklaşımlar, metnin farklı boyutlarını ortaya çıkarır. Yakın okuma metnin dilsel ayrıntılarına odaklanırken, yavaş okuma anlamın sindirilmesini sağlar. Eleştirel okuma ise metnin ideolojik arka planını görünür kılar. Bu yöntemler, metni tek boyutlu bir nesne olmaktan çıkarır. Edebi okuma böylece hem estetik hem de düşünsel bir deneyime dönüşür. Okuyucu, metin aracılığıyla dünyayı ve kendini yeniden anlamlandırır. Edebiyat, insan deneyiminin karmaşıklığını ifade etme gücüne sahiptir. Felsefe kavramlarla ilerlerken, edebiyat imgeler ve hikâyelerle düşünür. Bu nedenle edebi okuma, soyut düşüncenin ötesinde varoluşsal bir temas sağlar. Okuyucu bir karakterin yaşadığı çelişkileri deneyimlerken kendi hayatına dair yeni perspektifler kazanır. Edebi metinler, hakikati doğrudan söylemez; onu sezdirir. Bu sezdirme gücü, okumanın dönüştürücü etkisini artırır. Dolayısıyla edebi okuma, yalnızca estetik haz değil; aynı zamanda etik ve varoluşsal bir sorgulama alanıdır. Modern dönemde okuma biçimleri hızın ve yüzeyselliğin etkisi altındadır. Metinler çoğu zaman parçalanarak tüketilir. Dijital kültür, dikkat süresini kısaltmış ve derin okumayı zorlaştırmıştır. Bu durum hem felsefi hem de edebi metinlerin anlaşılmasını güçleştirir. Çünkü her iki okuma biçimi de sabır ve yoğunlaşma gerektirir. Hızlı tüketim kültürü, metni bir bilgi nesnesine indirger. Oysa gerçek okuma, metinle zaman geçirmek ve onun düşünsel dokusuna nüfuz etmektir. Bu nedenle modern çağda okuma bir direnç pratiği haline gelmiştir. Hakikat meselesi de okuma biçimleriyle yakından ilişkilidir. Felsefi metinlerde hakikat kavramsal tutarlılıkla aranırken, edebi metinlerde hakikat deneyimsel bir yoğunluk olarak ortaya çıkar. Yorum ise bu iki alanı birbirine bağlayan temel etkinliktir. Yorum yapmadan metni anlamak mümkün değildir. Ancak yorum keyfi bir özgürlük değildir; metnin iç yapısına sadık kalmayı gerektirir. Bu denge, okumanın etik boyutunu oluşturur. Okuyucu hem özgür hem de sorumludur. Metne ihanet etmeden onu yeniden kurmak, gerçek okumanın özüdür. Sonuç olarak felsefi ve edebi okuma, insanın kendini ve dünyayı anlama çabasının iki farklı yüzüdür. Biri kavramsal açıklık ararken, diğeri anlamın çoğulluğunu kucaklar. Ancak her ikisi de derinlik, dikkat ve eleştirel bilinç gerektirir. Okuma yalnızca bilgi edinme süreci değildir; düşünsel ve varoluşsal bir dönüşümdür. Metinle kurulan ilişki, insanın kendi sınırlarını genişletmesini sağlar. Bu nedenle okuma, modern çağın en önemli entelektüel eylemlerinden biridir. Kendini anlayabilmenin yolu, metinle kurulan bu bilinçli ilişkiden geçer.

SORGULA VE KEŞFET

© 2035 tüm hakları saklıdır.

ninfelsefe logo png
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X
bottom of page