Umberto Eco - Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik
- Yusuf Sincar

- 2 Mar
- 7 dakikada okunur
Öz
Bu çalışmamızda, Umberto Eco’nun ‘ORTA ÇAĞ ESTETİĞİNDE SANAT VE GÜZELLİK’ eseri temele alınarak, orta çağın sanat ve güzellik anlayışının, Umberto Eco’nun paradigmasına nasıl yansıdığını inceleyeceğiz. Bu eseri, “...VI. Yüzyıl ile XV. Yüzyıl arasında orta çağ Latin uygarlığının geliştirdiği estetik kuramlar tarihinin bir özeti...”[1] olarak tanımlayan Umberto Eco, kitabın bir özet olması itibariyle, Orta Çağ ve estetik hakkında giriş seviyesinde bilgiye sahip olan, yani uzman olmayan insanlara seslenmeyi amaçlamıştır.2
Giriş
En genel anlamda birer felsefe geleneği olarak, İslam felsefesi, Hristiyan felsefesi, Yahudi felsefesi ve Bizans felsefesi olarak dört ayrı zeminde incelenen orta çağ, modern insanın zihnine ‘karanlık bir dünya’ olarak resmedilmiştir. Bu tablonun nedeninin, modern çağın aydınlanmacı yapısı ve orta çağın dogmatik düşünce yapısı arasındaki karşıtlık olduğu ileri sürülür. Söz konusu farkların belki de en belirgin olanı, iki dönemin varlık sahası içerisinde ‘insanı’ nereye konumlandırdıkları ile ilgilidir. Çünkü aydınlanmayla birlikte bireyi ön plana çıkaran ve insan merkezli düşünen hümanistik bir anlayışın aksine, Orta Çağ, toplumu ön plana çıkaran tanrı merkezli geleneksel bir düşünce yapısına sahipti. Yani Modern Çağ’ın “otonomik” düşünce yapısının aksine, Orta çağ “teonomik”[2] bir düşünce yapısını benimsiyordu. “Ama Orta Çağlılar da (bunu hala bilmeyenlere söylüyoruz) dehanın doruklarına çıkabilen, dahice düşünebilen insanlardı.”[3] Bu yüzden, bir çağı tamamen ‘karanlık’ olarak tanımlamak veya etiketlemek hatalı olacaktır. Bizler, sadece belirli bir ekole veya düşünce yapısına böyle bir tanım yakıştırabiliriz, ancak bu düşünce yapısı belirli bir çağa özgü değildir, dolayısıyla her çağda ‘karanlık’ ya da ‘aydınlık’ düşünce kalıpları mevcuttur.
Modern insan, Orta Çağ’ın sanat ve estetik anlayışı için de söz konusu olumsuz tavrını sürdürerek, sanatın dışlandığını ve estetiğin şeytanlaştırıldığını vaaz eder. Ancak bir Orta Çağ uzmanı olan Umberto Eco, bu etiketlemenin de hatalı olduğunu, “Orta Çağ’ın duyumsal güzelliğin ahlaksal yadsınması çağı olduğu düşüncesi, dönemin metinlerinin yüzeysel olarak bilinmesinin yanı sıra, orta çağ zihniyetine ilişkin temel bir yanlış anlamadan kaynaklanır.”[4] ifadeleriyle inceleyeceğimiz söz konusu eserinde ortaya koymaktadır.
Orta Çağ’da Güzelliğin Kriterleri

Her ne kadar dilsel olarak çağlar birbirinden kesin çizgilerle ayrılıyor olsa da yaşamın bizzat kendisi, bir ilişkiler ağının sonucu olması bakımından, bu çizgilerin sanıldığından daha silik olduğunu ortaya koyar. Antik çağdaki ontoloji, epistemoloji ve metafizik problemlerin birçoğunu Aristoteles merkezli olarak felsefesine dahil edip kendi düşünce yapısıyla harmanlayan orta çağlılar, “... estetik sorunlarından (da) birçoğunu klasik antik çağdan miras almış; ama, bu konuları Hristiyan görüşünün tipik insan, dünya ve tanrısallık anlayışı içine yerleştirerek onlara yeni bir anlam vermiştir.”[5] Bu şaşılacak bir durum değildir, çünkü her kültür veya her çağ, kendisine benzetmek suretiyle kendisinden önceki mirası yüklenme eğilimindedir. Öyleyse, tanrı merkezli bir düşünce yapısına sahip olan Orta Çağ, güzellik kavramını tanrıyla ilişkilendirmekteydi. Bu bağlamda Umberto Eco, “Skolastik felsefe güzellikten söz ettiğinde, güzellik ile tanrının öz niteliklerinden birini kastediyordu.”[6] demektedir. Elbette bu, orta çağlıların güzelliği mutlak soyut bir kavram olarak gördüğü anlamına gelmez. Çünkü birazdan göreceğimiz gibi orta çağda güzellik, tanrının öz niteliklerinin birer yansıması olarak görülür/duyulur şeylerde de açığa çıkmaktadır.
Güzelliğin görülür/duyulur şeylerde açığa çıktığının kabulü, zorunlu olarak orta çağlıların güzelliği olumladığı anlamına gelmez. Bu bağlamda bazı tarikatlar kiliselerde kullanılan figürleri güzel veya aşırı gösterişli oldukları gerekçesiyle yasaklamıştır. Örneğin, “Bir
Cistercium fermanı, ipek, altın, gümüş, vitray, heykel, resim ve halıların gereğinden çok kullanımını kesin olarak yasaklar.”[7] Umberto Eco, Cistercium ve benzeri tarikatların bu tutumlarının, güzelliğin reddinin değil, ancak olumsuzlanmasının bir ifadesi olduğunu söyler. Öyleyse, “...bütün bu lanetlemelerde (yasaklamalarda) Süslerin güzelliği ya da hoşa gidiciiliği asla yadsınamaz; tam tersine, kutsal mekânın gerekleriyle bağdaşmayan karşı konulmaz çekicilikleri yüzünden savaşılır bu süslerle.”[8]
Orta Çağ insanı, çoğunlukla dış güzelliği, iç güzelliğin bir belirtisi olması suretiyle ahlaki alanına dahil edip onu olumlama eğilimine sahipti. Bu yüzden, iç güzellik ile dış güzellik arasında bir neden-sonuç ilişkisi kurulduğu için, güzellik reddi imkânsız bir kavrama dönüşmüştü. Umberto Eco eserinde orta çağa ait şu alıntıya yer verir: “"Görüyorsun, insanın yanaklarında öylesine hoş bir güzellik vardır ki, dış görünüş onlara bakanların ruhlarına canlılık verip, ruhlarını iç güzelliğiyle besleyebilir; zaten dış görünüş de iç güzelliğinin bir göstergesidir."[9] Burada iç güzellik ile dış güzellik arasında sağlanan denge/uyum, daha sonra orta çağın güzellik anlayışını karakterize eden oran estetiğine bağlanacaktır.
Yaygın kanıların aksine, orta çağ insanı kadın güzelliği üzerinde fazlasıyla durmuş; kadının fiziki çekiciliğini ince ayrıntılarına kadar oran estetiği zemininde işlemiştir. Bu bağlamda, “... Matthieu de Vendome'un Ars versificatoria’da, güzel bir kadının güzel bir betimlemesinin nasıl yapılacağını belirleyen kurallar getirmesi hiç de şaşırtıcı değildir.”[10] Bir kısım dini tarikatların estetiğe karşı takındıkları olumsuz tavrının nedeni belki de kadın bedeni üzerinden yapılan betimleme ile ahlaki olana zarar verilmesi suretiyle halkın din dışı olana eğilim göstermesi korkusudur. Belki de iyi ile güzel arasında bir özdeşlik kuran bir kısım tarikatlar, iyi’nin etiğin konusu olması ve güzeli iyiye arz etme suretiyle bir estetik anlayış geliştirilmesi sebebiyle, güzele, dinin (iyinin) sınırlarını çiğneyen bir kavram olması koşuluyla karşı çıkmışlardı. ”Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, güzellik bir değer idiyse; bu değerin iyilikle, hakikatle, varoluşun ve tanrının tüm öteki öznitelikleriyle örtüşmesi gerekiyordu. Orta çağlı "lanetli" bir güzelliği veya XVII. yüzyılda olduğu gibi şeytanın güzelliğini düşünemezdi, düşünemiyordu da.”[11] Öyleyse orta çağ düşünürlerine göre tanrı güzellik demekti. Öyle ki, Robert Grosseteste,
Dionysios yorumunda tanrıyı Pulchritudo (güzellik) adıyla anarak, şunun altını çizer: "Eğer her şeyin ortak noktası iyi ile güzele doğru yönelmekse, o zaman iyi ile güzel aynı şeydir."[12] Görüldüğü gibi iyilik ile özdeşleştirilen güzellik aynı zamanda hem iyi hem güzel olması bakımından tanrının öz nitelikleri olarak ifade ediliyor.

Öte yandan antik yunandan miras kalan tümeller problemi ve tümelleri sahiplenen orta çağ düşünürleri, bu düşünce dizgesini estetik alana aktararak bir evren (tümel) güzelliği anlayışına ulaşmışlardı. Umberto Eco bu bağlamda, “Orta çağlılar sürekli olarak tüm varoluşun güzelliğinden söz ederler. Orta çağ kuramcılarının yazılarında beliren evren imgesi ışık ve iyimserlikle yüklüdür. Yaratılışta, altıncı günün sonunda tanrının yaptığı her şeyin iyi olduğunu gördüğü öğretilir.”[13] ifadelerini kullanır. Evrenin güzelliği bir bütün olarak tanrının kusursuz yaratımıdır çünkü tanrı evreni bir düzen için birbiriyle uyumlu parçalar halinde yarattığı için doğada muhteşem bir ahenk vardır. "Kavrana bilirliğin imgesi, duyulur tanrıdır, bu bir ve tek yaratılmış en çok, en iyi, en güzel ve kusursuz semadır."[14] Bu bağlamda Cicero da De natura deorum (Tanrıların Doğası) eserinde benzer ifadelere yer verir: ”Tüm şeyler arasında hiçbir şey dünyadan daha iyi ve daha güzel değildir."[15] Peki bir şeyin güzelliği hangi kriterlere bağlıdır? Umberto Eco bu soruya: ”tür, sayı ve düzen”17 cevabını verecektir. Buradan ise oran estetiğine ulaşılacaktır.
Oran Estetiği
Oran estetiğinin başlangıcı antik çağın sonları ve orta çağın başlarına denk düşmektedir. Müzik kuramlarıyla birlikte varlık kazanan oran estetiği, müzik ritimlerinin doğası gereği sayısal olması bakımından nicel bir estetik anlayışını ifade etmekteydi. Bu yönüyle, “Müzik kuramı içinde oran, yavaş yavaş teknik bir kavram veya her durumda oluşturucu bir ölçüt niteliği kazanır.”[16] Bu ölçütler nicel olması itibariyle nitel olan güzelliği açıklamakta yetersiz kalmaktaydı.
“Ama bu estetik anlayıştaki en eski ve en yerleşik kavram, kökü Sokrates öncesi filozoflara uzanan oransal uyumluluk, oran ve sayı kavramıydı. Pythagoras, Platon ve Aristoteles aracılığıyla, bu temel olarak niceliksel güzellik kavrayışı Yunan düşüncesinde sık sık ortaya çıkmıştır.”[17] Söz konusu ölçü ve uyumluluk en çok insan bedeni özelinde tartışılmıştır. Platon,
Devlet‘inde devleti, insana benzetmesinden hareketle, orta çağ düşünürleri de estetik anlayışlarını, güzelliği insan bedeninin oransal uyumluluğuna benzeterek aktarmışlardır. Bu bağlamda Hippolu Aziz Agustinus güzelliği şöyle tanımlar: “Bedenin güzelliği nedir? Belirli bir renk hoşluğunun yanı sıra, uzuvların uyumu" ... Bu tanım Cicero'nun çok benzer bir tanımının yinelemesiydi: "Bedende uzuvlardaki belirli bir simetri ile belirli bir renk hoşluğuna güzellik denir."[18] Benzer bir yaklaşımı Galenos’ta da görürüz. Galenos Kanon'un kavramlarını özetlerken şöyle der: "Polykleitos'un Kanon'unda yazıldığı gibi, güzellik öğelerde değil, kısımların uyumlu oranındadır; bir parmağın ötekine, tüm parmakların elin kalanına... Her parçanın diğerine olan uyumlu oranı"21 Oran estetiğinin temeli matematiksel olana dayandığı için Pythagoras orta çağ için büyük öneme sahiptir. Onunla ilgili şöyle bir anlatıya yer verilir:
“Pythagoras bir gün bir demircinin örse vurduğu çekiçlerinin farklı sesler çıkardığını gözler ve bu yolla elde edilen gam sesleri arasındaki ilişkilerin çekiçlerin ağırlığıyla orantılı olduğunu fark eder. Öyleyse, sayı ses evrenin kendi fiziksel mantığı içinde tutar ve onu kendi sanatsal düzeni içinde düzenler.”[19]
Orta çağlı kimi yazarlar tarafından Pythagoras müziğin ilk mucidi olarak tanınacaktır. Gerçekten de müzik ve estetik arasında sayısal bir ilişki varsa –ki var– o halde hiç bilmesek bile Pythagoras'ı müziğin babası ilan edebilirdik. Çünkü notaların birbiriyle uyumu aynı zamanda sayıların birbiriyle uyumu demektir. Öte yandan, orta çağ oran estetiğine ait çoğu düşüncenin temelini Platon’un Timaios[20] adlı eserinde bulabiliriz.
SONUÇ
Orta Çağ’ın güzellik anlayışı en temelde tanrı merkezli bir oran estetiğine dayanır. Söz konusu estetiğin dinsel sınırları aşma tehlikesi göz önünde bulundurulduğunda bir kısım tarikatlar özelde kiliselerde ve genelde her Hristiyan'ın evinde, işyerinde ya da sokaklarda aşırı gösterişli süslemelerin ve kadın bedeninin betimlenmesinin yasaklanmasını istemişlerdir. Ancak buna rağmen güzelliğin kendinde bir kavram olarak güzel olduğunu reddetmemişlerdir. Daha sonradan müzik ile estetik arasında kurulan ilişki neticesinde bir oran estetiği var olmuş, böylelikle estetik artık bir tümeller problemi olarak ele alınıp, tanrının eksiksiz ve kusursuz
yaratması bakımından bir evren güzelliğiyle kendini kabul ettirmiştir. Buna göre evrenin her parçası bir armoni gibi birbiriyle uyumludur; tıpkı insan bedeni gibi. Nasıl ki insan bedenindeki uzuvlar -örneğin kafatası gövdeden büyük ya da gözler şaşı olduğunda çirkin deriz- birbiriyle orantısız olması bakımından insanın bütününe güzel ya da çirkin diyoruz; keza bu paradigma, var olan tüm şeyler için kullanılabilir bir estetik oran güzelliğinin kriteridir. Umberto Eco, orta çağın güzellik anlayışını bu bakımdan, tamimiyle bir oran ya da ölçü estetiği olarak ele almıştır. Bunun dışında bir de ışık estetiğinden söz etmiştir. Söz konusu ışık estetiğini, mimari, resim, şiir ve orta çağ minyatüründe görmek mümkündür. Örneğin, “Aquinolu Tomasso'nun "parlak renkli şeylere güzel denir...”[21] sözü bunu ifade eder.
Kaynakça
ECO, Umberto, Orta Çağ Estetiğinde Sanat Ve Güzellik, (çev. Kemal Atakay), İstanbul: Can yayınları, 2022.
[1] Umberto Eco, Ortaçağ Estetiğinde Sanat Ve Güzellik, (çev. Kemal Atakay), İstanbul: Can yayınları, 2022, s.13 2 Eco, a.g.e., s.14
[2] Tanrı merkezli düşünmek.
[3] Eco, a.g.e., s.20
[4] Eco, a.g.e., s. 23
[5] Eco, a.g.e., s. 21
[6] Eco, a.g.e., s. 22
[7] Eco, a.g.e., s. 24
[8] Eco, a.g.e., s. 24
[9] Hoyland’lı Gilbert, Sermones in Canticum Salomonis 25, PL 184, sütun 125. (Aktara: Eco, a.g.e., s. 31)
[10] Eco, a.g.e., s. 33
[11] Eco, a.g.e., s. 36
[12] Eco, a.g.e., s. 52
[13] Eco, a.g.e., s. 43
[14] Eco, a.g.e., s. 44
[15] Eco, a.g.e., s. 44 17 Eco, a.g.e., s. 46
[16] Eco, a.g.e., s. 74
[17] Eco, a.g.e., s. 61
[18] Eco, a.g.e., s. 61 21 Eco, a.g.e., s. 62
[19] Eco, a.g.e., s. 65
[20] bkz. Platon, Timaios, say yayınları. Çev. Furkan Akderin. 2022.
[21] Eco, a.g.e., s. 84
Umberto Eco - Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik






Yorumlar