Sapma ve Suç - Sosyoloji Ne Diyor
- Yusuf Sincar

- 2 Mar
- 3 dakikada okunur
Giriş
Sapma ve suç olgularını değerlendirmeye başlamadan önce, bu iki kavramın insan zihninde çağrıştırdığı anlamların açıklığa kavuşturulması gerekir. Çünkü gündelik dilde çoğu zaman birbirinin yerine kullanılan bu kavramlar, sosyolojik açıdan aynı şeyi ifade etmez. Nitekim Anthony Giddens bu durumu açıkça ortaya koyar:
“Sapkınlık ile suç, pek çok durumda örtüşse de, aynı şeyler değildir. Sapkınlık kavramı, yalnızca bir yasayı çiğneyen uyumsuz davranışa göndermede bulunan suç kavramından çok daha geniştir.”

Sapkınlık, bir toplumun geleneklerine, göreneklerine, ahlaki normlarına ve yerleşik değerlerine aykırı olan davranışları ifade ederken; suç, doğrudan yazılı yasaların ihlalini konu edinir. Bu nedenle her suç sapkınlık olmayabileceği gibi, her sapkınlık da suç kapsamına girmez. Ensest ilişki, birçok toplumda açık bir sapkınlık olarak görülmesine rağmen her zaman suç sayılmayabilir; buna karşılık hırsızlık hem suç hem de sapkınlık olarak değerlendirilir. Üstelik bu kavramların sınırları toplumdan topluma ve kültürden kültüre değişkenlik gösterir. Bu durum, sapma ve suçun mutlak değil; toplumsal olarak inşa edilen kavramlar olduğunu açıkça göstermektedir.
Sapma ve suç yalnızca insana özgü olgulardır. Doğada bir aslanın bir ceylanı avlamasında, bir kedinin bir fareyi yakalamasında ya da bir sırtlan sürüsünün başka bir yırtıcının avını çalmasında suç aranmaz. Aynı şekilde hayvanlar arasındaki nadir ensest ya da eşcinsel davranışlar da sapkınlık olarak değerlendirilmez. Çünkü hayvanların eylemleri ahlaki normlar, toplumsal kurallar ve bilinçli tercihler üzerinden şekillenmez. Burada belirleyici olan irade ve sorumluluktur. Suç ve sapma, ancak bilinçli ve iradeli bir failin, diğer insanlarla kurduğu toplumsal ilişkiler içinde anlam kazanır.
Bu nedenle “insan neden suç işler?” sorusu, bireysel değil; zorunlu olarak sosyolojik bir sorudur. Çünkü suç, ancak toplumsal yaşam içinde, başka bilinç ve iradelerin varlığıyla ortaya çıkar. Suç, insanın yalnızca ne yaptığıyla değil; başkalarıyla birlikte yaşarken neyi ihlal ettiğiyle ilgilidir.
Etkileşimci Kuram’da Suçun Nedeni
Tarih boyunca suçun nedeni üzerine pek çok açıklama geliştirilmiştir. Dinsel yaklaşımlar, suçu şeytan, nefis ya da günah kavramları üzerinden açıklamış; kutsal metinler insanın kötülüğe eğilimli yönlerine dikkat çekmiştir. Buna karşılık biyolojik ve psikolojik yaklaşımlar, suçu bireyin doğasına, bedenine ya da kişilik yapısına indirgemeye çalışmıştır. Özellikle 19. yüzyılda Cesare Lombroso, suçluluğu evrimsel bir kalıntı olarak görmüş ve biyolojik belirlenimci bir açıklama geliştirmiştir. Bu tür yaklaşımlar, suçu toplumdan koparıp bireyin üzerine yıkarak açıklamaya çalıştıkları için pozitivist olarak nitelendirilirler.
Etkileşimci kuram ise bu bireyci açıklamalara karşı çıkar. Bu kuramın merkezinde “yaftalama” (labeling) yaklaşımı yer alır. Etkileşimci sosyologlara göre suç, bireyin yaptığı eylemden çok; toplumun o eylemi nasıl tanımladığıyla ilgilidir. Suçlu ya da sapkın, doğuştan var olan bir kategori değildir; toplumsal etkileşim içinde üretilir.
Bu yaklaşımın önemli isimlerinden Edwin Lemert, sapkınlığı iki aşamada ele alır. Birincil sapkınlık, bireyin işlediği suçun toplum tarafından görmezden gelinmesi ya da geçici bir hata olarak değerlendirilmesi durumudur. Bu aşamada suç, bireyin kimliğine yansımaz. Örneğin dürüstlüğüyle bilinen bir kişinin bir kez hırsızlık yapması affedildiğinde, bu eylem onun kimliğinin parçası hâline gelmez ve tekrar etme olasılığı düşer.

İkincil sapkınlık ise bireyin işlediği suç nedeniyle toplum tarafından sürekli olarak yaftalanması durumudur. Bu aşamada suç, bireyin kimliğine yapışır. Kişi artık “hırsız”, “suçlu” ya da “sapkın” olarak tanımlanır ve zamanla bu etiketi içselleştirir. Özellikle yoksullar, evsizler ve etnik ayrımcılığa maruz kalan gruplar için bu süreç çok daha yıkıcıdır. Fakir bir çocuğun hırsızlığı, zengin bir çocuğun hırsızlığıyla aynı biçimde değerlendirilmez. Zengin çocuk çoğu zaman birincil sapkınlık kapsamında ele alınırken, fakir çocuk ikincil sapkınlık sürecine itilerek suçu bir kimlik haline getirmeye zorlanır.
Çatışma Kuramı: Suç, İktidar ve Eşitsizlik
Çatışmacı kuram, sapma ve suçu bireysel hatalar ya da etkileşimsel etiketleme süreçleriyle sınırlı görmez. Bu yaklaşım, suçun doğrudan doğruya toplumsal eşitsizlikler ve iktidar ilişkileri tarafından üretildiğini savunur. Neo-Marksist yeni kriminoloji ve sol gerçekçilik bu çerçevede ortaya çıkmıştır.
1970’lerden itibaren Marksist düşünceden etkilenen neo-Marksist kriminologlar, sapkınlığın bilinçli ve politik bir tercih olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu yaklaşıma göre suç, biyolojik ya da psikolojik bir bozukluk değil; kapitalist düzenin yarattığı adaletsizliklere verilen bir tepkidir. Yasalar, tarafsız ve evrensel kurallar değildir; çoğu zaman egemen sınıfların çıkarlarını koruyan düzenlemelerdir. Bu nedenle “suçlu” olarak damgalanan kişiler, aslında kapitalist düzene uyum sağlamayan ya da bu düzene direnç gösteren bireylerdir.
Bu bağlamda şu ünlü söz yol gösterici olabilir: “Suçu toplum hazırlar, suçlu işler.” Burada suçun kaynağı birey değil; toplumsal yapıdır. İşsizlik, yoksulluk, eğitim ve sağlık alanındaki eşitsizlikler devlet tarafından yeterince giderilmezken, medya bu sorunları görünmez kıldığında suç kaçınılmaz hale gelir. Bu anlayışa göre suç, adaletsiz düzenin doğal bir çığlığıdır.
Çatışmacı kuramın bir uzantısı olan sol gerçekçilik ise suç olgusunu soyut teorilerden koparıp somut toplumsal koşullarla ilişkilendirmeye çalışır. Bu yaklaşım, suçun ve mağduriyetin özellikle kenar mahallelerde yoğunlaştığını iddia eder. Sol gerçekçiler için suç, yalnızca teorik bir tartışma konusu değil; acil politik ve pratik çözümler gerektiren bir toplumsal sorundur. Bu yönüyle sol gerçekçilik, kriminolojiyi akademik soyutluktan çıkarıp toplumsal müdahale alanına taşır.
Sapma ve Suç - Sosyoloji Ne Diyor






Yorumlar