top of page

Antichrist Filmi Üzerine

Antichrist Filmi Üzerine

Antichrist’i izledikten sonra zihnimde en çok yer eden şey filmin korku unsurları değil, kadın ile doğa arasında kurduğu ilişki oldu. Bence Lars von Trier’in asıl meselesi de burada yatıyor. Film yüzeyde bir yas ve delilik hikayesi gibi görünse de aslında çok daha eski bir tartışmayı yeniden gündeme getirme niyetinde: İnsan doğası nedir? Doğa dediğimiz şey özünde iyi midir, kötü mü?

Film boyunca kadın karakterin doğayla özdeşleştiğini görüyoruz. Erkek ise sürekli aklı, düzeni ve kontrolü temsil ediyor. Psikolog olan koca her şeyi açıklamaya, anlamlandırmaya ve tedavi etmeye çalışıyor. Kadın ise giderek aklın sınırlarından uzaklaşıyor ve doğanın karanlık tarafıyla bütünleşmeye başlıyor.  


Antichrist
Antichrist

Antik Yunan’dan beri kadın çoğu zaman beden, içgüdü, doğurganlık ve doğa ile ilişkilendirilirken; erkek akıl, kültür, hukuk ve düzen ile ilişkilendirilmiştir. Filmdeki cadı göndermeleri de bu tarihsel arka planın bir parçasıdır. Kadın karakterin araştırdığı metinler, yüzyıllar boyunca kadınların neden şeytanla, günahla ve kaosla ilişkilendirildiğini gösteriyor gibi. Fakat ilginç olan nokta şu: Kadın başlangıçta bu tarihsel suçlamaların mağduru olan kadınları savunmak için araştırırken, zamanla bu suçlamaları içselleştirmeye başlıyor.

Bence filmin en trajik tarafı da bu. Kadın aslında kadınlarla değil, kendisiyle savaşmaktadır. Çocuğunun ölümünden sonra yaşadığı suçluluk duygusu onu kendi varlığından nefret edecek noktaya sürüklemiştir. Bu yüzden tarih boyunca kadınlara yöneltilmiş suçlamaları sorgulamak yerine onları doğrulamaya başlıyor. “Ben kötü bir anneyim” düşüncesi zamanla “kadınlık kötülüğün kaynağıdır” düşüncesine dönüşüyor. Böylece bireysel bir travma metafizik bir sonuca dönüşüyor.

Bu açıdan bakıldığında filmin en kışkırtıcı iddiası şu olmalı: Hristiyan geleneğinde doğa nasıl şeytanileştirildiyse, kadın da aynı süreç içerisinde şeytanileştirilmiştir. Doğa Şeytan’ın mabedi, kadın ise Şeytan’ın bedeni olarak düşünülmüştür. Kadın cinselliği ilk günahtan itibaren tehlikenin, ayartmanın ve düşüşün sembolüne dönüştürülmüştür. Filmdeki cadı göndermelerinin tam olarak bu tarihsel mirasa işaret ettiğini de söyleyebiliriz.

Ancak şu soruyu sormak lazım: Eğer doğa gerçekten şeytaniyse insan da şeytani değil midir? Çünkü insan da doğanın bir parçası değil midir?¿

Filmin merkezindeki “Nature is Satan’s Church” sözüne gelelim... Kadın artık doğada güzellik, düzen ve uyum görmez. Sadece çürüme, ölüm, acı ve şiddet görür. Orman onun için yaşamın kaynağı değil, kötülüğün kaynağıdır. Bu nedenle doğa ile kadın özdeşleştiğinde, kadın da kendi gözünde şeytanileşmeye başlar.

Tam bu noktada Nietzsche’yi hatırlamak gerekir. Nietzsche’ye göre Hristiyanlık, doğayı ve içgüdüleri şeytanlaştırmıştır. Ona göre “doğal olan” zamanla “günahkar olan” anlamına gelmeye başlamıştır. Antichrist’in en ilginç taraflarından biri de budur. Bir yanda Hristiyanlığın doğayı şeytanlaştıran mirası, diğer yanda Nietzsche’nin doğayı yeniden olumlama çabası vardır. Trier ise bu ikisinin arasında duruyor gibi. Ne doğayı bütünüyle kutsuyor ne de bütünüyle mahkum ediyor. Aksine doğanın içinde hem yaşamı hem ölümü, hem yaratımı hem yıkımı göstermeye çalışıyor gibi..

Bu nedenle filmde erkek ile kadın arasındaki mücadele aslında akıl ile doğa arasındaki mücadeledir. Erkek doğayı kontrol etmeye çalışır; kadın ise giderek doğanın kendisine dönüşür. Fakat film sonunda ne akıl galip gelir ne de doğa. Geriye yalnızca acı, suçluluk ve kaos kalır.

Tilkinin söylediği “Chaos reigns” sözü bu yüzden filmin özeti gibidir. Trier sanki bize şunu soruyor: Eğer evrenin merkezinde bir düzen yoksa, eğer doğa gerçekten kayıtsız ve acımasızsa, insan anlamı nerede bulacaktır? Antichrist’in rahatsız edici gücü de tam olarak bu soruda aranmalıdır.

Nietzsche’nin Hristiyanlık eleştirisi yalnızca ahlakla sınırlı değildir. O, Hristiyanlığın insanın doğal dürtülerine, bedene ve yaşama karşı duyduğu düşmanlığın aynı zamanda büyük kültürlerin yok edilmesine de yol açtığını düşünür. Bu nedenle Antichrist’i izlerken aklıma Nietzsche’nin İslam dünyası hakkında (Deccal’in 59 ve 60. Bölümleri) söyledikleri de geldi.. Nietzsche, Hristiyanlığın Avrupa’yı yalnızca Antik Yunan ve Roma’nın mirasından değil, aynı zamanda İslam medeniyetinin birikiminden de mahrum bıraktığını söyler. Özellikle Endülüs’teki Mağribi kültürüne büyük bir hayranlık duyar. Ona göre bu kültür; zarafeti, bilgiyi, estetiği ve yaşamı olumlayan karakteriyle Hristiyan Avrupa’nın çok ilerisindeydi.

Nietzsche’nin gözünde Haçlı Seferleri, çoğu zaman anlatıldığı gibi bir medeniyet mücadelesi değil, daha üstün bir kültüre karşı yürütülmüş bir yıkım hareketidir. Hatta Deccal’de İslam’ın Hristiyanlığı hor görmekte bin kere haklı olduğunu söyler. Çünkü ona göre Hristiyanlık, hayatı ve dünyayı olumlayan kültürlere karşı sürekli bir savaş açmıştır. Bu nedenle Nietzsche’nin Doğa’yı savunusu ile İslam medeniyetine duyduğu hayranlık arasında ortak bir nokta vardır: Yaşamı olumlamak. Ona göre İslam yaşamı ve doğayı olumlayan (İslam’da insan günahsız ve temiz doğar; Hristiyanlıkta ise günahkar doğulur; dahası, Hristiyanlıkta bekarlık kuralı, manastır yaşamı ve benzeri yasaklar mevcutken İslam’da aksine evlilik teşvik edilmiştir) bir din iken; Hristiyanlık yaşama ve doğaya düşman bir dindir.  

Bu açıdan bakıldığında Antichrist’teki temel gerilim yalnızca Tanrı ile Doğa arasındaki gerilim değildir. Aynı zamanda yaşamı olumlayan güçlerle yaşamı bastıran güçler arasındaki gerilimdir. Nietzsche’nin gözünde Hristiyanlık, doğayı günah ilan ederek insanı kendi içgüdülerine yabancılaştırmıştır. Trier’in filmi ise sanki bu yabancılaşmanın en uç sonucuna dikkat çekmiştir. Doğadan kopan insan sonunda kendi doğasından da korkmaya başlar. Kadın karakterin yaşadığı trajedi biraz da budur. O artık yalnızca doğadan değil, kendi bedeninden, kendi cinselliğinden ve kendi varlığından da dehşet duymaktadır.

 

Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

ninfelsefe logo kırmızı
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X

© 2035 tüm hakları saklıdır.

www.ninfelsefe.com

Sosyal medya hesapları

bottom of page