top of page

Hegel ve Hristiyan Teolojisi


Giriş

Her şeyden önce söylenmelidir ki Hegel'in amacı, Hristiyan teolojisini düzeltmeye çalışmak değil, onu sağlam bir zemine oturtmaya çalışmaktır. Peki bunu nasıl yapmıştır? Denilebilir ki yeni çağda düşünce adamları ya kiliseyi ve dini tümden reddetmişler ya da sadece kiliseyi reddedip dini/tanrıyı reddetmemişlerdir. İşte Hegel'in anlayışı bu iki kutbun ortasında konumlanır.

Hegel’in bu duruşuyla birlikte yeni çağda Hristiyan teolojisine karşı üç farklı yaklaşım türü ortaya çıkmış olur: Birincisi, evrende sabit ve mutlak bir öz olduğunu ve bu özün de aşkın olduğunu ileri süren görüştür. İkincisi, aşkını kabul etmeyerek her şeyi maddeye indirgeyen materyalist görüştür. Üçüncüsü ise aşkın olanın zaman içinde kendini dünyaya içkin kılarak kendini dünyada gösterdiğini savunan görüştür. Hegel işte bu üçüncü görüşün temsilcisidir.

Hegel bu yönüyle aşkınlığı ortadan kaldırmıştır denebilir. Çünkü aşkını içkin hale getirmiştir.

Öyleyse bu çalışmanın ana sorusu şu olmalıdır: Hegel, aşkını içkin kılma düşüncesini nereden edinmiştir ya da kimden öğrenmiştir? Bu noktada bakmamız gereken temel kaynak, orta çağın Hristiyan teolojisidir.


Hristiyan Teolojisi

İlkçağda akıl, keşfedilmesi bir mucize olan bir şey olarak insanın yegâne ayrıcalığı ve üstünlüğüydü. Ancak orta çağa geldiğimiz zaman ilkçağda yüceltilen akıl kilise tarafından bir günah ve kötülük olarak dışlandı ve olumsuzlandı. Buna göre insanı ancak din tanımlayabilir ve ancak din insan için bir rol biçebilir. Çünkü akıl böyle bir yetkinlikten uzaktır. Sokrates, Epiktetos ve Marcus Aurelius'ta gördüğümüz "kendini bil" ilkesi, orta çağda etkisini yitirmiştir çünkü insan Tanrının yüceliği karşısında un ufak olmuş, erimiş veya yok olmuştur. Bu yönüyle insan, tanrının sesini duyabilmek için kendini susturmak zorunda kalmıştır.

Hegel
Hegel

Kimi düşünürlere göre insan ruhu ilk günahtan önce ve ilk günahtan sonra olarak ikiye ayrılır. Günahtan önce duyular üzerinde bir yetkinliği ve hakimiyeti olan ruh, duyulara bağlı olmaksızın kimi bilgilere sahipti. Yani bilgi için duyulara muhtaç veya bağımlı değildi. Ancak günahtan sonra Tanrı bu yeteneği insanın elinden almış ve ruhu duyulara bağımlı kılmıştır.

Böylelikle insan hakiki bilgiden uzaklaşmıştır. İşte insanın bilgisizliği buradan gelmektedir. Hegel de buna benzer bir temelden hareket edecektir.


Tarihte Tin’in Görünümü 

Hegel, felsefenin temel konusunu adına "tin" dediği mutlak varlık 'tanrı' olarak görmüştür. Öyleyse felsefenin temel amacı veya başlangıç noktası bunu araştırmak, bunun bilimini yapmaktır. Tanrının ancak din 'de bilinebileceğini vaaz eden Hegel'in dinden kastettiği şey ise kilise ve kilisenin öğretisidir. Bu bağlamda ancak kilise Tanrının rolünü bize sunabilir, rasyonalite bunu yapamaz. Bu yönüyle Hegel, Kant'ı kiliseyi değil de aklı temele alması sebebiyle eleştirmiştir.  

Öyleyse Hegel'e göre rasyonel teoloji dinin özünü bozma çabasından başka bir şey değildir. Dinin olduğu gibi kalması yani bozulmaması için çağımızın kilise öğretilerine bağlı kalmak gerekir. Bu yüzden Hegel, ancak çağın dinine bağlı kalınarak dinin anlaşılabileceğinin mümkün olduğunu bizlere vaaz etmektedir.  

Hegel'e göre iki tür din vardır: Bunlardan birincisi belirlenmiş dinlerdir. Hegel, din felsefesi üzerine derslerinde, belirlenmiş dinlerden kastının; aydınlanmanın kaynağı olarak İslam'ı ima etmektedir. İkincisi ise, mükemmel dinlerdir ki bu zaten biricik olan Hristiyanlıktır. Ona göre diğer dinler ancak Hristiyanlık bağlamında anlaşılabilir.  

Hegel'e göre belirlenmiş dinler sadece babayı (tanrıyı) tanımaktadırlar. Daha sonraki aşamada ise oğul ön plana çıkarılmıştır. Hegel ise kendi döneminde ne babanın ne de oğulun, sadece adına "tin" dediği kutsal ruhun kaldığını ve bu kutsal ruhu (tini) da kilisenin temsil ettiğini vaaz etmektedir.

Tinin tarihteki yolculuğu sırasıyla öncelikle "insan"da, daha sonra "baba"da ve sonra babanın

"oğul"da açığa çıkması ile birlikte en sonunda bir kurum olarak "kilise"de sabitlenmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Burada gördüğümüz gibi tinin tarihsel olarak bir yolculuğu söz konusudur. Bu yolculuğun bir kurum olarak kilisede son bulmasının sebebi İsa'nın vaaz etmiş olduğu "tanrı devleti"nin kurulmasıdır. Böylelikle bu tarihsel süreç "devlet" ile son bulmaktadır.

Düşüş ile Yabancılaşma 

Hegel, tarih anlayışını; tamamen kilisenin "düşüş" kavramının yorumuna dayandırır.

Bu bakımdan Hegel'in yaptığı "tarih felsefesi" Hristiyan teolojisine dayanır.  

Hegel'e göre insanın düşüşü üç kötülüğün açığa çıkmasına sebep olmuştur: Bilgi, dünya ve insan. Bilgi kötüdür, çünkü Âdem bilgi ağacından yemek suretiyle cennetten kovulmuştur. Öyleyse bu dünyada da bilginin peşinden koşmak olumsuzlanır. Bu zeminden hareketle

Hegel'in kendisinden önceki tüm akılsal çabaları yermesi tutarlıdır. Bu yüzden Hegel’de kesin bilgi iddiası anlamsız bir iddiadır. Matematik bile bu kesinlikten uzaktır.

İkinci olarak, dünya kötüdür çünkü, bir ceza olarak insanın fırlatıldığı yerdir. Bu bağlamda Hegel dünyayı hatta evreni son derece kötü bir yer olarak görmektedir. Dünya insanı kendine yabancılaştırmakla birlikte, yıldızlı gökyüzü bir cüzzamın suratındaki yaralara ve yeryüzü de bir kadavraya benzemektedir. Son olarak, insan da kötüdür çünkü tanrının buyruğunu çiğnemiştir. Fırlatıldığı yerde ise kendine yabancılaşmıştır.

Hegel'deki bilinç/özbilinç kavramları da düşüş teorisine dayalı olarak ortaya koyduğu "yabancılaşma" kavramıyla yakından ilişkilidir. Bu bağlamda "bilinç" dediğimiz şey "farkında olma potansiyeli" ve "özbilinç" ise "farkında olma durumu" olarak ifade edilebilir. Bu zeminden hareketle Hegel, "ötekini" yani kendimiz dışındakini fark etmenin; öz-bilincin ilk eylemi olduğunu vaaz eder. İnsan gözünü açtığı anda ötekini fark ederek, potansiyel olandan (bilinç) aktüel olana (öz-bilinç) geçiş yapar çünkü insan gözünü açtığında zorunlu olarak ötekini fark eder. Öyleyse denilebilir ki, öz-bilinç "zamanla" meydana geldiği için, "zamansal" bir kategori olmak durumundadır.  

Hegel, bilginin meydana gelmesinin üç aşaması olduğunu vaaz eder ve bu aşamaları da tez, antitez, sentez diyalektiği ile ortaya koyar. Birincisi; (tez) bir nesnenin kendi bağlam veya şartları dolayımında bilinmesidir. İkincisi; (anti-tez) bir nesnenin diğer nesnelerle ilişkisi dolayımında bilinmesidir. Üçüncüsü ise; (sentez) kendi bağlam ve şartları dolayımında bilinen nesneye, diğer nesnelerle arasındaki farkların eklenerek sentezlenmesidir.

Bu kavramlar; Kant'ta hayvansal, insansal ve ahlaksal olarak; Fitche'de kendi, kendinde ve kendi için olarak; son olarak Freud'da id, ego ve süper-ego olarak ortaya çıkmıştı. Görünüşe göre Hegel de bu "üçleme" geleneğinin devamı olarak bu kavramları ödünç almıştır. Ancak

Hegel'in, 'benin' yerine 'tini' koyması ve bu kavramları tez, antitez, sentez dolayımında "dış koşulların belirlediği zamansal kategoriler" olarak ele alması, onu diğer filozoflardan ayırır.  

Hegel'in bu üçlemesi, konumuz bağlamında yine "kilise teolojisi" ile ilişkilidir. Bu bağlamda "kendi, kendinde, kendi için" kategorileri, Tin'in sırasıyla uğradığı baba (tez), oğul (antitez) ve kutsal ruh (sentez) olmak üzere bu üç aşamayı ifade ettiğini söyleyebiliriz.

Düşüş ile kendine yabancılaşan insan, dünyada bir "yabancı" olarak var olur. Bu yabancılık insanın önce kendini, daha sonra da ötekini tanımasıyla son bulur. Hem kendini hem ötekini tanıyan insan kendiyle ötekini sentezlemesi de tarihte tinin üçlenmesi (teslis) anlamına gelecektir. 

 

Kaynakça

Sönmez, Bülent. (2008), Kilise Teolojisi Dolayımında HEGEL FELSEFESİ, Sembol Yay. 



Hegel ve Hristiyan Teolojisi

Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

© 2035 tüm hakları saklıdır.

ninfelsefe logo png
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X
bottom of page