Din Dindarlık ve Ahlak
- Yusuf Sincar

- 25 Şub
- 9 dakikada okunur
Din Dindarlık ve Ahlak Üzerine Bir Deneme
ÖZ
Dindarlık ve ahlak arasındaki ilişkinin ne türden bir ilişki olduğu çoğu zaman yaygın söylemler üzerinden değerlendirilir. Bu değerlendirmeler, bu kavramların “anlaşılabilirlik” gücünü zayıflatmaktadır. Öyleyse, dindarlık ve ahlak kavramlarını tutarlı ve felsefi bir zemine oturtmak ihtiyacı vardır. Çalışmamızda din ve ahlak arasındaki ilişki Nietzsche ve Karl Marks’ın ahlak anlayışları zemininde incelenecektir. Bu bağlamda, Nietzsche ve Karl Marks’ın ideolojilerinin nasıl birer teolojiye dönüştüğü gösterilecektir.
Giriş
Din ve ahlak arasındaki ilişkiyi incelemeden önce iki kavramı, etimolojik kökenleri zemininde nasıl ve ne şekilde anlaşıldıklarını incelemek gerekir. İşe kavram tanımlamasıyla başlamak, üzerine konuşacağımız konuların daha iyi anlaşılmasının bir ön koşuludur. Bu bağlamda din ve ahlak kavramlarını tanımlamaya başlayabiliriz.
Din kavramının kökeni Arapça’da “yasa, itaat etmek, boyun eğmek” anlamında kullanılan “دِين” (deyn) kelimesinden türetilmiştir. Bu minvalde Cevheri, “dinin “âdet, durum; ceza, mükâfat; itaat” şeklinde başlıca üç anlamını verir ve terim olarak dinin bu son anlamdan geldiğini belirtir.”1 İngilizce’de kullanılan “religion” (din) kavramı ise Latince “religare” kökünden gelir. Bu kelime "religare" (bağlamak, birleştirmek) veya "relegere" (dikkatlice seçmek, incelemek) gibi Latince köklere dayandığı ileri sürülmüştür.
Daha genel ve yaygın anlamda ise din, inançlar, ritüeller veya törenler aracılığıyla bir topluluğun veya kişisel olarak bir bireyin tinsel yönelimini vaaz eden bir kavram olarak karşımıza çıkar.
Dinler genellikle kutsal bir üst güce, kutsal metinlere, ibadet ritüellerine ve ahlaki kurallara dayanır. Ahlak kavramı ise tam olarak din kavramı ekseninde ortaya çıktığı söylenebilir. Her ne kadar ahlakın kökeni dine dayansa da “tanrısız veya dinsiz ahlak” görüşünün mümkünlüğünü savunan düşünürler, ahlakı dinin sınırlarını aşacak şekilde, bağımsız bir alan olarak ortaya koymaya çalışmışlardır.

Daha özelde ise “ahlak” kavramı, “Yunan kökünden gelen ethique sözcüğüyle Latin kökünden gelen morale sözcüğü Osmanlıca’da ahlak ve Türkçe’de töre-bilim” olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlıca’da kullanılan “ahlak” sözcüğü Arapça kökenlidir ve Arapça'da "ḫuluq" (خلق) kelimesinden türetilmiştir. "Ḫuluq" kelimesi, "yaratılış, karakter, davranış" gibi anlamlara gelir.2 "Ahlak" kelimesi, insanın karakteri, davranışları ve toplumsal normlara uyumuyla ilgili değerleri ifade etmekle birlikte, en genel anlamda, “iyiyle kötünün ayrılabilmesi için ölçüler koyan bilim”3 olarak vaaz edilir. Bu bağlamda, bir dine inanasın veya inanmasın hatta ahlaksızlığı savunsun farketmeden herkesin bir ahlak anlayışının olduğu söylenebilir. Çünkü ahlaksızlık adına bile olsa herkesin iyi ve kötüyü birbirinden ayırdığı ölçüleri vardır. Ahlaksızlığı savunanların nezdinde “ahlak” kavramının kötü bir şey olması bile onların iyi ve kötüyü birbirinden ayırdığına delil olarak gösterilebilir. Bu tutumuyla en fazla öne çıkan ve tanınan Nietzsche’dir ve soruşturmamızın ilerleyen bölümlerinde bunu inceleyeceğiz.
Din ve Ahlak
Denilmiştir ki ilk insanlar, doğa ve evren karşısında kendi yetersizlik ve sınırsızlıklarından dolayı kendilerini aşan bir gücüm farkına vardılar ve bunu anlamlandırmaya çalışıp buna mana ismini verdiler. Tarih ilerledikçe insanoğlu manayı cisimleştirme ihtiyacı duydu ve mananın cisimleşmiş haline totem ismini taktılar. Bu bağlamda totemizm ortaya çıktı ve insanlık bazen güneşi, bazen bir bitkiyi veya bir hayvanı totem olarak kabul edip kutsallaştırdılar. Bu totemlerin kişiselleşmesini beraberinde getirdi ve böylelikle mana da kişileştirilmeye başladı. Bu bağlamda Animizm ortaya çıktı. Denilebilir ki animizim, hayvanların kişileştirilmesinin doğal bir sonucuydu. Din kavramı da totemizm ve animizim zemininden hareketle doğada bir “mana düzenliliğinin” fark edilmesiyle belirginleşti.

Bu bağlamda görülmektedir ki insanlık tarihi boyunca din mevzusu insanların daima ana gündem maddelerinden biri olmuştur. En temelde dine karşı yaklaşımların üç ana kategoriye ayrıldığını söylemek mümkündür: Kimi toplumlar dini tümden kabul etmiş, kimileri tümden reddetmiştir ve kimileri de din konusuna tamamen ilgisiz/yargısız kalmıştır. Ancak bu kategorizasyonun hatalı olduğunu söylemek gerekir. Bu kategorizasyonun hem niteliği hem niceliği hatalıdır. Nicelik açısından hatalıdır çünkü üç ana kategori değil, tek kategori vardır. Bu tek kategori ise zorunlu olarak iman etmektir. Öte yandan, nitelik açısından da hatalıdır çünkü toplumlar; inananlar, inanmayanlar ve yargısızlar olarak değil hak dine inanalar ve diğer dinlere inanalar olarak ayrılmaktadır. Öyleyse din karşıtı insanların varlığı nasıl açıklanabilir diye sorulabilir. “Din karşıtı kimi insanların dinin özünden ziyade dinin ifade ediliş biçimine karşı çıkıyor olması ise kuvvetle muhtemeldir.”4 Öyleyse tüm insanlar bir dine inanmakta ve her insan doğal olarak kendi dinini hak, diğer dinleri batıl olarak görmektedir.
Bu zeminden hareketle, her insan kendi dinine uygun yaşayanları (dindarları) ahlaklı, diğer dinlere uygun yaşayanları ise ahlaksız olarak görme eğiliminde olmuştur. Çünkü hak din, “tümel ahlaki” bir kategoridir ve tümelin (hak din) altında sıralanan tikeller de (dindarlar) zorunlu olarak ahlaklı olmak durumundadırlar. Bunu tümdengelimsel bir önerme olarak şöyle ifade edebiliriz:
Öncül: Din ahlaktır.
Öncül: Dindar dindendir.
Öncül: Ahlaklı ahlaktandır.
Sonuç: O halde dindar ahlaklıdır. Dindarlık ve ahlak arasında zorunlu bir ilişkinin olduğunu vaaz etme eğiliminde olan kişilerin iddialarındaki temel mantık işte budur. Peki bu akıl yürütmenin eksiklikleri var mıdır, ya da din ve dindarlık arasında ne türden bir ilişki vardır? Şimdi bunu inceleyeceğiz.
Din ve Ahlak İlişkisi
Din ve ahlak veya dindarlık ve ahlaklılık arasındaki zorunlu ilişki sadece “teori” düzeyindedir. Bu yüzden dindarın din ile ilişkisinin onu zorunlu olarak “pratikte ahlaklı” yapacağı düşüncesi hatalıdır. Çünkü teori ile pratik arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Söz gelimi, bir mimar veya mühendis, bir binanın tüm ayrıntılarını geometri, matematik ve fizik benzeri bilimleri kullanarak bir bina şeması veya kılavuzu oluşturması, salt kâğıt üzerinde kaldığı sürece binanın pratikte tek bir tuğlasının bile yerinin değiştirilmesine yetmeyecektir. Tasarım ya da teori, bir şeyin sadece pratikte “uygulanabilir” olduğunu vaaz eder, yoksa zorunlu olarak “uygulanacak” olmasını değil.
Bu zeminden hareketle, denilebilir ki “ahlaklı ateist” olabilir fakat “ahlaki ateizm” olamaz çünkü ateizm, evrensel bir ahlakın zeminini bulamaz. Bu yüzden tanrısız veya dinsiz ahlak, rölativist bir ahlak anlayışından öteye geçemez. Öte yandan “ahlaksız dindar” da olabilir çünkü yukarıda da ifade edildiği gibi teori ile pratik arasında tek türden bir ilişki yoktur. Bundan dolayı, bazı insanlar teoride ateist, pratikte dindarken; bazı dindarlar da teoride dindar, pratikte ateist olabilirler. Ahlaklı ateist olabilmesinin sebebi, ateistlerin ahlaki davranışlarının temelinde dinin ve kültürün izlerinin olmasıdır. Fakat ateizmde bu söz konusu değildir, çünkü; ateizm kutsalı reddeder. Kutsalı reddeden ahlakı da reddeder çünkü; ahlakın zeminini bulamaz. Bir örnek vermek gerekirse: 'cömertlik neden iyi bir şeydir?' veya 'hırsızlık neden kötü bir şeydir?' bu gibi sorulara ateizm 'in bir temel oluşturarak cevap vermesi çok güçtür. Çünkü ödül, ceza ve ahiret gibi kutsal kavramları reddettiğimizde; hırsızlık, bize yarar sağladığından dolayı iyi bir şey ve cömertlik, bize zarar verdiğinden dolayı kötü bir şey olarak yorumlanabilir.
Ateizm adına ahlakı savunanlar da vardır fakat bu bir çelişkidir. Çünkü; ateizm adına ahlakı savunmak kutsalı reddetmek değil, Tanrı'nın yerine insanı ve vicdanı koymaktır. Yani; tanrıyı merkeze alan bir dindarlığın yerine bunun daha alt bir versiyonu olan; insanı ve vicdanı merkeze alan bir dindarlığı koymaktadır. Bu ise insanı alçaltmak anlamına gelir. Çünkü şuur ve vicdan maddi değil, manevi tözlerdir. Ahlak anlamında tanrı yerine insana veya vicdana müracaat etmek dinin daha aşağı bir versiyonudur. Bu müracaat hem bir kutsala başvurulması hem de bu kutsal ekseninde hayatı tümden açıklamaya yeltenmesi bakımından ideolojiden teolojiye geçişin bir örneğidir. Birazdan gösterileceği gibi, ideoloji zannedilen birçok öğreti esasında birer teolojidir.
Nietzsche ve ahlaksızlık
Dindarlık ve ahlak kavramlarını bir zemine oturttuğumuzu varsaydıktan sonra karşımıza oldukça yıkıcı bir filozof olan Nietzsche çıkacaktır. Evet gerçekten de Nietzsche oldukça yıkıcı bir filozoftur. O bu tavrını birçok felsefe disiplinindeki genel kabulleri yıkmak için devam ettirir. Şüphesiz bunlardan biri de geleneksel ahlak anlayışını tümden reddederek etiğe karşı yaptığı başkaldırıdır.

Nietzsche’ye göre ahlak, bir zayıflık veya “zayıf olanların bir ürünü” dür. Nietzsche'nin bu vaazı şüphesiz var olan bir sorunun sonucudur. Çünkü Onun yaşadığı toplum çoğunlukla Hristiyan dindarların yaşadığı bir toplumdu. Nietzsche ise, bu tür insanları geleneğin kölesi olarak gördüğü için; bu tür insanların ahlakına da 'köle ahlakı' demekteydi. Köleler ise, zayıf kimselerdir, iradeleri yoktur ve boyun eğmeye mahkumdurlar. Söz konusu dindarların çoğunun ahlak adına ahlaksızlık yapmaları Nietzsche'yi söz konusu ''ahlak zayıf olanların ürünüdür'' görüşünü ortaya atmasına neden olmuştur. Bu konuda, Freud ve bazı sosyologlar da Nietzsche'nin bu görüşüne benzer yaklaşımları benimsemişlerdir. Buna göre, insanda herhangi bir şeyi yüceltme ihtiyacı vardır. Söz konusu düşünürlere göre bu ihtiyaç insanlarda bir eksikliğe işaret eder. Fakat insan zaten, ontolojik olarak eksik bir varlıktır. Doğanın bir parçasıdır ve insan zihni de her zaman doğayı geriden takip eder. Yani ontolojik olarak eksik olan insanın bu davranışı, doğasına uygun bir davranıştır. Yine Nietzsche: ''Vicdan, büyükbabamızın ensesinde topladığı saç örgüsüdür.'' demektedir. Yani ona göre vicdan ve ahlak, geleneğin bir sonucudur ve saçmadır. Fakat bu noktada Kant vicdan için: “pratik aklın bir kategorisi” diyerek vicdanı yalnızca geleneğin bir sonucu olmaktan çıkarmış ve ona daha rasyonel bir yapı ve değer kazandırmıştır. Pratik akıl ise Kant’a göre, ahlaktır. Yani, Nietzsche'de ahlak bir zayıflıkken, Kantta bu bir üstünlük olarak değerlendirilmiştir.
Nietzsche'nin ahlakın zayıf olanların ürünü olduğu yolundaki görüşü, en nihayetinde bir ahlak arayışı olduğundan dolayı kendisiyle çelişmektedir ve bu anlayış, toplumsallığı reddedip yerine bireyselciliği koymaktır. Fakat gerçek ahlak, insanın kendisini bile aşmasıdır. Gerçek ahlak; sorumluluk ahlakıdır, sorumluluk ahlakı ise ne topyekûn bireyselcidir ne de toplumsalcı... ancak, yeri geldiğinde bireysel, yeri geldiğinde ise toplumsalcıdır. Varlığın özünde tözsel hareket olan sorumluluk vardır. Nietzsche'nin başkaldırısı ve isyanı aslında mutlak olarak ahlaka karşı bir başkaldırı değil, geleneksel ahlaka karşı bir isyandır. Konuyu daha anlaşılır kılması bakımından Hobbes ile Berry arasında geçen şu “hayali” diyaloğa bakalım:
Hobbes: İnsan, insanın kurdudur
Berry: O halde beni neden uyarıyorsun. Aynı bu örnekteki gibi Nietzsche, ahlakı zayıf olanların bir ürünü ve ahlaksızlığın kendisi olarak düşünüyorsa; O'nun peşinden gittiği şey nedir, ahlakın kendisi değil mi? O halde, Nietzsche'nin, ''ahlak zayıf olanların ürünüdür'' yolundaki görüşü bir çelişkiyi ifade eder. Çünkü, ahlak adına ahlaksızlığı savunmak da aslında bir ahlak arayışıdır.
Aynı zamanda Nietzsche’nin vadettiği ahlak, geçmiş ve geleceğe yönelik metafizik belirlenimlerde bulunması açısından bir kutsala işaret eder ki buna “din” diyebiliriz. İnsanlara bir kurtuluş veya hakikatin öğretilmesini vadettiği için de Nietzsche, kendi dinin peygamberidir yorumu yapılabilir. O halde, Nietzsche hem kendi dinini hak, diğer dinleri batıl olarak gördüğü için yukarıda yaptığımız ikili kategorizasyon desteklenmiş olacak hem de bir kutsala müracaat etmesi bakımından -bir ideolojinin değil- bir teolojinin savunucusu olacaktır.
Marksizm ve Din
En basit tabirle Karl Marks’ın ortaya koyduğu fikirlere Marksizm denir. Marksizm’in bir din olduğu iddiasını anlamak için, Marks’ın felsefesinin temel kavramlarını bilmek gerekir. Bu bağlamda her şeyden önce “emek” ve “artık değer” kavramlarından söz edilmelidir. Marks’a göre, bir patron üretilen bir malı 100 liraya satar ve bu 100 liranın 60 lirasını işçilere verir 40 lirasını kendine alırsa; bu 40 liraya “artık değer” denir ve en basit tabirle işçilerin 40 lirası çalınmış ve emekleri sömürülmüş demektir.

Marks’ın bu fikrinin altyapısı Aristoteles’in “mübadelede denklik” görüşüne dayanır. Her ne kadar Aristoteles bu fikri ekonomik bir kaygı ile değil tamamen ahlaki bir kaygı ile öne sürse de Marks bu fikri ekonomik zeminde ele almıştır. Söz gelimi Aristoteles’e göre, X metası ile Y metası arasında bir değiş-tokuş var ise bu takası sağlayan şey iki şeyin birbiriyle “denk” olmasıdır. Marks, işte bu fikirden hareketle, iki şey arasında eşitliği veya denkliği sağlayan şeyin ne olduğunu soruşturur. Ona göre mübadelede denkliği sağlayan şey veya metaya değerini veren şey “emek” tir. Öyleyse, artık değer yoluyla metaların değerinin düşürülmesi, emeğin sömürülmesidir. Örneğin, 100 liralık bir malın sadece 60 lirası ona emek veren kişilere pay ediliyorsa, mübadelede denklik ilkesince denkliği sağlayan şey emek olduğu için, kaybolan 40 lira sömürülmüş bir emektir. Esas konumuzun daha fazla dışına çıkmamak adına bu anlayışın iktisadi yönüyle daha fazla ilgilenmeyeceğiz. Şimdi, konumuz bağlamında işin nasıl din ve dindarlık konusuna evrildiğine bakalım.
Bu bağlamda Marks’ı Hegel’den bağımsız düşünmek hatalı olacaktır. Hegel, her şeyden önce bir “gnostik”5 olarak anılmalıdır. Bunun nedeni şudur: Hegel, her varlıkta belli oranda bir tinin (geist) olduğunu vaaz eder. Tarih ilerledikçe kendilerinde belirli miktarda tin bulunan varlıklar diyalektik bir şekilde birbiriyle ilişkiye girer ve her ilişki sonucunda varlıklardaki tin miktarı artar. Buna tez, antitez, sentez denir. Bu diyalektik ve tin artışı mükemmele doğru olan yolculuktur. Çünkü en nihayetinde varlıklardaki tin kemale erecektir. Bu anlayış, en basit tabirle bir cennet hayalidir. Hayatın sırrını çözdüğüne ve hayatın nasıl mükemmelleşeceğine dair bu inanç geleceği gördüğünü ve buradan nasıl kurtulacağını bildiğini iddia etmesi bakımından bir iman ve itikat meselesidir. Dolayısıyla bir “din” tasavvuru, bir din vaadidir.
Bu hayali aynı şekilde Marks devralarak o da insanlara bir cennet vadedecektir. Hegel’in diyalektik idealizmini “diyalektik materyalizm” olarak tekrar ele alan Marks, -idealizmi materyalizmle değiştirerek baş aşağı duran Hegel’i ayaklarının üstüne oturttuğunu iddia eden Marks- toplumların öncelikle avcı-toplayıcı, daha sonra köle toplumu, feodalizm, kapitalizm ve en sonunda mutlak bir şekilde en mükemmel olana ulaştığımız sosyalist ve komünist toplum olarak sınıflandırır. Görüldüğü gibi Marks da Hegel gibi tarih ilerledikçe diyalektik bir zorunlulukla mükemmele doğru gidildiğini vaaz etmektedir. Ancak fark şudur ki Marksizm’in yöntemi diyalektik materyalizm olduğu için kendi yöntemlerine bir “bilimsellik” atfetmektedirler. Çünkü materyal olan zorunlu olarak bilimsel olmak zorundadır. Öyleyse Marksizm’in iddiası şu olacaktır: Bizim vadettiğimiz mükemmel sosyalist toplum, kesin bir biçimde bilimsel olarak gerçekleşecektir. Buna bilimsel materyalizm de denmektedir.
Marks ve Hegel’in bu cennet vaadi zorunlu olarak din olgusuna işaret eder. Bu bağlamda bu hayale iman edenlere de dindar denilebilir. Kimileri bu iddiamızı bir suçlama olarak ele alıp eleştirebilir ve bunun bir dine değil sadece bir ideolojiye işaret ettiğini söyleyebilir. Bizler de bunun bir ideoloji değil de bir din olduğunu, teoloji ile ideoloji arasındaki farkı ortaya koyarak karşı çıkabiliriz. Söz gelimi, bir ideoloji belirli bir disiplin temelinde kendi konusuna ait bir şeyleri açıklama iddiasında olan sistematik bir fikir yığınıdır. Örneğin, sanat felsefesi felsefe dallarından sadece bir tanesidir ve tüm felsefe dallarından beslenebilir. Ancak yalnızca sanat felsefesi ile uğraşıp sanat felsefesi üzerinden diğer felsefe disiplinleri hakkında hüküm vermek hatalıdır. Bu, sanat felsefesinin diğer felsefe disiplinlerinden bir şey alamayacağı anlamına gelmez, sadece veremeyeceği anlamına gelir. Zaten örneğin sanat felsefesi siyaset felsefesi hakkında hüküm vermeye kalksa, artık sanat felsefesi değil siyaset felsefesi yapmış olacaktır. Siyaset felsefesi de kendi alanı olmadığı için bu hatalı olacaktır. Öyleyse ancak teoloji kendi dışındaki her disiplin ve her alan hakkında hüküm verebilir. Çünkü teolojinin dışında esasen hiçbir şey yoktur. Her şey teolojiye dahildir. Bu bağlamda hayatın bütünü hakkında sistematik bir biçimde bir açıklama sunan her ideoloji, artık ideoloji değil, teoloji olmak durumundadır. Karl Marks’ın neden bir din ortaya koyduğunun cevabı işte buradadır. Çünkü hayatın bütününü açıklamaya çalışarak teoloji yapmaktadır. Bu bağlamda Marks’ın fikirlerini ifade eden Marksizm de bir din olacak ve Marksistler de bu dinin dindarları olacaktır.
Kaynakça
Bülent Sönmez. Dindarlık Algısının Açmazları. Journal of Islamic Research 2017;28(3):279-89.
Friedrich Nietzsche. Ecce Homo, Remzi Kitabevi. (Çev. Nazar Tüysüzoğlu)
Friedrich Nietzsche. Güç İstenci, Say yayınları. (Çev. Nilüfer Epçeli)
Karl Marx. Kapital 1, Eriş yayınları. (Çev. Alattin Bilgi)
Mustafa Çağrıcı, “AHLAK” İslam Ansiklopedisi. Erişim: 26.04.2024
Günay Tümer, “GENEL OLARAK DİN” İslam Ansiklopedisi. Erişim: 26.04.2024.
Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü. Remzi Kitabevi, Ocak 1977.



Yorumlar