top of page

Fenomenolojik Yöntem Nedir

4 Haz
5 dakikada okunur

Fenomenolojik Yöntem Nedir ?

 



E. Husserl
E. Husserl

Fenomenoloji, çağdaş felsefenin en özgün yöntemlerinden biridir. Her ne kadar kökleri Edmund Husserl’e uzansa da, etkileri felsefeden sosyolojiye, psikolojiden siyaset bilimine kadar pek çok alanda hissedilmiştir. Husserl bu yöntemi, modern bilimin giderek insan tecrübesinden uzaklaştığını düşündüğü bir dönemde geliştirmiştir. Ona göre modern bilimler doğayı açıklamada büyük başarılar elde etmiş olsa da insanın yaşantısını, anlam dünyasını ve bilinç deneyimini ihmal etmiştir. Fenomenoloji tam da bu eksikliği giderecektir.

En genel anlamıyla fenomenolojinin amacı, şeylerin özlerine ulaşmak ve onları bilinçte göründükleri şekliyle kavramaktır.

Husserl’in hareket noktası oldukça basittir: Her bilinç bir şeyin bilincidir. Bilinç hiçbir zaman boş değildir; daima bir nesneye, bir düşünceye, bir hatıraya ya da bir anlam ufkuna yönelmiştir. Bu nedenle bilinci anlamanın yolu, onu dışarıdan gözlemlenen fiziksel bir nesne gibi incelemek değil, bilincin kendi deneyimini araştırmaktır. Husserl’in fenomenolojiye kazandırdığı en önemli kavramlardan biri olan “yönelimsellik” tam da bunu ifade eder. Bilinç, yöneldiği şeylerle birlikte vardır; nesnesinden bağımsız düşünülemez.

Fenomenolojik yöntemin merkezinde “epokhe” ya da paranteze alma işlemi bulunur. Husserl’e göre gündelik yaşam içerisinde dünya hakkında sayısız varsayımla hareket ederiz. Nesnelerin gerçekten var olduğunu, dünyanın belirli bir biçimde işlediğini ve geçmişten devraldığımız bilgilerin doğru olduğunu çoğu zaman sorgulamayız. Fenomenoloji ise bu kabulleri geçici olarak askıya almayı önerir. Buradaki amaç dünyanın varlığını inkar etmek değil, onun hakkında verilmiş bütün hazır hükümleri bir kenara bırakarak fenomenlere yeniden dönmektir. Böylece şeyler, teorilerin veya önyargıların süzgecinden geçirilmeden, doğrudan deneyimde göründükleri şekliyle incelenebilir.

Bu nedenle fenomenoloji, insan deneyimine diğer yöntemlerden farklı yaklaşır. Pozitivist yöntem dış dünyayı gözlemleyerek genel yasalar elde etmeye çalışırken, fenomenoloji yaşanan deneyimin kendisini araştırır. Husserl’in amacı nesnelerin fiziksel yapısını açıklamak değil, onların bilinçte nasıl anlam kazandığını ortaya koymaktır. Bu yüzden fenomenoloji deneysel bilimlerin rakibi değil, onların varsayımlarını sorgulayan daha temel bir araştırma tarzıdır.

Husserl’in eleştirileri özellikle natüralizm ve psikolojizme yöneliktir. Natüralist yaklaşımlar insan bilincini yalnızca fiziksel süreçlerle açıklamaya çalışırken, davranışçılık gibi bazı akımlar da bilinci gözlemlenebilir davranışlara indirgemiştir. Husserl ise bilincin yalnızca dışsal süreçlerle açıklanamayacağını savunur. Çünkü bilinç, anlam kuran ve dünyayı yorumlayan etkin bir yapıya sahiptir. Bir nesneye yönelmek, onu algılamak, hatırlamak ya da tasarlamak yalnızca fiziksel olaylar dizisi değildir; aynı zamanda anlamla ilgili bir deneyimdir.

Bu bakımdan fenomenoloji, insanı yalnızca biyolojik ya da fiziksel bir varlık olarak ele alan yaklaşımlara karşı önemli bir itirazdır. Husserl’e göre bilimlerin sağlam bir temele kavuşabilmesi için önce insan deneyiminin ve bilincin yapısının açıklığa kavuşturulması gerekir. Çünkü bütün bilgilerimiz, bütün bilimlerimiz ve bütün teorilerimiz nihayetinde bilincin dünyayla kurduğu ilişki üzerine yükselmektedir. Fenomenolojinin temel iddiası da tam olarak budur: Şeylere geri dönmek ve onları bilince göründükleri şekliyle kavratmaya çalışmak.

Fenomenoloji ve Bilimcilik Eleştirisi

Fenomenolojik yöntem ile modern bilimcilik anlayışı arasındaki temel ayrım, gerçekliğin ne olduğu ve nasıl incelenmesi gerektiği konusudur. Pozitivist gelenek, bilimsel bilginin yalnızca gözlemlenebilir ve deneysel olarak doğrulanabilir olgular üzerine kurulabileceğini savunmaktadır. Bu nedenle fiziksel dünyaya indirgenemeyen birçok alan ya bilim dışı kabul edilmiş ya da doğa bilimlerinin yöntemleriyle açıklanmaya çalışılmıştır. Husserl ise bu yaklaşımın insan deneyiminin zenginliğini göz ardı ettiğini düşünür. Ona göre yalnızca fiziksel nesneler değil, bilince konu olan her şey fenomenolojik araştırmanın konusu olabilir. Bu nedenle tarih, matematik, psikoloji, sosyoloji ve felsefe gibi alanlar da kendilerine özgü fenomenlere sahip oldukları için bilimsel araştırmanın meşru alanlarıdır.

Fenomenolojinin hareket noktası nesnelerin fiziksel varlığı değil, onların bilinçte nasıl göründüğüdür. Örneğin elimizdeki bir kalemi ele alalım. Gündelik yaşamda kalem hakkında sahip olduğumuz bütün bilgileri, alışkanlıkları ve önyargıları geçici olarak paranteze aldığımızda geriye kalemin bilince görünüş biçimi kalır. Fenomenoloji tam da bu görünüşü araştırır. Benzer durum matematiksel nesneler için de geçerlidir. Üçgeni ya da sayıyı dış dünyadaki somut örneklerinden bağımsız olarak düşündüğümüzde, onların tek tek örneklerini değil, ideal anlamlarını kavramaya çalışırız. Husserl’in ilgisini çeken şey de bu ideal ve değişmez anlam katmanlarıdır.

Bu nedenle fenomenoloji, açıklamadan çok betimlemeye dayanan bir yöntemdir. Doğa bilimleri genellikle bir olgunun neden meydana geldiğini açıklamaya çalışırken, fenomenoloji öncelikle onun nasıl deneyimlendiğini betimlemek ister. Husserl’e göre sağlam bir açıklama ancak doğru bir betimlemeden sonra mümkün olabilir. Bu yüzden fenomenolojik araştırma, fenomenlerin öz yapısını ortaya çıkarmaya yönelir.

Husserl’in eleştirilerinin önemli bir kısmı psikolojizm ve doğalcılık anlayışına yöneliktir. Özellikle 19. yüzyılın sonlarında yaygınlaşan psikolojizm, mantık ve bilginin temellerini insan zihninin psikolojik işleyişine indirgemeye çalışıyordu. Benzer şekilde doğalcı yaklaşımlar da insan bilincini bütünüyle fiziksel süreçlerin sonucu olarak açıklama eğilimindeydi. Husserl’e göre bu tür indirgemeler, insan deneyiminin anlam boyutunu gözden kaçırmaktadır. Örneğin korku, nefret, umut ya da şaşkınlık gibi deneyimler yalnızca biyolojik veya nörolojik süreçlerden ibaret değildir. Bunlar aynı zamanda kişinin dünyayla kurduğu anlam ilişkisinin parçalarıdır.

Bu bakımdan fenomenoloji, insan deneyimini yalnızca dışarıdan gözlemlenebilen süreçlere indirgemeyi reddeder. İnsan bilinci, nesnelere yönelen, anlam kuran ve dünyayı yorumlayan etkin bir yapı olarak ele alınmalıdır. Husserl’in bilimcilik eleştirisinin merkezinde de bu düşünce yer alır. Ona göre modern bilimler büyük başarılar elde etmiş olsalar da, insan deneyiminin özünü ve anlam boyutunu ihmal ettikleri ölçüde eksik kalmaktadırlar. Fenomenolojinin amacı ise tam olarak bu ihmal edilen alanı görünür kılmak ve bilimin temellerini yeniden insan deneyimi üzerine kurmaktır.

Fenomenolojinin Farklı Disiplinlere Etkisi

Husserl, fenomenolojik yöntemi geliştirirken öncelikle bilincin yapısını ve insan deneyiminin temel koşullarını araştırmayı amaçlamıştı. Ancak zamanla fenomenoloji yalnızca bir bilinç felsefesi olarak kalmamış, sosyal bilimlerden psikolojiye, antropolojiden dil çalışmalarına kadar birçok alanda etkili olmuştur. Bunun en önemli nedeni, fenomenolojinin belirli bir konu alanından çok bir yöntem önermesidir. Bu yöntem, insan deneyimini hazır teorilerle açıklamak yerine doğrudan deneyimin kendisine yönelmeyi esas alır.

Fenomenolojinin etkileri özellikle psikolojide açık biçimde görülür. Gestalt psikologları, insan deneyiminin yalnızca parçalara ayrılarak anlaşılamayacağını savunmuşlardır. Onlara göre algı, tek tek unsurların toplamından daha fazlasıdır. Bu yaklaşım, fenomenolojinin deneyimi olduğu gibi kavrama çabasıyla önemli ölçüde örtüşmektedir. Benzer şekilde fenomenoloji, psikolojik yaşantıların yalnızca dışsal nedenlerle açıklanamayacağını, onların öznel anlam boyutlarının da dikkate alınması gerektiğini göstermiştir.

Sosyoloji alanında ise Alfred Schütz, Husserl’in fenomenolojisini toplumsal dünyaya uygulayan en önemli isimlerden biridir. Schütz’e göre toplumsal gerçeklik, bireylerden bağımsız ve dışsal bir yapı değildir. İnsanlar gündelik yaşam içerisinde birbirlerine anlam yükleyerek toplumsal dünyayı sürekli olarak yeniden üretirler. Bu nedenle birey ile toplum arasındaki ilişki tek yönlü değil, karşılıklıdır. Toplum bireyi etkilerken birey de toplumu biçimlendirir. Schütz’ün fenomenolojik sosyolojisi, toplumsal düzenin insanların gündelik deneyimlerinden ve anlam dünyalarından nasıl ortaya çıktığını göstermeye çalışır.

Fenomenolojinin etkileri antropoloji ve kültür çalışmalarında da görülür. Özellikle Max Scheler, fenomenolojik yöntemi insanın doğasını ve kültürel varoluşunu anlamak amacıyla kullanmıştır. Scheler’e göre insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir; aynı zamanda değerler üreten ve anlam kuran bir varlıktır. Bu nedenle insanı yalnızca doğal süreçlere indirgemek mümkün değildir. Fenomenoloji, insanın dünyayla kurduğu anlam ilişkisini merkeze alarak indirgemeci yaklaşımlara karşı önemli bir alternatif sunmuştur.

Felsefe tarihinde fenomenolojinin en büyük etkilerinden biri ise Martin Heidegger üzerinde görülür. Husserl’in öğrencisi olan Heidegger, fenomenolojik yöntemi benimsemekle birlikte ona farklı bir yön vermiştir. Husserl fenomenolojiyi bilinçten hareketle kurarken, Heidegger insan varlığını merkeze alan ontolojik bir araştırmaya yönelmiştir. Bu nedenle Heidegger’in fenomenolojisi, bir bilinç felsefesinden çok bir varlık araştırmasıdır.

Husserl için yönelimsellik, bilincin her zaman bir nesneye yönelmesi anlamına gelirken, Heidegger bu düşünceyi insanın dünyadaki varoluşunu açıklamak için kullanır. Ona göre insan, dünyadan bağımsız bir bilinç değil, her zaman dünyanın içinde bulunan bir varlıktır. Bu nedenle insanı anlamanın yolu soyut bilinç analizlerinden değil, gündelik yaşamın somut deneyimlerinden geçer. Heidegger’in varoluşçu fenomenolojisi, insanın dünyada bulunma biçimlerini, kaygılarını, seçimlerini ve ölüm karşısındaki durumunu analiz etmektedir. Bu yönüyle fenomenoloji, yalnızca bir yöntem olmanın ötesine geçmiş ve 20. yüzyıl felsefesinin en etkili akımlarından biri olan varoluşçuluğun oluşumunda önemli bir rol oynamıştır.

Kaynakça

Akarsu, B. (1987). Çağdaş felsefe: Kant’tan günümüze felsefe akımları. İnkılap Kitabevi.

Aydoğdu, H. (2018). Fenomenoloji ve bilimler. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 22(3), 1287-1322.

Daş, C. (2017). Gestalt terapi: Bütünleşmek ve büyümek. Altınordu Yayınları.

Heidegger, M. (2021). Varlık ve zaman (K. H. Ökten, Çev.; 4. bs.). Alfa Yayınları. (Orijinal eser 1927’de yayımlanmıştır)

Husserl, E. (2011). Kesin bilim olarak felsefe (A. Kaygı, Çev.). Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları. (Orijinal eser 1911’de yayımlanmıştır)

Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

ninfelsefe logo
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X

© 2035 tüm hakları saklıdır.

www.ninfelsefe.com

Sosyal medya hesapları

bottom of page