Yeni Kantçılık ve Marburg Okulu
Yeni Kantçılık ve Marburg Okulu
19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan Yeni Kantçılık, Kant felsefesini çağın bilimsel ve kültürel sorunları doğrultusunda yeniden yorumlamayı amaçlayan önemli bir düşünce hareketidir. Sistematik açıdan iki temel kola ayrılır: Marburg Okulu ve Baden (Güneybatı Freiburg) Okulu. Marburg Okulu’nun başlıca temsilcileri Hermann Cohen, Paul Natorp ve Ernst Cassirer’dir. Bu okulun düşünürleri genellikle “Mantıkçı İdealistler” olarak adlandırılır. Bunun temel nedeni, Kant’ın felsefesindeki deneyim ve fenomen dünyasına ilişkin unsurları geri plana iterek daha çok transandantal yönteme ve bilginin mantıksal temellerine yönelmeleridir. Bu nedenle Marburg Okulu, Kant’ın bazı yönlerini korumakla birlikte onu öznel idealizme yaklaştıran bir yorum geliştirmiştir.

Marburg düşünürlerine göre felsefenin görevi dış dünyaya ilişkin doğrudan bilgi üretmek değildir. Felsefe, bilimlerin kullandığı yöntemlerin ve düşünme biçimlerinin temelini araştıran bir etkinliktir. Bu bakımdan felsefenin konusu doğrudan dünya değil, bilimin kendisidir. Bilgi, dış dünyada hazır bulunan bir gerçekliğin pasif biçimde alınması değil, insan zihni tarafından mantıksal süreçler aracılığıyla kurulması ve oluşturulmasıdır. Bu anlayışa göre bilme etkinliği duyuların sağladığı verilerden çok kavramsal ve mantıksal süreçlere dayanır. Marburg Okulu’nun bilgi anlayışında matematik ve mantık özel bir öneme sahiptir. Bilgi, dış dünyanın basit bir yansıması değil, düşüncenin etkinliği sonucunda ortaya çıkan bir üründür. Dolayısıyla felsefe de bilimlerin üzerinde duran ve onların düşünsel temelini araştıran bir disiplin haline gelmiştir. Bu durum aynı zamanda modern dönemde felsefenin yaşadığı dönüşümün de bir göstergesidir. Tek tek bilimlerin felsefeden ayrılmasıyla birlikte felsefenin alanı giderek daralmış, birçok düşünür tarafından yöntem ve mantık incelemesine indirgenmiştir.
Marburg Okulu’nun kurucusu kabul edilen Hermann Cohen, aynı zamanda Kant’a dönüş çağrısını ilk sistemli biçimde dile getiren düşünürlerden biridir. Cohen’e göre bilgi, düşüncenin kendi iç faaliyetleri sonucunda ortaya çıkar. Bu noktada Descartes’ın çözümleyici yönteminden etkilenir. Descartes nasıl bilgiyi parçalarına ayırarak incelemeyi öneriyorsa, Cohen de düşüncenin sonsuz biçimde çözümlenebileceğini savunur. Ona göre düşünce sürekli olarak daha küçük parçalara ayrılabilir ve bu parçalar üzerinde yapılan mantıksal çözümlemeler sayesinde daha nesnel ve daha güvenilir bilgilere ulaşılabilir. Böylece bilimlerde kullanılan yöntemlerin felsefeye de uygulanabileceği düşünülür. Bilgi en nihayetinde bir bilincin ürettiği bilgidir; dolayısıyla bilmenin temelinde özne ve bilinç bulunmaktadır.
Paul Natorp ve Ernst Cassirer de düşüncenin nesnelleşmesini insanlık tarihinin önemli başarılarından biri olarak görürler. Onlara göre kültür, bilim, sanat ve tarih gibi alanlar insan zihninin nesnelleşmiş ürünleridir. Marburg Okulu’nun etik ve toplumsal yönü de burada vücuda gelir. Okulun ortak yaklaşımına göre bilinç yalnızca dünyayı anlamaz, aynı zamanda ona anlam ve biçim kazandırır. İnsan dünyaya sürekli olarak yeni değerler ve yeni anlamlar ekler. Bu nedenle kültür de insanın yarattığı tarihsel bir üründür. Kültürün insan ürünü olması ise kültürel sorunları ve kültür krizlerini felsefi açıdan incelemeyi gerekli hale getirir. Özellikle modern teknoloji ve iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yerel kültürlerin aşınması, toplumların giderek benzeşmesi ve küresel kültürün güçlenmesi gibi sorunlar 20. yüzyıl düşüncesinin önemli tartışma konuları arasında yer almıştır. Bu bağlamda Marburg Okulu’nun son büyük temsilcisi olan Ernst Cassirer, kültür felsefesine yaptığı katkılarla öne çıkmıştır.
Cassirer’de Kültür, İnsan ve Sembolik Dünya
Cassirer’e göre bilgi dış dünyada hazır halde bulunan bir gerçeklik değil, insan zihninin ürettiği ve anlamlandırdığı bir yapıdır. Bu nedenle insan yalnızca bilen bir varlık değil, aynı zamanda anlam üreten bir varlıktır. Cassirer’in düşüncesinde kültür ile doğa arasındaki ilişki merkezi bir öneme sahiptir. Ona göre kültür hem doğal hem de yapay özellikler taşır. İnsan doğanın bir parçasıdır; ancak aynı zamanda doğanın üzerine çıkarak dil, sanat, din, bilim ve hukuk gibi kültürel alanlar yaratır. Bu nedenle kültür, insanın kendisini dünyada evinde hissetmesini sağlayan ortak bir hafıza ve anlam dünyasıdır.
Cassirer kültürün bir ilerleme olup olmadığı sorusuna da özel bir önem verir. Modern dönemde bazı düşünürler teknolojik ve bilimsel gelişmeleri insanlığın ilerlemesi olarak yorumlarken, bazıları ise aynı gelişmelerin yabancılaşma, savaş ve kültürel çözülme gibi sonuçlar doğurduğunu ileri sürerek bunları bir gerileme işareti olarak değerlendirmiştir. Cassirer bu tartışmaya farklı bir açıdan yaklaşır. Ona göre kültür kendiliğinden ilerleyen bir süreç değildir. Kültürü yaratan ve geliştiren insanın özgürlüğüdür. İnsan özgür olduğu ölçüde yeni kültürel formlar oluşturur ve kültürü dönüştürür. Bu nedenle kültürün gelişimi önceden belirlenmiş değildir; aksine öngörülemez ve yaratıcı bir karakter taşır.
Cassirer’in kültür felsefesi aynı zamanda insanın ne olduğu sorusuna dayanır. Ona göre kültürü anlamanın yolu insanı anlamaktan geçer. Bu noktada felsefi antropolojiyle yakın bir ilişki kurar. Nitekim Max Scheler de bütün felsefi problemlerin temelinde “İnsan nedir?” sorusunun bulunduğunu ileri sürmüştür. Cassirer de benzer biçimde kültürün farklı görünümlerinin arkasındaki ortak insani temeli araştırır. Onun amacı kültürün değişen biçimlerinin ardındaki birliği ortaya koymaktır. Çünkü felsefenin temel görevlerinden biri, görünen çeşitliliğin ve değişimin ardındaki sürekliliği ve ortak yapıyı keşfetmektir.
Cassirer’in düşüncesinin en özgün yönlerinden biri insanı “sembolik varlık” olarak tanımlamasıdır. Ona göre insanı diğer canlılardan ayıran temel özellik akıl sahibi olması değil, semboller üretme yeteneğidir. İnsan dili, dini, sanatı, bilimi ve mitolojiyi sembolik sistemler aracılığıyla oluşturur. Bu nedenle kültürü açıklarken tek tek bireylerden değil, sembolik dünyalar kuran insanlığın ortak etkinliğinden hareket etmek gerekir. Her toplumda kültürel ögelere rastlanabilir; ancak bu kültürleri ileri veya geri olarak sınıflandırmak doğru değildir. Çünkü her kültür kendi tarihsel koşulları içerisinde anlam kazanır ve insanın sembolik üretim kapasitesinin farklı biçimlerini yansıtır.




Yorumlar