POSTMODERNİZM NEDİR
- Yusuf Sincar

- 4 Haz
- 4 dakikada okunur
POSTMODERNİZM NEDİR ?
Postmodernizm çoğu zaman ve yalnızca modernliğin düşmanı gibi sunulur. Oysa durum bundan daha karmaşıktır. Zira postmodern düşünürler modernliği bütünüyle reddetmezler; aksine onun vaatlerini, iddialarını ve dayandığı temelleri yeniden düşünmek isterler.
Akıl, ilerleme, bilim, hakikat ve insan gibi kavramlar modern çağın en büyük dayanakları olmuştur. Ancak postmodernizm bu kavramların gerçekten düşündüğümüz kadar sağlam olup olmadığını sormakla işe başlamıştır. Bu nedenle postmodernizm bir doktrin ya da sistem değil, daha çok bir şüphe biçimidir. Kesin cevaplar vermekten çok sorular soran ve insanlığın uzun zamandır doğal ve değişmez kabul ettiği düşüncelerin aslında tarihsel koşullar içinde inşaa edildiğini göstermeye çalışan bir düşünüş biçimidir.
Bu sorgulamanın felsefi kökleri Kant ile başlar. Kant, insanın nesneleri olduğu gibi bilemeyeceğini, onları ancak kendi zihninin kategorileri aracılığıyla tanıyabileceğini ileri sürmüştü. Böylece bilgi ile gerçeklik arasına önemli bir mesafe koymuş oldu. Hegel ise bu mesafeyi daha da ileri taşıma niyetindeydi. Ona göre özne ve nesne birbirinden bağımsız iki şey değildir; ikisi de tarihsel bir sürecin parçalarıdır. İnsan artık dünyayı doğrudan kavrayan bir varlık olmaktan çıkmış, anlamı tarih içinde kuran bir özneye dönüşmüştür. Postmodern düşünce tam bu noktada Kant ve Hegel’in açtığı bu yolu takip ederek hakikatin mutlak ve değişmez bir temelinin bulunup bulunmadığını yeniden ve ciddi bir şekilde tartışmaya açmıştır.
Bilindiği gibi on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren bilim, teknoloji ve sanayi toplumların düşünce ve yaşam tarzlarını kökten değiştirdi. Buharlı makineler, fabrikalar, gazeteler, tren yolları ve daha sonra kitle iletişim araçları insanların dünyayı algılayış biçimi üzerinde büyük bir etki bıraktı. İnsan artık yalnızca doğanın içinde yaşayan bir varlık değildi; kendi yarattığı teknik dünyanın da içindeydi. Bu süreçte doğal ile yapay arasındaki sınırlar bulanıklaştı. İnsan kendi kurduğu sistemlerin içinde yaşamaya başladı. Postmodern düşünürler işte bu noktada önemli bir sorun gördüler: İnsanın gerçeklikle kurduğu ilişki giderek dolaylı hale geliyor, dünya giderek daha fazla temsil, görüntü ve simgeler aracılığıyla deneyimleniyordu.
Kierkegaard bu dönüşümü modern toplumun ortaya çıkardığı “kamu” kavramı üzerinden eleştirmişti. Ona göre insanlar gerçek ilişkilerin içinde yaşayan bireyler olmaktan uzaklaşıyor, görünmez ve soyut bir kalabalığın parçasına dönüşüyordu. Marx ise benzer bir yabancılaşmayı ekonomik alanda tespit etti. İnsan emeğinin ürünü olan mallar, zamanla insanın üzerinde egemenlik kurmaya başladı. İnsan kendi yarattığı şeylerin karşısında nesneleşti. Mallar değer kazanırken insan değersizleşiyordu. Bu nedenle postmodern düşünürler Marx ve Kierkegaard’da, modern dünyanın insanı kendi gerçekliğinden uzaklaştırdığına dair erken uyarılar gördüler.
Nietzsche ise bu sürecin en radikal eleştirmenlerinden biridir. Ona göre Batı düşüncesi yüzyıllar boyunca “gerçek dünya” ile “görünen dünya” arasında bir ayrım yaptı. Fakat modern çağ bu ayrımı sürdüremez hale getirdi. Nietzsche’ye göre artık elimizde ne mutlak bir gerçek ne de yalnızca bir görünüş vardır. İnsan, her ikisinin de çözüldüğü bir dünyanın içinde yaşamaktadır. Hakikat dediğimiz şeyler çoğu zaman tarih boyunca tekrar edilen yorumlardan ibarettir. Bu nedenle Nietzsche, kesinlik iddialarına karşı kuşkuyu ve yaratıcı düşünceyi öne çıkarmıştı. Postmodern düşünürlerin büyük kısmı da bu noktada Nietzsche’yi kendilerine önemli bir rehber olarak kabul etmişlerdir.
POSTMODERN DURUM VE PARÇALANAN HAKİKAT
Nietzsche’nin en önemli eleştirilerinden biri de “ben” kavramına yöneliktir. Günlük hayatta değişmeyen bir özümüz olduğunu varsayarız. Oysa Nietzsche’ye göre bu öz, ahlaki ve toplumsal ihtiyaçların ürettiği bir kurgudan ibarettir. İnsan kendisini sürekli aynı kalan bir varlık olarak düşünmek ister çünkü sorumluluk, ödül ve ceza gibi toplumsal mekanizmalar buna dayanır. Ancak gerçekte insan çok sayıda dürtü, istek ve deneyimin sürekli değişen birleşimidir. Bu nedenle postmodern düşünürler özneyi tek ve değişmez bir merkez olarak görmek yerine, sürekli dönüşen ve yeniden kurulan bir yapı olarak değerlendirmişlerdir.
Heidegger ise modern çağın krizini farklı bir açıdan ele almaktaydı. Ona göre teknoloji yalnızca kullandığımız araçlardan ibaret değildir; dünyayı görme biçimimizin kendisine dönüşmüştür. Modern insan artık her şeyi fayda ve verimlilik açısından değerlendirmektedir. Örneğin dağ bir manzara olmaktan çıkmış, maden rezervine dönüşmüştür. Nehir doğal bir varlık olmaktan çıkmış, enerji kaynağı haline gelmiştir. İnsan bile ekonomik sistem içinde bir iş gücü olarak değerlendirilmiştir. Böylece varlıkların kendilerine özgü anlamları kaybolur. Heidegger’e göre modern insanın yaşadığı derin yabancılaşmanın temelinde bu teknik bakış açısı bulunmaktadır.
Jean-François Lyotard ise farklı bir açıdan postmodern çağın en önemli özelliğini “büyük anlatılara duyulan güvensizlik” olarak tanımlamıştır. Eskiden insanlara yön veren büyük hikayeler vardı: Aklın insanlığı özgürlüğe götüreceği, bilimin tüm sorunları çözeceği, tarihin sürekli ilerlediği gibi düşünceler bunlardan bazılarıdır. Ancak yirminci yüzyılın savaşları, yıkımları ve hayal kırıklıkları bu anlatıların güvenilirliğini sarstı. Artık insanlar tek bir evrensel hikayeye inanmak yerine farklı bakış açılarına yöneliyorlar. Hakikat tek bir merkezden değil, çok sayıda farklı ses ve söylemden oluşuyor gibi görünmektedir.
Lyotard’a göre bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bilgi de değişmiştir. Bilgi artık bilgelik ya da hakikat arayışından çok, dolaşıma giren bir veri biçimine dönüşmektedir. İnsanlar bilgiyi anlamak için değil, kullanmak için üretmeye başlamıştır. Üniversitelerden devlet kurumlarına kadar birçok alan bu mantıkla işlemektedir. Böylece bilgi parçalanmakta, uzmanlık alanlarına ayrılmakta ve ortak bir anlam zemini giderek kaybolmaktadır. Postmodern durum dediğimiz şey, biraz da bu parçalanmış bilgi dünyasının yarattığı yeni kültürel atmosferdir.
Bütün bunların sonucunda postmodernizm, kaybedilmiş bir birliği geri getirmeye çalışan bir düşünce değildir. Aksine farklılıkların, çoğulluğun ve çeşitliliğin kaçınılmaz olduğunu kabul eden bir yaşam perspektifidir. Tek bir hakikatin, tek bir tarihin ya da tek bir insan tanımının peşinden gitmek yerine, farklı seslerin bir arada var olabileceği bir düşünce alanı açmaya çalışır. Bu nedenle postmodernizm bazen bir kriz olarak görülür, bazen de yeni imkanların başlangıcı olarak yorumlanır. Ancak her durumda bize hatırlattığı temel gerçek şudur: Dünya sandığımız kadar basit, düzenli ve tek merkezli değildir; insanlık tarihi birbirine karışan sayısız hikayenin, yorumun ve anlam arayışının toplamıdır.
Kaynak
Aylesworth, G. (2015). Postmodernism. In E. N. Zalta (Ed.), The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Spring 2015 Edition). Stanford University. https://plato.stanford.edu/archives/spr2015/entries/postmodernism/




Yorumlar