top of page

Çağdaş Felsefe Nedir

Çağdaş Felsefe Nedir ?

Çağdaş felsefe denildiğinde genel olarak 19. ve 20. yüzyıl felsefesi anlaşılır. Bu dönem özellikle Alman düşüncesinde romantizm ve idealizmin doruğa ulaştığı, buna karşılık materyalizmin de yeni bir derinlik kazandığı bir çağdır. Aynı zamanda Fransız düşüncesinin özellikle sosyoloji alanında öne çıktığı görülür. Bu dönemde felsefenin içerisinden psikoloji, sosyoloji ve biyoloji gibi birçok bağımsız disiplin ortaya çıkarken, pozitivizm, tarihselcilik ve bilimsel düşünce de büyük bir gelişim göstermiştir. Bu nedenle 19. ve 20. yüzyıllar yalnızca bilim ve teknoloji çağları değil, aynı zamanda birer tarih çağı olarak da değerlendirilebilir. Bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin hız kazanmasıyla birlikte insanın ilgisinin metafizik olandan maddi olana yöneldiği görülmektedir. Bununla beraber çağdaş felsefe yalnızca bilime ve maddi gerçekliğe yönelmekle kalmamış, aynı zamanda modern dünyanın ortaya çıkardığı kültürel ve varoluşsal sorunları da tartışmaya açmıştır.


felsefe tablosu

Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri Kant’la hesaplaşmanın hemen her düşünce akımında hissedilmesidir. Çağdaş felsefe büyük ölçüde deneyciliğin ve bilimsel yöntemin etkisi altında gelişmiştir. Bunun yanında fenomenoloji, hermeneutik, yapısöküm, mantıkçı pozitivizm ve varoluşçuluk gibi birbirinden oldukça farklı akımlar da aynı dönemde ortaya çıkmıştır. Özellikle fenomenoloji, görünüş ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi yeniden sorgulayarak özlere dönüş çağrısında bulunmuştur. Hermeneutik anlamanın koşullarını araştırırken, yapısöküm düşüncenin ve dilin temel kabulleri üzerine eğilmiştir. Mantıkçı pozitivizm bilimsel doğrulanabilirliği temel ölçüt haline getirirken, varoluşçuluk bireyin özgürlüğü, kaygısı ve dünyadaki konumuna odaklanmıştır. Aynı dönemde ilerleme fikrine yönelik eleştiriler de gelişmiş, özellikle Frankfurt Okulu modern akılcılığı, teknolojik ilerlemeciliği ve kapitalist toplumun ortaya çıkardığı kültür krizini eleştirmiştir.

Çağdaş felsefenin bir diğer belirgin özelliği uzmanlaşmadır. Antikçağ ve Ortaçağ’da daha bütünlüklü bir yapı gösteren felsefe, bu dönemde siyaset felsefesi, matematik felsefesi, bilim felsefesi, dil felsefesi, zihin felsefesi ve varlık felsefesi gibi çok sayıda alt alana ayrılmıştır. Bu gelişme bir taraftan felsefenin derinleşmesini sağlarken diğer taraftan da felsefenin alanının giderek daraldığı yönünde tartışmaları beraberinde getirmiştir. Wittgenstein’ın felsefenin söyleyebileceği şeylerin sınırlandığına yönelik ifadeleri de bu tartışmaların önemli örneklerinden biridir. Bununla birlikte çağdaş felsefe, Darwin, Freud ve modern bilimin insan merkezli dünya tasarımına yönelttiği eleştirilere rağmen ilgisini yeniden insan üzerine çevirmiştir. İnsan, bilinç, özgürlük, anlam ve kültür sorunları yeniden felsefenin merkezine yerleşmiştir.

Madde, Zihin ve Bilgi Problemi

Çağdaş felsefenin temel problemlerinden biri, kökleri Antik Yunan’a kadar uzanan madde-zihin ilişkisidir. Maddi olan mı yoksa zihinsel olan mı önceliklidir? Gerçekliğin temeli fiziksel dünyada mı yoksa düşünsel dünyada mı bulunmaktadır? İnsan dünyayı hangi ölçüde bilebilir ve açıklayabilir? Bu sorulara verilen cevaplar yalnızca felsefi sistemleri değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal ideolojileri de şekillendirmiştir. Örneğin idealist düşünce gelenekleri liberalizmin gelişiminde etkili olurken, materyalist düşünce Marksizmin teorik temelini oluşturmuştur.

İdealizm kendi içerisinde nesnel ve öznel idealizm olarak ikiye ayrılır. Nesnel idealizm, insan zihninden bağımsız bir düşünsel veya tinsel gerçekliğin bulunduğunu savunur. Platon’un idealar öğretisi ve mağara alegorisi bu anlayışın klasik örnekleridir. Hegel de nesnel idealizmin önemli temsilcilerinden biridir. Ona göre gerçeklik, mutlak ideanın tarihsel süreç içerisinde açığa çıkmasından ibarettir. Öznel idealizm ise gerçekliğin temelini bireysel bilinçte arar. Berkeley’in düşüncesi bunun en bilinen örneğidir. Bu yaklaşıma göre var olmak, algılanıyor olmaktır; dolayısıyla bilinç olmadan nesnel bir dünyanın varlığından söz etmek mümkün değildir.

Materyalizm ise maddi dünyanın zihinden bağımsız olarak var olduğunu ve düşüncenin maddi süreçlerin ürünü olduğunu ileri sürer. Çağdaş felsefenin önemli bir kısmı, özellikle deney ve gözlemin ön plana çıkması nedeniyle, maddi olanın bilince öncel olduğunu kabul etmiştir. Bu nedenle materyalist düşünürler dünyayı yalnızca anlayabileceğimizi değil, aynı zamanda değiştirebileceğimizi de savunurlar. Marx’ın ünlü ifadesiyle filozoflar bugüne kadar dünyayı yorumlamakla yetinmişlerdir; asıl mesele onu değiştirmektir. Ancak bu durum idealizmin zorunlu olarak dünyanın bilinemeyeceğini savunduğu anlamına gelmez. Hegel gibi bazı idealistler, gerçekliğin bilinebileceğini ve insan aklının dünya ile özsel bir ilişki içerisinde bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna karşılık Hume ve Kant gibi düşünürler, insan bilgisinin sınırlarına dikkat çekmiş ve nesnel gerçekliğin kendisinin tam anlamıyla bilinemeyeceğini savunmuşlardır.

Bilim, Felsefe ve Çağdaş Düşüncedeki Ayrışmalar

19. ve 20. yüzyılda özellikle materyalist eğilimli düşünürler, felsefenin de tıpkı psikoloji, sosyoloji ve biyoloji gibi bilimsel bir bilgi üretmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu bakımdan felsefenin görevi yalnızca soyut düşünceler üretmek değil, toplumsal ve düşünsel gelişmenin yasalarını ortaya koymaktır. Felsefe bütün bilimleri kapsayan genel bir bakış açısına sahip olmalı, farklı bilgi alanları arasındaki ilişkileri ve genel ilkeleri açıklamalıdır. Bu anlayış özellikle bilimsel maddecilik içerisinde güçlü bir biçimde savunulmuştur.

Ancak çağdaş felsefe içerisinde bu görüşe karşı çıkan yaklaşımlar da bulunmaktadır. Bunlardan ilki, felsefenin bilimsel bir etkinlik olmadığını savunan akıldışıcı eğilimlerdir. Bu görüşe göre insanın anlam, değer, özgürlük ve varoluş gibi temel sorunları bilimsel yöntemlerle açıklanamaz. Fenomenoloji bu bağlamda önemli bir örnektir. Husserl, her ne kadar eserlerinden birine Kesin Bir Bilim Olarak Felsefe adını vermiş olsa da, özbilinci ve yaşantıyı merkeze alarak insan deneyiminin özünü araştırmıştır. Bu nedenle fenomenoloji, yalnızca dış dünyayı değil, öznel yaşantıyı da anlamaya çalışan bir yönelimi temsil eder.

İkinci yaklaşım, felsefenin görevinin varlığın ilk nedenlerini, son nedenlerini ve bütün gerçekliğin temelindeki ilkeleri araştırmak olduğunu savunur. Bu anlayış daha çok klasik metafizik geleneğin devamı niteliğindedir. Üçüncü yaklaşım ise özellikle pozitivizm ve analitik felsefe içerisinde gelişmiştir. Bu görüşe göre felsefenin temel görevi bilimlerin yöntemlerini, kavramlarını ve dilini incelemektir. Bilimlerin gelişmesiyle birlikte birçok alan felsefeden ayrılmış, geriye büyük ölçüde mantık ve dil çözümlemeleri kalmıştır. Bu nedenle 20. yüzyılda mantık ve dil felsefesi merkezi bir önem kazanmıştır. Wittgenstein’ın dünyanın sınırlarını dilin sınırlarıyla ilişkilendirmesi de bu yaklaşımın önemli örneklerinden biridir. Hakikatin ve anlamın dil içerisinde ortaya çıktığı düşüncesi, çağdaş felsefede geniş bir etki alanı oluşturmuştur.

Bilimsel maddeci anlayış açısından ise felsefenin temel görevi, hem maddi dünyanın hem de düşünsel dünyanın yasalarını ortaya koymaktır. Felsefe tek tek bilimlerin verilerini bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirir, bunlar arasındaki ilişkileri keşfeder ve genel ilkeler üretir. Ancak bu ilkeler yalnızca teorik düzeyde kalmamalı, pratik yaşam ve bilimsel gelişmeler tarafından sürekli sınanmalıdır. Bu nedenle bilimsel maddecilik, diyalektik yöntemi temel alır. Diyalektik yöntem gerçekliği değişim, çelişki ve gelişim süreçleri içerisinde ele alır. Bu noktada Hegel ile Marx arasındaki ayrım açımlanır. Hegel’e göre düşünsel olan maddi olanı belirlerken, Marx’a göre maddi olan düşünsel olanı belirler. Çağdaş felsefenin önemli tartışmalarından birinin de tam olarak bu noktada ortaya çıktığını görebiliriz: Gerçekliğin temeli düşünce midir, yoksa madde mi?

Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

ninfelsefe logo kırmızı
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X

© 2035 tüm hakları saklıdır.

www.ninfelsefe.com

Sosyal medya hesapları

bottom of page