top of page

Medyanın Ahlaka Etkisi

Medyanın Ahlaka Etkisi

 

 

Giriş

İnsan, hikayesi olan bir varlıktır. Onu insan yapan şey yalnızca biyolojik varlığı değil; zaman içinde biriktirdiği tecrübe, acı, sevinç, utanç, pişmanlık ve umut katmanlarıdır. Ne var ki modern çağ, insanı bu katmanlarından soyarak onu tek bir âna, tek bir görüntüye, tek bir performansa indirgeme eğilimindedir. Dijital mecralar aracılığıyla dolaşıma giren yüzler, artık birer kader değil; birer kesittir. Algoritmanın seçtiği birkaç saniyelik görüntü, bir ömrün yerine geçmektedir.

Sosyal ağ
Sosyal ağ

Bu dönüşüm yalnızca iletişim biçimimizi değil, ahlaki yargılarımızı da belirlemektedir. Çünkü ahlak, karşıdakini bir bütün olarak kavrama çabası olmalıdır. Hikayesini bilmediğimiz bir insan hakkında verdiğimiz hüküm, çoğu zaman o kişiye değil, zihnimizde kurduğumuz temsile yöneliktir. Bu nedenle medyatik hız çağında ahlakın ilk şartı yeniden hatırlanmalıdır: Tanımak. Tanımadan hükmetmemek, bağlamı görmeden yargılamamak ve insanı tek bir görüntüye hapsetmemek.

 

1. Kurgusallaşan İnsan

Modern çağın belirleyici kuvveti hızdır. Bu hız, yalnızca ulaşımı ya da üretimi değil, insanın algılanma biçimini de dönüştürmüştür. Kısa videolar, akış mantığı ve anlık dikkat ekonomisi, insanı bir anlatının öznesi olmaktan çıkarıp bir içerik maddesine dönüştürmektedir. Artık kişilerle yüz yüze temas kurmuyor; onların “seçilmiş” anlarıyla karşılaşıyoruz. Böylece insan, hikayesinden koparılmış bir figüre indirgeniyor.

Bir kişinin tuhaf bir hareketi, sıra dışı bir görünümü ya da çarpıcı bir sözü, onun bütün kimliğinin yerine geçebiliyor. Algoritma bu kesiti büyütüyor; kitleler o kesite tepki veriyor. Sevgi ya da nefret, o anlık görüntüye yöneliyor. Fakat bu tepkinin muhatabı gerçek bir insan değil; hikayesizleştirilmiş bir karakterdir. Oysa insan, ancak bağlamı ve bütünlüğü içinde anlaşılabilir. Bağlamından koparılan her davranış karikatürleşir; karikatür ise ahlaki hükmün en zayıf temelidir.

Influencer
Influencer

Geçmişte karakter tanımanın iki temel yolu vardı. Birincisi yüz yüze karşılaşmaydı. Aynı mahallede yaşamak, aynı sofraya oturmak, aynı yas ve sevinci paylaşmak… Bir insanı tanımak, onun zaman içindeki değişimine şahitlik etmeyi gerektirirdi. Zira şahitlik empatiyi; empati merhameti doğurur. Birinin öfkesinin arkasındaki kırgınlığı, sertliğinin arkasındaki korkuyu görme imkanı, ancak süreklilik içinde mümkündür.

İkinci yol ise anlatılardı. Masallar, efsaneler, destanlar ve sözlü kültür, karakterleri “kullan-at” mantığıyla değil; sindire sindire, acele etmeden ve dolayısıyla olayın gerçekliğini hissederek sunardı. Dinleyici, kahramanın yalnızca eylemini değil; niyetini, tereddüdünü, çelişkisini de duyardı. Kurgusal olan bile bu yüzden sahici hissedilirdi.

Bugün ise karşılaştığımız içerikler çoğunlukla birkaç saniyelik fragmanlardan ibarettir. Bu fragmanlar insanı değil; onun en çarpıcı anını dolaşıma sokmaktadır. Dolayısıyla empati kurmak zorlaşır. Empati, zaman ve dikkat gerektirir. Oysa hız kültürü, dikkati bir yük ve zaman kaybı olarak görme ve gösterme eğilimdedir.

Bir örnek üzerinden düşünelim: Fiziksel engelleri olan ya da ağır bir hastalık nedeniyle bedeni yaralarla kaplı bir kişi, dijital akışta belirdiğinde ilk tepki çoğu zaman yabancılıktır. Zihin, bu görüntüyü gerçeklik kategorisine yerleştirmekte zorlanır. Kişi, bir insan olarak değil; hızla geçilecek bir içerik olarak algılanır. Oysa o profilin içine girildiğinde ailesiyle olan gündelik anlar, kardeşleriyle paylaştığı sıradan sevinçler görülür. Birdenbire o figür, “bizden biri” haline gelir. Yabancılık azalır; ortaklık belirginleşir. Fakat medyatik hız, tam da bu ikinci bakışı engeller. Çünkü amaç anlamak değil, tüketmektir. Zira tüketmek değil de “anlamak” amaç edinirse, etkileşimin niceliği büyük ölçüde düşecektir çünkü tüketmek basit ama anlamak güçtür. Bu yüzden çoğu içerik (insan-hikaye) tanımadan tüketilir. Tanımadan verilen hüküm, kolaydır. Kolay olan ise çoğu zaman adil değildir. Bir insanı tek bir hareketle özdeşleştirmek, onu hikayesinden mahrum bırakmaktır.

Hikayesi elinden alınmış insanlara dönüşmek.. Bu algoritma açısından işlevseldir. Çünkü hikayesiz insanlar gerçekliğinden düşüp kurgusal karakterlere dönüşür ve kurgusal olanın tüketimi gerçek olanın tüketiminden çok daha kolaydır.

 

2. Hız Kültürü ve İlişkilerin Tüketimi

Medyatik hızın ahlaki sonuçları, yalnızca bireysel yargılarda değil; toplumsal ilişkilerde de görünür hale gelmiştir. İnsanlar artık birbirini uzun süreli bağlar içinde değil, kısa deneyimler içinde değerlendirmektedir. Sabır, tahammül ve süreklilik değersizleşirken; anlık haz ve dikkat ön plana çıkmaktadır.

“Nerede o eski bayramlar, nerede o eski insanlar” sözleri, basit bir nostalji değildir. Bu cümle, kaybedilmiş bir ilişki biçiminin yasını taşır. Eskiden insanlar birbirini zaman içinde tanırdı. Hatalar affedilir, kusurlar bağlam içinde değerlendirilirdi. Bugün ise bir hata, bir mesaj, bir görüntü yeterlidir: İlişki sonlandırılır. Çünkü karşıdaki kişi bir hayat ortağı değil; değiştirilebilir bir “deneyim” gibi algılanır.

Bu zihniyet arkadaşlıkta da, evlilikte de, aile bağlarında da kendini gösterir. Devamlılık emek ister; emek ise hız kültüründe ağır bir yük gibi görünür. İnsanlar kök salmaktan çok, yer değiştirmeyi tercih eder. Yeni uyaranlar, yeni deneyimler, yeni yüzler… Sürekli yenilik arayışı, bağ kurma kapasitesini zayıflatır. Böylece insan, karşısındakini bir ömürlük muhatap değil; geçici bir uğrak olarak görmeye başlar.

Toplumsallığın zayıf ve bireyselliğin güçlü olduğu batı kültürünün merkezi rolüyle şekillenmiş olan klasik ve sosyal medyanın bu karakter inşaası üzerindeki etkisi elbette şüphesizdir ancak biz şimdilik konunun sadece ahlaki incelemesi üzerine yazmakla yetiniyoruz.

Hızın hâkim olduğu bir dünyada insanlar kendilerini adeta bir oyunun içindeymiş gibi hissedebilir. Eylemler sonuçlarından kopar, sözler bağlamından ayrılır. Bu kopuş, acımasızlığı kolaylaştırır. Çünkü karşımızdaki kişi bir içerik figürüyse, ona yönelik sertlik de bir tepki performansına dönüşür değil mi? Böylece insan harcamak kolaylaşır.

Ahlaki krizimizin kaynağı cehaletten çok, bu hızdır. Tanımaya fırsat bırakmayan, bağ kurmaya izin vermeyen, hikayeyi gereksiz gören bir düzen içinde yaşıyoruz. Oysa insanı insan yapan şey, insanın hikayesidir. Hikaye yoksa, sorumluluk da zayıflar. Çünkü sorumluluk, karşımızdakinin bir geçmişi ve geleceği olduğunu kabul etmekle başlar. Bu yüzden karşımızdaki kişiye karşı davranışımızdan önce kendimize şu iki soruyu sorarız:

1. Bu kişi, geçmişte ne yaşadı da bu duruma geldi?

2. Benim şuanki tepkimin bu kişinin geleceği üzerinde nasıl bir etkisi olacak?

Bu iki soruda çıkarılması gereken mesaj şudur: Bir kişinin “geçmişini” bilmeden ona “şuan” vereceğim tepki, onun “geleceği” üzerinde ciddi bir rol oynayabilir. O halde kişiyi geçmiş, şimdi ve gelecek şeklinde bütünsel bir yapının içinde bulunduğunu görmek, ahlaki eylemin başat unsurlarından biri olması gerekir. Zira insanın bütünlüğünden koparılması onun tikel bir deneyim, istatistiksel bir oran ya da bir sayıya indirgenmesiyle sonuçlanacaktır.

3. Sayıya İndirgenen İnsan

Modern çağın insanı yalnızca hızla değil, aynı zamanda ölçülebilirlik takıntısıyla da kuşatılmıştır. İnsan artık hikayesi olan canlılar değil; bir veri setidir. Görünürlüğü takipçi sayısıyla, değeri etkileşim oranıyla, itibarı istatistiksel karşılığıyla belirlenir. Bu indirgeme, yalnızca teknolojik bir dönüşüm değil; ontolojik bir kırılmadır. Çünkü insanın “kim olduğu” sorusu, yerini “kaç kişiye ulaştığı” sorusuna bırakmıştır. Ne yazık ki bu “istatistiksel varlık” yani “insan” sadece ulaştığı kişilerle değil, başkasının ona ulaşmasıyla da değerini belirlemiştir. Söz gelimi “insan” dediğimiz varlığın değerini çoğu şirket için medyatik ayak iziyle ölçülen bir tüketim canavarıdır. Örneğin, çoğu şirket için insan, pazar arayışı sırasında sorulan “şu sokaktan bir günde kaç kişi geçiyor?” sorusundaki matematiksel orandan ibarettir.

Bu bağlamda Martin Heidegger modern tekniği yalnızca araçsal bir ilerleme olarak değil, varlığı kavrayış biçimimizi dönüştüren bir ilke olarak analiz eder. Ona göre teknik çağda var olan her şey, “kullanıma hazır bir kaynak” olarak görülür. İnsan da bu çerçevenin dışında kalmaz. Artık insan, kendi başına bir amaç değil; sistemin işleyişine entegre edilmiş bir unsur haline gelir. Bu bakış, insanı bir özne olmaktan çıkarıp bir “envanter kalemi”ne dönüştürür. Böylece varlık, anlamı içinde değil; işlevi içinde değerlendirilir.

Benzer bir eleştiri Jean Baudrillard tarafından da dile getirilir. Baudrillard’a göre modern toplumda insanlar, yalnızca üretim süreçlerinde değil; tüketim ve gösteri alanında da metalaşır. Kimlikler, imgeler üzerinden dolaşıma girer. İnsan, artık ne olduğu ile değil; nasıl göründüğü ile anlam kazanır. Gösterge değeri, varoluşsal değerin önüne geçer. Böylece birey, simülasyon düzeninde kendi suretini pazarlayan bir figüre dönüşür. Böylece kişi kendi görüntüsünün tüketicisi olur.

Frankfurt Okulu ise bu süreci kültür endüstrisi kavramıyla analiz ediyordu. Özellikle Theodor Adorno ve Max Horkheimer, modern kapitalist toplumda aklın araçsallaştığını savunur. Aklın amacı artık hakikati aramak değil; hesaplamak, planlamak ve verimlilik sağlamaktır. Bu araçsal akıl, insanı niteliklerinden arındırarak onu niceliksel ölçütlere tabi kılar. Eğitimden sanata, ilişkilerden siyasete kadar her alan, ölçülebilir çıktılar üzerinden değerlendirilir. Böylece insan, özgünlüğü olan bir varlık değil; sistemin yeniden üretilebilir bir parçası haline gelir.

Bu üç yaklaşım, farklı kavramlarla aynı tehlikeye işaret eder: İnsan, hesaplanabilir olduğu ölçüde değerli sayılmaktadır. Oysa hesaplanabilir olan şey, her zaman ölçülebilir olandır; ölçülebilir olan ise çoğu zaman indirgenmiş olandır. Sevgi, sadakat, fedakarlık, vicdan gibi insani nitelikler sayıya dökülemediği için görünmezleşir. Görünmeyen ise değersiz sayılır.

Böyle bir dünyada insan, kendi kendini de istatistiksel bir projeye dönüştürür. Kendini optimize eder, görünürlüğünü artırır, performansını ölçer. Var olmak yetmez; ölçülmek gerekir.

Bu yüzden modern çağın krizi yalnızca hız değil, indirgemedir. İnsan, hem zamansal olarak kısaltılmakta hem de ontolojik olarak küçültülmektedir.

 

Sonuç

Medyatik hız çağında ahlakın ilk şartı yeniden hatırlanmalıdır: Tanımak. Tanımak, yalnızca bilgi edinmek değildir; bağlamı görmek, sürekliliği fark etmek ve insanı tek bir ana indirgememektir. Hikayesi bilinmeyen birine yönelen nefret de, yüzeysel sevgi de eksiktir. Çünkü her ikisi de gerçeğe değil, temsilin gölgesine yönelir.

Eğer sahici ilişkileri korumak istiyorsak, algoritmanın sunduğu kısa bakışa teslim olmamalıyız. Yavaşlamalı, bakmalı, dinlemeli ve anlamaya niyet etmeliyiz. Tanımadan hükmetmek, modern çağın adeta en temel ahlaki ödevidir gibidir.

İnsan, ancak tanındığında gerçek olur. Tanındıkça affedilir, tanındıkça sevilir. Tanımayı unutan bir toplum, sonunda kendini de tanıyamaz hale gelir. Bu yüzden ahlakın başlangıç noktası açıktır: Hikayeye kulak vermek. Çünkü hikayesini bilmediğimiz birinden nefret etmek kişi “öteki” gibi görmenin ilk adımıdır.

Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

© 2035 tüm hakları saklıdır.

ninfelsefe logo png
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X
bottom of page