top of page

Ali Şeriati – İnsanın Dört Zindanı

Ali Şeriati – İnsanın Dört Zindanı

Ali Şeriati’nin inceleyeceğimiz bu eseri, bir konferans konuşmasının çevirisidir. Bu konuşma, Ekim 1970’te Petrol Fakültesi öğrencilerine yapılmıştır. Şeriati bu konuşmada, insanı anlamaya odaklanır. Ona göre insan sorununu çözmeden, ileri ve başarılı bir eğitim seviyesine ulaşmak mümkün değildir. Yeryüzündeki hiçbir ideoloji (komünizm, liberalizm ya da dinler) insanın ne olduğunu anlamadan başarılı olamaz.

Şeriati’nin temel görüşü şudur: İnsan dört zorlayıcı gücün (cebrin) etkisi altındadır. Ona göre insan, “dört zindanın tutsağıdır.” Bu zindanlardan kurtulan kişi, gerçek anlamda insan olabilir. Yani özgürlük, bu dört engeli aşmakla mümkündür.

Şeriati, konuyu anlaşılır kılmak adına önce “insan” kavramının Kur'an'daki kullanımına odaklanır. Kur’an’da insan için iki kavram kullanılır: “beşer” ve “insan”. 

Beşer, doğal süreçle yeryüzünde ortaya çıkan, biyolojik bir varlıktır. Yani yaşayan, iki ayaklı canlı türünü ifade eder. 


Ali Şeriati
Ali Şeriati

İnsan kelimesi ise iki anlama gelir: Bunlardan birincisi biyolojinin konusu olan insan, yani bir anlamda "beşer" kelimesine karşılık gelir; diğeri ise filozofun ve şairin üzerine konuştuğu, yani dinin ilgilendiği insandır. O halde beşerden kasıt biyolojinin konusu olan insandır, insandan kasıt ise dinin veya felsefenin konusu olan insandır. Bu bakımdan her beşer insan değildir; ama her insan beşerdir. Çünkü her birey, beşerden insan olmaya yönelik bir serüven izler. Yani beşerlikten insan olmaya doğru bir yükseliş söz konusudur.

"Bu bakımdan insan, oluş içinde olan bir varlık iken; beşer, kendinde varlık veya hep aynı kalan varlıktır. Beşer hep aynı kalan varlıktır; çünkü tarihe bakıldığında günümüze kadar insanın öldürme, çalma, yalan söyleme ve açgözlülük gibi özellikleri hiç değişmeden öylece kalmıştır. Bu bakımdan beşerin ülküsü 'insan' olmaktır. Çünkü insan; 'olmak' sürecinde olan ve sonsuza kadar gelişim içinde olan bir varlıktır."

Kur’an’daki “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” ifadesi de bu süreci anlatır. Bu söz, Allah’a doğru bir yönelişi ifade eder. Ancak bu, bazı tasavvuf yorumlarında olduğu gibi Allah’ta son bulan bir yolculuk değildir. Çünkü Allah durağan değildir ve tam anlamıyla ulaşılamaz. Burada anlatılan, Allah’a doğru sonsuz bir gelişim ve ilerleyiş sürecidir.

Söz konusu insanın üç özelliği vardır: Bilinçli olması, seçme yeteneğinin olması ve yaratıcı olmasıdır. İnsanın diğer tüm özellikleri bu üç ana özellikten kaynaklanır. Bu üç özelliği kendinde taşıyan insan, gerçekten 'insan' olabilmiştir. Söz gelimi bu üç özellik, tanrısal özelliklerdir. İnsan, bütün doğadan farklı olan o varlıktır ki Tanrı’nın yüce sıfatlarını kendi varlığında ekip yetiştirebilir; böylece gelişme ve olgunlaşma yoluna girmiş olur.

'Ve tahallaku bi-ahlakillah' yani 'Allah’ın ahlakı ile ahlaklanınız' düsturu, insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğunu gösterir. Bu üç temel özelliğe karşın; insandaki dört zorlayıcı güç, bireyleri öz bilincinden, seçme yeteneğinden ve yaratıcılık niteliğinden alıkoymaktadır. 

Söz konusu dört zindan şunlardır: doğalcılık, tarihselcilik, toplumbilimcilik ve bencillik. 

1. Natüralizm (Doğalcılık)

İnsan, doğanın baskısı altındadır; bir bakıma insanı belirleyen temel unsur doğadır. Bu anlayışa göre; insanın zeki olması kendisinden değil nöronlarından, güzel olması biyolojisinden veya hücrelerinden, yüksekten atlayamaması ise yer çekiminden, yani fizik kurallarından kaynaklanır. İnsanın suyun bulunduğu veya iklim şartlarının elverişli olduğu coğrafyalara yerleşmesi, yine kendi tercihi değil doğanın bir belirlemesidir.

Ancak en nihayetinde insanlık, bilim ve teknoloji sayesinde doğanın boyunduruğundan kurtulmuştur. Artık çöllere soğuk hava depoları inşa edebiliyor; su olmayan yerlere göller, barajlar yapabiliyoruz. Nitekim ilaçlarla (daha hususi bir şekilde) ruh halimizi bile değiştirebiliyoruz. Yani artık seçimlerimizi doğa değil, biz yapabiliyoruz.

2. Tarihselcilik (Historisizm)

Herkes ve her şey, tarihin meydana getirdiği birer dokudur. Her birey, tarihin gerektirdiği biçimde oluşmuştur. Benim şu anki özelliklerim, geçmişten bugüne süregelen tarihsel süreç dolayısıyladır; yani her birey, tarihin kendisine verdiği özelliklere sahiptir. Örneğin; tarihim İslam tarihine değil de Batı tarihine dayansaydı, muhtemelen şu an olduğumdan farklı biri olacak ve farklı bir dil konuşacaktım.

Özetle ben, tarihin boyunduruğu altındayım ve bu bakımdan özgür değilim. Ne var ki çağdaş insan; tarih bilincine varabildiği ve tarihi tanıyabildiği ölçüde kendisini tarihin bu determinist akışından kurtarabilir, aşamalar arasında seçim yapabilir. Bu nedenle günümüz dünyasında öyle toplumlar var ki; göçebe boylar halindeyken veya kölelik aşamasındayken, tarihe karşı giriştikleri bir devrimle ansızın kendilerini ileri bir burjuvazi aşamasına ulaştırabiliyorlar. Bu, tarihe karşı bir başkaldırı; tarihin determinizmini tanıyarak ondan hem kendisini hem de toplumu kurtarmak demektir.

3. Sosyolojizm (Toplumbilimcilik)

Toplumu temel ve asıl belirleyici kabul eden, bireyi yadsıyan ve toplumun bireyi oluşturduğunu ileri süren görüştür. Bu bakımdan her birey, içinde yaşadığı sosyal çevrenin belirlenimlerine göre şekillenmiştir. Eğer ben cömert ve cesur isem, bu içinde yaşadığım toplum yapısından kaynaklanır. Örneğin; Batı toplumunda yaşadığım için mini etek, Arabistan toplumunda yaşadığım için çarşaf giyiyor olabilirim. Beni belirleyen toplumdur; bu yüzden seçme şansım yoktur ve bu yüzden özgür değilim.

Ancak modern insan artık kendi dinini, dilini veya kültürünü özgürce seçebilecek düzeye gelmiştir. Eski toplumlarda bireyler, içinde yetiştikleri toplum normlarını sorgulayacak veya aksi bir inanışa sahip olacak kadar özgür ya da güçlü değildi. Fakat özgürlükçü düşünceler sayesinde modern insan, istediği normları kendisi seçebiliyor. Nasıl ki teknoloji doğa ile savaşmanın bir aracı ise, ideoloji de toplumsal katı normlarla savaşmanın teknolojisidir.

4. Kendim Zindanı (Ego/Nefis)

Bu zindan, zindanların en kötüsüdür. İnsanlık, modern çağla birlikte diğer üç zindandan (Doğa, Tarih, Toplum) hiç olmadığı kadar özgürleşmiş; ancak aynı ölçüde kendi iç zindanının baskısı altına girmiştir. Bilim ve felsefe insanı dış dünyadan büyük ölçüde kurtarmış olsa da onu kendi benliğinin tutsağı olmaktan kurtaramamış, aksine insan daha bağımlı bir hale gelmiştir.

Peki, insan niçin kendi zindanından çıkamıyor? Çünkü bu zindandan kurtulmak diğerlerinden çok daha zordur. Önceki üç zindanın, varlığımı çevreleyen ve içinde tutsak olduğum belirgin "dört duvarı" vardı. Tutsak olduğumun bilincindeydim; yer çekimi nedeniyle uçamayacağımı, nehir kenarında yaşıyorsam balıkçılıkla, orman kıyısındaysam avcılıkla geçinmem gerektiğini biliyordum. Bu zorlayıcı güçleri duyumsayabiliyordum.

Ne var ki bu dördüncü zindanın duvarları çevremi kuşatmıyor; ben bu zindanı bizzat kendimle birlikte taşıyorum. Bu sebeple, onun bilincine varmak ve onu tanımak diğerlerinden çok daha güçtür. Diğer üç zindandan kurtulmada bilim ve felsefe anahtar rol oynarken, "kendim zindanı"nda bilim/felsefe çaresiz kalmaktadır.

Ali Şeriati, bu zindandan çıkışın ancak "aşk" ile mümkün olacağını söyler. Buradaki aşk, günümüzdeki sığ anlamıyla ya da pasif bir tasavvufi anlayışla karıştırılmamalıdır. Bu, kişiyi içinden fetheden ve içsel bir devrim yaratan bir aşktır. Neden mantık veya akıl değil de aşk? Çünkü bu alan aklın değil, adanmışlığın alanıdır. İnsan, aşk uğruna her türlü bedeli ödemekten çekinmez.

Örneğin; birine yalan söylemiyorsam ve bunu sadece "kendime yapılmasını istemediğim şeyi başkasına yapmama" mantığıyla (karşılıklılık ilkesiyle) yapıyorsam, burada bir yarar ve rasyonel hesap vardır. Ancak hiçbir çıkar gözetmeden, hatta kendi zararıma dahi olsa hakikati söylüyorsam, bu tutum yüce bir ülküye duyulan aşkın gücüdür.

Şeriati bu konuda Nietzsche örneğini verir: Nietzsche, eserlerinde "Merhamet acziyetin ifadesidir, acizleri yok etmek gerekir" gibi sert mantıksal çıkarımlar yapmasına rağmen; sokakta bir atın kırbaçlandığını görünce ata acıyarak müdahale etmiş, atın boynuna ağlayarak sarılmış ve üzüntüden yere yığılmıştır. Kimi anlatıya göre Nietzsche bu olaydan sonra akıl sağlığını yitirmiş ve ilerleyen süreçte yatalak kalmış; yıllarca annesi ve kız kardeşinin bakımında yaşadıktan sonra nihayetinde felç ve zatürre nedeniyle ölmüştür. Bu davranış mantıklı ya da mantıksız değil, mantık ötesidir. Ahlak ve aşk da böyledir.

Eğer birini bize fayda sağladığı veya ihtiyaçlarımızı giderdiği için "seviyorsak", bu sadece bir alışveriş ve ticarettir. Gerçek aşk ise bir amaç uğruna her şeyi vermek ve karşılığında hiçbir şey beklememektir. İnsan, bu en zorlu zindandan ancak akıl ve mantığın ötesine geçen, kendisini bir ülkü uğruna feda edebilen bu aşk gücüyle kurtulabilir. Bu, "insan olma" sürecinin en üst aşamasıdır.

Özetle;

Ali Şeriati söz konusu zorlayıcı güçleri yadsımaz; yani etkilerini inkar etmez. Ancak bir "beşer" olarak bireylerin, bu zorlayıcı güçlerin baskısı altında olduğunu vurgulamak ister. Beşer olan varlıklar, ancak "insan" olmaya doğru yükselerek bu baskılardan kurtulabilir ve gerçek özgürlüğe kavuşabilirler.

İnsan ilk zindandan, yani "Doğacılık" zindanından; bilincini, iradesini ve yaratıcılığını doğayı tanıyarak, yani bilim ile kurtarabilir. İkinci zindan olan "tarihselcilik" zindanından; tarih felsefesini ve tarihsel determinizmin nasıl yönlendirilebileceğini kavramakla, yani tarih bilimi ile kurtulabilir. Üçüncü zindan olan "Sosyolojizm"den, yani toplumsal düzen zindanından da bireyler yine bilim (sosyoloji) ile kurtulabilir ve kendi toplumsal düzenlerinin kurucusu olabilirler. Son zindan olan “kendim” zindanında ise ancak aşk ve iman ile kurtulabileceğimizi öngören Şeriati, bu zindanın aynı zamanda beşerden insana yükselişin en üst aşaması olduğunu vaaz eder. 

Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

Adsız tasarım.PNG
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X

© 2035 tüm hakları saklıdır.

www.ninfelsefe.com

Sosyal medya hesapları

bottom of page