Aliya İzzetbegoviç’in Perspektifinden "Batı Medeniyeti"
- Yusuf Sincar

- 25 Şub
- 3 dakikada okunur
Aliya İzzetbegoviç’in Perspektifinden "Batı Medeniyeti"Giriş:
"Batı hiçbir zaman medeni olmamıştır ve bugünkü refahı, devam edegelen sömürgeciliği; döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.” — Aliya İzzetbegoviç
Bu ifade, modern dünyada yaygın olarak kabul edilen “Batı = medeniyet” önermesine yönelik radikal bir sorgulamayı vaaz etmektedir. Özellikle popüler kültür, medya ve akademik söylemler aracılığıyla Batı; ilerleme, özgürlük, insan hakları ve aklın egemenliğiyle özdeşleştirilmiştir. Bu makale, Aliya İzzetbegoviç’in söz konusu iddiasını tarihsel, felsefi ve sosyolojik bağlamda ele alarak şu sorulara cevap aramaktadır: Batı, gerçekten tarihsel olarak “medeni” bir çizgi izlemiş midir? Yoksa bu medeniyet söylemi, belirli tarihsel pratikleri perdeleyen ideolojik bir inşa mıdır?

Batı Medeniyeti Algısının Tarihsel İnşası
Batı’nın kendisini “medeniyetin taşıyıcısı” olarak sunması, genellikle Rönesans (15. yy), Reform (16. yy), Kartezyen felsefe (17. yy) ve Aydınlanma (18. yy) gibi tarihsel kırılma noktalarına dayandırılır. Aydınlanma düşüncesi; özetle: akılcılık, bireycilik, hümanizm ve bilimsel yöntemi merkeze alarak geleneksel otoriteleri sorgulayan bir çağın adıdır.
Bu çerçevede hümanizm, liberalizm, feminizm ve sosyalizm gibi insan merkezli akımlar ortaya çıkmış; modern bilim ve teknoloji büyük bir ivme kazanmıştır. Ancak bu “aydınlık anlatı”, Batı tarihinin yalnızca seçilmiş bir yüzünü temsil eder. Nitekim Platon’un belirttiği üzere, insanlar çoğu zaman hakikatten ziyade görünüşlerle ikna olurlar. Batı’nın medeniyet imgesi de büyük ölçüde bu görünüş üzerinden inşa edilmiştir.
Aliya İzzetbegoviç’in eleştirisi, Batı’nın kendi ilerlemesini eşzamanlı olarak yürüttüğü baskı, şiddet ve sömürü pratikleriyle birlikte düşünülmesi gerektiği noktasında yoğunlaşır. Ortaçağ Batı’sında Kilise merkezli otorite; Engizisyon mahkemeleri aracılığıyla farklı inanç ve düşünceleri bastırmış, binlerce insanı “sapkın” ilan ederek cezalandırmıştır.
Bilimsel düşüncenin simge isimlerinden Galileo Galilei, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü savunduğu için Engizisyon tarafından yargılanmış ve geri kalan ömrünü ev hapsinde geçirmek zorunda bırakılmıştır. Bruno ise evrenin sonsuz olduğunu savunduğu için Engizisyon tarafından sapkın ilan edilmiş ve diri diri yakılmıştır. Bu örnekler, Batı’nın bilimle kurduğu ilişkinin dahi uzun süre baskıcı bir zeminde ilerlediğini göstermektedir.
Modern döneme gelindiğinde ise Batı’nın “medenileştirme misyonu”, sömürgecilik aracılığıyla küresel ölçekte uygulanmıştır. Fransa’nın Cezayir’de yürüttüğü sömürge politikaları, 1945 Sétif ve Guelma katliamlarıyla on binlerce sivilin ölümüne yol açmıştır. Benzer biçimde İngiltere’nin Hindistan’daki, Belçika’nın Kongo’daki ve ABD’nin Latin Amerika’daki müdahaleleri; modern refahın hangi bedeller üzerine kurulduğunu açıkça göstermektedir.
Kapitalizm, Rasyonalizm ve Ahlaki Kopuş
Batı medeniyetinin ekonomik omurgasını oluşturan kapitalizm, yalnızca bir üretim modeli değil, aynı zamanda bir değerler sistemidir. Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde, modern kapitalizmin kökeninde Protestan ahlakın disiplinci ve faydacı anlayışının yattığını belirtir. Bu bağlamda kapitalizm; insan emeğini ve doğayı araçsallaştıran, sömürüyü sistematikleştiren bir yapıya bürünmüştür.
İzzetbegoviç’e göre Batı’nın temel problemi, maddi ilerlemeyi ahlaki ilerlemenin önüne koymasıdır. Akıl ve bilim, metafizik ve etik bağlamlarından koparılarak mutlaklaştırılmış; bu durum yeni bir dogmatizmi doğurmuştur. Ortaçağ’da sorgulanamaz olan “inanç” iken, modern çağda bu rolü çoğu zaman “bilim” üstlenmiştir. Bu dönemde Batı adeta bilimi bir din ve bilim insanlarını ise din adamları olarak ilan etmiştir.
Ancak Batı’nın bilimsel gelişimi büyük ölçüde İslam medeniyetiyle kurduğu temaslara dayanır. Ortaçağ boyunca Avrupa, Antik Yunan mirasını büyük oranda İslam dünyası üzerinden yeniden keşfetmiştir. İbn Sina’nın El-Kanun fi’t-Tıbb adlı eseri, yaklaşık beş yüz yıl boyunca Avrupa üniversitelerinde temel tıp kitabı olarak okutulmuştur. Biruni ise astronomi, matematik ve coğrafya alanlarında modern bilime öncülük eden çalışmalar yapmıştır.
Ancak Batı, bu entelektüel mirası büyük ölçüde seküler ve materyalist bir çerçeveye indirgemiş; bilginin ahlaki ve metafizik boyutlarını dışlamıştır. İzzetbegoviç’in “medeniyet” eleştirisi tam da bu noktaya işaret eder: İlerleme yalnızca teknik ve ekonomik ölçütlerle tanımlandığında, insani ve ahlaki boyut kaçınılmaz olarak zayıflar.
Sonuç
Bu değerlendirme, Aliya İzzetbegoviç’in Batı medeniyetine yönelik eleştirisinin basit bir kültürel karşıtlık değil, derin bir ahlaki ve tarihsel sorgulama olduğunu ortaya koymaktadır. Batı, şüphesiz bilimsel ve teknolojik açıdan büyük ilerlemeler kaydetmiştir; ancak bu ilerleme çoğu zaman sömürgecilik, şiddet ve etik ihlallerle birlikte yürümüştür.
Dolayısıyla “Batı medeniyeti” söylemi, tarihsel pratiklerden bağımsız bir ideal olarak değil; çelişkileri, karanlık yüzü ve bedelleriyle birlikte ele alınmalıdır. İzzetbegoviç’in uyarısı, modern dünyada medeniyet kavramının yeniden tanımlanması gerektiğine işaret eder: Medeniyet, yalnızca güç ve refah değil; adalet, merhamet ve ahlaki sorumlulukla ölçülmelidir.






Yorumlar