Bilimsel Yobazlık Nedir?
- Yusuf Sincar

- 27 Şub
- 13 dakikada okunur
Word olarak oku..
Öz
Bu çalışmamızda, günümüzde oldukça popüler bir ‘din’ haline gelen ‘paradigmal bilim’ anlayışının dinbilim yanılgısını yaygın söylemler zemininde inceleyip, bilimin gelecekte dinleri yeryüzünden tamamen yok edip edemeyeceği problemini; biri analitik veya ilkesel, diğeri sentetik veya istatiksel olmak üzere iki bölümde tartışacağız. Öte yandan, söz konusu iddiaların hiçbir yöntem gözetmeden, genellikle sadece slogan düzeyinde tartışıldığı bilindiği için; “bilim dini yok edecek” sloganının nasıl ve ne şekilde temellendirilerek argüman düzeyine yükseltileceği ile ilgili bir ‘çürütme yöntemi’ gösterilecektir. Bu gösterimin amacı, bir şeyin nasıl çürütüleceği ile ilgili bir yöntem önerisinde bulunmaktan ibarettir.
Giriş: Bilimsel Yobazlık Nedir?
Bilimden, dinin inkarının çıkarsanması tarihsel bir sürecin sonucudur. Bu bağlamda Aristoteles, hareket etmeyen hareket ettirici tanrı tasavvuru ile evrene müdahale etmeyen ancak koyduğu teleolojik (gayecilik) yasa ile evrenin kendi devinimini sağladığını vaaz etti. Bu yönüyle tanrı ve bilim arasında bir karşıtlık söz konusu değildi. Ancak XI. yüzyılda Gazali işi bir adım daha ileriye götürerek tanrının evrene her an müdahale ettiğini, yani var olan her şeyin yeniden yaratıldığını ‘sürekli yaratılan arazlar’ teorisiyle ortaya koydu. Böylelikle bilim ve din arasında bir çatışma söz konusu olamazdı çünkü tanrı, bilimin de tanrısıydı. XVII. yüzyılda ise Spinoza tanrı ve doğa arasında bir özdeşlik kurarak (deus sive natura) tanrıyı doğaya içkin kıldı. Bu yönüyle tanrı düşünen doğa, doğa ise uzamlı tanrı demekti. Öyleyse bilim ve din arasında yine bir çatışma söz konusu olmaması gerekirdi. Öyle de oldu, ta ki teleolojik bilim anlayışını yıkıp klasik bilim anlayışını kuran Newton’a kadar. Newton, “...evreni, değişmez yasalara tabi ve her bir parçası net biçimde öngörülebilir karmaşık bir makine şeklinde tarif etti. Bu görüş, sonraki bilim adamı neslinin geliştirdiği determinist ve materyalist felsefelerin temelini attı.” Ancak Newton, tümden bir şekilde tanrının evrenden el ayak çektiğini düşünmüyordu. Çünkü bilimsel olarak açıklayamadığı kimi fenomenleri bir çıkış noktası olarak tanrıya atfetme ihtiyacı duyuyordu. Örneğin, “Tanrının güneş sisteminde denge sağlanmasında sürekli rolü olduğuna inanıyordu.”

Çünkü Newton, güneş sisteminin dengesinin nasıl sağlandığını henüz bilimsel olarak açıklayamamıştı. XVIII. yüzyıl aydınlanması ve Fransız devrimi ile beraber determinist dünya anlayışı tanrıyı tamamen dünyanın dışına iterek bilimin karşısına koydu. Öyle ki, “boşluk kapatan Tanrı'yı bile inkâr ediyorlardı. Bütün fenomenleri fizik kanunlarıyla açıklıyor, sonuç itibariyle de Tanrının varlığına ve vahye ihtiyaç duymuyorlardı.” Ancak bilim ve dinin sınırlarının net bir biçimde ayrılmasında en etkili isim Immanuel Kant oldu. Kant, tanrıyı metafiziğe hapsetti ve metafiziğin de bilginin değil ancak inancın konusu olabileceğini vaaz etti. Öte yandan, XIX. yüzyılda Charles Darwin, Türlerin Kökeni eserinde öner sürdüğü türlerin evrimi çağın en sarsıcı teorilerinden biri oldu. Çünkü bu teori bilimsel değerinin ötesinde, semavi dinlerdeki ilk insan ve en şerefli insan görüşlerini çürüttüğü iddia edilerek, bilim ve din arasına neredeyse aşılamayacak sınırlar koyuldu. Bu görüş karşısında kimi dini gruplar evrim teorisini dinle uzlaştırmaya çalışırken kimileri de teoriyi tümden reddetti. XX. yüzyıla gelindiğinde ise din-bilim ilişkisi ‘dil felsefesi’ düzeyinde tartışıldı. Buna göre, “bilimin dilinin araçsal bir rolü vardır. Yani onun görevi gerçekliği açıklamak değil, tersine öngörü ve kontroldür. Ama dinin dilinin, kalpte hidayeti yeşertmek, ahlakı güçlendirmek, kendini tanımayı geliştirme vs. gibi görevleri söz konusudur.” Tüm bunlara ek olarak, bu tür sorunların kilisenin tavrı nedeniyle batıya özgü olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü evrim teorisi dışında, bu türden bir “karışıklığın benzeri İslam dünyasında hiçbir zaman yaşanmamıştır.” Bunun nedeni İslam dünyasının bilime ve araştırmaya yönelten Kur’an ayetleri ile beraber Hz. Muhammed’in hadislerinin İslam alimlerine evreni tanımaya karşı bir özgüven aşılamasıydı. Örneğin, “Kur’an-ı Kerim’de yaklaşık 750 ayet (yani Kur’an’ın tamamının aşağı yukarı sekizde biri) müminleri tabiat üzerinde düşünmeye, tefekküre, akıl, zekâ ve basireti kullanmaya, ilim(bilim) ve bilgiyi talep etmeye yönlendirmekte; ilim (bilim) öğrenmenin peşine düşmeyenleri kınamaktadır.”6 Ancak modern bilim, ilmi tekelinde görmek gibi bir hataya düşmüştür. Buna göre, “Bilimcilik platformunun belki de en önemli kalası, modern bilimin maddi dünyaya ilişkin her türlü araştırma için gerekli ve yeterli araçları kendi içinde barındırdığı ve kendi dışında hiçbir şeye hesap vermeyen, özerk ve kendi kendini doğrulayan bir uğraş olabileceği ve olması gerektiği varsayımıdır.”
Bir Şey Nasıl Çürütülür?
Bir dini veya bir fikir sistemini (ideolojiyi) çürütmek istiyorsak; öncelikle söz konusu fikrin bağlıları tarafından benimsenen olası görüşlerin tamamını çürütmek gerekir. Örneğin, Çin’in komünizm tasavvuru ve pratiğini çürüttüğünü iddia eden kişi, komünizmi tümden çürütmüş sayılacak mıdır? Ya da X dininin; A, B, C, D, E olmak üzere beş şubesi olduğunu düşünelim. Bir kişi A şubesini yıktığını iddia ettiğinde, diğer dört şubeyi de yıkmış sayılacak mıdır? Daha da ileri gidelim, bir kişi X dininin beş şubesini de yıktığını iddia ettiğinde, X dinini mutlakta yıkmış veya çürütmüş sayılacak mıdır? Elbette hayır, çünkü bir altıncı şube olarak F şubesinin ortaya çıkması her zaman mümkündür. Bu düşünme yöntemi aslında yabancısı olduğumuz yepyeni bir mantık değildir. Bu yöntem, ilk uygulayıcısı Sokrates olması bakımından felsefenin temel yöntemlerinden biridir. Nedir bu yöntem: hiçbir aykırı örneği dışarda bırakmadan yapılan çürütme, en sağlam çürütmedir. Çürüttüğün kavrama, çürütmenin dışında kalan aykırı bir örnek dahil edilirse, yani kavram yeniden tanımlanırsa; o halde kavrama yeni eklenen aykırı örneği de kapsayacak yeni bir çürütme yapmanız gerekecektir. Örneğin, Platon’un Devlet’inin birinci bölümünde Kephalos, adaleti, ‘emaneti geri vermek’ olarak tanımlıyor, Sokrates bu tanımı çürütünce; Polemarkhos bu defa kavramı yeniden tanımlayarak veya tanımı genişleterek, adaleti ‘dostlara iyilik düşmana kötülük etmek’ olarak ifade ediyor. Sokrates, tanıma yeni eklenen kavramı da çürütmeye dahil ederek, bu tanımı da çürütür. Bu defa bir başka sofist Thrasymakhos, kavrama çürütmenin dışında kalan yeni bir örnek ekleyerek, ‘adalet, güçlünün işine gelendir’ der ve Sokrates, bu tanımı da yeniden çürütmeye girişir. Görüleceği gibi Sokrates, yapılan tanımın dışında kalan aykırı bir örnek bularak, sofistlerin adalet tanımlarını çürütüyor. Sofistler ise kavrama, çürütmenin dışında kalan yeni örnekler ekleyerek tanımı genişletiyor ve dolayısıyla kavramın yeni şubelerini açarak, çürütmeden kurtulmaya çalışıyorlar. Çünkü felsefede en güçlü tanım; hiçbir aykırı örneği dışarda bırakmadan yapılan tanımdır. Keza en güçlü çürütme de hiçbir aykırı örneği dışarıda bırakmadan yapılan çürütmedir.
Paradigmal bilim taraftarlarının söz konusu iddiası, tikel olumlu bir öncülden tümel olumlu bir sonuç çıkarmak suretiyle mantığın temel ilkeleriyle çelişmektedir. Örneğin, ‘bazı insanlar ölümlüdür’ (tikel olumlu I) öncülünden hareketle, o halde ‘tüm insanlar ölümlüdür’ (tümel olumlu A) sonucunun çıkamayacağını, asırlar önce Aristoteles Organon’da ortaya koyduğu mantık12 kuralları ile ifade etmişti.
Öte yandan, bir ideolojiyi veya dini tümden reddetmek çok zor hatta imkansıza yakın olsa da yapılacak eleştirinin kalitesi aynı anda birçok şubeyi çürütebilir. Aşağıda açıklayacağımız kaliteli bir eleştirinin üç kriteri, bir dinin veya ideolojinin en temel ve sarsılmaz görünen sacayaklarına uygulandığı ölçüde çok sayıda şubeyi aynı anda çürütebilecektir. Örneğin, Hristiyanlıkta teslis inancı Hristiyanlığın güçlü bir sacayağıdır; İslam’da ise hadislerin lüzumu ve güvenilirliği problemi temel sacayaklarındandır çünkü çok fazla sayıda şube (mezhep) tarafından kabul edilirler. Ya da komünizmdeki sınıfsız toplum kavramı komünizmin birçok şubesi tarafından kabul edildiği için temel sacayaklarındandır. Keza bunu özelde bir filozofun sistemini belirleyen kavramlar için de düşünebiliriz. Örneğin Heidegger’in birçok şubesini (takipçilerini) aynı anda çürütmek istiyorsak, (aşağıdaki) eleştirilerimizle onun ‘Dasein’ kavramına yönelmemiz gerekecektir.
Bir dini veya ideolojiyi tümden reddetmenin bir hayli meşakkatli olduğunu ortaya koyduktan sonra, şimdi Descartes’te olduğu gibi X’i en en basit şubelerine ayırma/parçalama suretiyle eleştirmek gerekir. Yani tüm eleştiri oklarımız, X’in bir şubesi olan A’ya yönelik olmalıdır. Elbette A da kendi içinde A1, A2, A3 ve benzeri olarak parçalanabilir. Burada önemli olan asırlar boyunca varlığını korumuş sabit inançlar veya kabuller üzerine yoğunlaşmaktır. Çünkü söz konusu alt şubeler, çoğu zaman esas fikrin sabit inançları üzerine yükselmişlerdir. Örneğin Mutezile İslam’ın akıl yönü üzerine inşa edilmiş bir şube iken, tasavvuf ekolü ise daha çok iman ve sezgi zemininde varlığını ortaya koymuştur. Akıl da iman da İslam dininin en temel sacayaklarından ikisidir. Söz gelimi, alt şubelerin de alt şubelere ayrılması bir teselsül problemine yol açmaz, çünkü esas amaç; statik inançların varlığını borçlu olduğu ilkeler ile en basit düzeyde yüzleşmektir. Bu bakımdan, bu kısım sadece bir yöntem önerisinde bulunmaktan ibaret olacaktır.
1. A Priori Çürütme
Kaliteli bir eleştirinin ilk ilkesi, bir fikir/inanç sisteminde aklın zorunlu ilkeleriyle (a priori) çelişen olguları bulup göstermektir. Aklın zorunlu ilkeleri derken kastettiğimiz elbette mantık ilmidir. Mantık kavramı yaygın anlamıyla şu şekilde kullanılır: “ama bu benim mantığıma uymuyor”. Mantıktan kastımız elbette bu değildir. Kaliteli bir çürütmenin ilk adımı olan a priori çürütmeyi uygulayabilmek için mantık ilmi öğrenmek gerekliliğin ötesinde zorunluluktur. Yoksa tartışmacı, taşın yere düşüşünü ya da ateşin pamuğu yakışını ve benzeri olayları ’aklın zorunlu yasaları‘ olarak kabul etme yanlışına düşebilir.
Aklın zorunlu ilkeleriyle çelişen bir örneği, bir dinin temel esası sayılabilecek bir inanç üzerinden göstermek yerinde olacaktır. Örneğin teslis inancı Hristiyanlığın neredeyse tüm mezhepleri tarafından kabul edilir. O halde bu inancın aklın zorunlu ilkeleriyle çelişip çelişmediğini kontrol edelim. Bunun için teslisi anlamak gerekir. Aşağıdaki görsel teslisin bir özetidir.
Görselde dört temel figür vardır: (A)Baba, (B)oğul, (C)kutsal ruh ve (X)tanrı. Hristiyanların neredeyse hepsi tarafından kabul edilen bu görseldeki iddianın özü şudur: A=X, B=X, C=X ancak; A≠B≠C. Bu açık bir çelişkidir çünkü buradan; D≠D≠D sonucu çıkmaktadır. Bu ise mantığın ilk ilkesi olan özdeşlik ilkesine aykırıdır; çünkü özdeşlik ilkesine göre bir şey ne ise odur. Yani inanç aklın zorunlu ilkeleriyle çelişmektedir. Başka açıdan, A+B+C=X etmektedir, dolayısıyla bu, X+X+X = X anlamına gelir. Bu ise 3=1 gibi apaçık matematiksel bir akli çelişkiye dönüşüyor. Görüldüğü gibi, aklın zorunlu ilkeleriyle çelişen olgular ortaya konduğunda bir dinin veya ideolojinin sacayaklarından birini çürütmenin ilk adımını atmış olursunuz. Elbette bu çürütme sadece Hristiyanlığın teslis inancını kabul eden şubeler için geçerlidir, yoksa yukarıda belirttiğimiz gibi, biri çıkar da ben teslise inanmıyorum derse, o kişiye karşı çürütmemiz geçersizleşir.
Şimdi ikinci adıma geçelim:
2. Bilimsel Bilgiyle Çürütme
Bu adımda ise bir fikrin, çok açık bilimsel bir yasa ile çelişen inançlarını bulup ortaya sermek amaçlanmalıdır. Belki de en kolay yöntem budur ancak en çok istismar edilen yöntem de budur. Bu yöntem şöyle uygulanır: Örneğin, bir din veya ideoloji, “yağmur gökyüzündeki yıldızlardan gelir” gibi açıkça bilimsel bilgi ile çelişen bir bilgi sunuyor ve dinin birçok şubesi buna inanıyorsa, bu olguyu ortaya koymak şubeleri çürütmenin bilimsel yoludur. Ancak bu yöntem, ilk yönteme (a priori çürütme) nazaran çok daha zayıftır. Çünkü nedensellik problemi, tümevarım metodunun yetersizliği, bilimlerin kendi arasındaki eşitsizliği, kuantum fiziği, yorum genişliği, bilimin temelinde yatan inançlar ve bilimde değişen bilgiler gibi problemler, bilimsel çürütme yöntemin gücünü zayıflatsa da bu yöntemi değersiz kılmaz, çünkü bilimsel yöntem sağduyunun en güçlü indikatörlerinden biridir ve insan, genellikle sağduyunun yönlendirmesiyle bir şeye inanır veya inanmaz.
3. Aktaran Kişinin (Peygamber) Eleştirisi
Bu adımda, bir fikir sisteminde ilk iddia sahibinin önce varlığı, sonra güvenilirliği sorgulanmalı. İddia sahibinin (peygamber veya kurucu) gerçekten var olmadığına ya da hiç yaşamadığına dair elinizde güçlü şüpheler varsa, zaten olmayan ya da hiç olmamış birinin iddiasına inanmak için elinizde bir sebep kalmaz. Ancak varlığına dair çok güçlü kanıtlarınız var ise bu defa da kişinin güvenilirliğini sorgulamanız gerekecektir. Örneğin, bir arkadaşınız yanınıza geldi ve peygamber olduğunu söylemekle birlikte, yepyeni bir tanrıya inanmanız gerektiğini size vaaz etti. Analitik açıdan üç ihtimal vardır: ya arkadaşınız yalancıdır ya delidir ya da arkadaşınız söylediklerinde samimidir. İlk iki ihtimalden birine bile inanacak kadar elinizde yeterli kanıt varsa, o halde kişinin iddiasına inanmamak için elinizde güçlü bir neden oluşur. Yani, yalancılık ya da deliliğin nesnel kanıtları varsa, örneğin çok açık bir şekilde yalancılığına şahit olunan bir olay varsa; bu, kişinin iddiasını reddetmek için bize makul bir sebep verecektir. Ancak eğer arkadaşınızın dürüst biri olduğunu düşünüyorsanız, öyleyse yalancı olduğuna inanmazsınız. Eğer arkadaşınızın deli olmadığını ancak sonradan delirdiğini düşünüyorsanız ve bu iddiasından sonra uzun süre onunla vakit geçirip ya da hakkında iyice araştırma yapıp hiç de delilikle ilgili bir alamete rastlamazsanız, bu durumda ikinci ihtimale de inanmazsınız. Son olarak, arkadaşınızın samimi olduğuna ikna olursunuz, yani iddia sahibi yalancı ya da deli değildir. Ancak arkadaşınızın samimi olmasının zorunlu sonucu, onun iddiasının ’hak’ olduğu anlamına gelmez. Sadece yalancı ve deli olmaması, dolayısıyla samimi olması, onun söylediklerine inanmamız için çok güçlü bir nedene sahip olduğunuz anlamına gelir.
İLK BÖLÜM: İLKESEL SAVUNMA
Her şeyden önce belirtilmelidir ki ‘bilim dini yok edecek’ iddiası bir bilgi problemi değildir. Söz gelimi, muhataplarımız bizlere, ‘bilgi arttıkça veya bilim geliştikçe, bilgisizlikten kurtulacağımız için dine/tanrıya ihtiyacımız kalmayacak’ inancını vaaz etmektedirler. Bu iddianın doğru olduğuna ikna olmamız için, yukarıda da gösterdiğimiz gibi, argümanın tanımında hiçbir aykırı örneğin dışarıda kalmaması gerekirdi. Ancak herkesçe bilinir ki; profesör, doktor, akademisyen ve bilim adamı olup da herhangi bir dine inanan insanlar olduğu gibi, hiçbir eğitimi olmayan hatta belki okuma-yazma bile bilmeyen dinsizler de vardır. Bu bakımdan söz konusu iddia çok fazla aykırı örneği dışarıda bıraktığı için zayıftır. Öte yandan, söz konusu iddianın sahipleri –kendileri bilim sever veya bilgin– oldukları halde bu kadar zayıf bir iddia ortaya atarken, kendilerinden belki de çok daha bilgisiz ya da hiç eğitim görmemiş yerli bir halkın inançlı vatandaşları, çok daha kapsamlı ve hiçbir aykırı örneği dışarıda bırakmayan bir tanımlama yapmaktadırlar. Din veya dinsizlik konusu bilgi temelinde değil, hidayet temelinde ele alınıp şöyle bir iddia ortaya atılır: “Tanrı’nın hidayete erdirdiği kişiler iman eder, hidayete erdirmediği kişiler inkâr eder” Bu argümanın dışında kalacak aykırı bir örnek var mıdır? Biz henüz bulamadık. Öyleyse çok açıktır ki, din ve dinsizlik konusu bir bilgi problemi değildir.
Bilim zorunlu olarak ateizme götürmüyorsa, yani problem bir epistemoloji problemi değil ise, modern çağ bilim adamları ile ateizm arasındaki korelasyonu ne ile açıklayabiliriz? Elbette inanç konusu da diğer her konu gibi multifaktöriyel olarak düşünülebilir. Bu faktörlerden birkaçını şöyle izah edebiliriz: Bilimin içine yerleştirilmiş ve bizzat bilimin kendisi gibi sunulan ideolojiler, bilim adamları ile ateizm arasındaki korelasyonu açıklamakta yardımcı olabilir. Örneğin, aklı doğaya hapseden bir ideoloji olan natüralizm, bilimin içine yerleştirilmiş, bilim kılığında bir ideolojidir. Ancak Hamza Andreas natüralizmi, felsefi natüralizm ve metodolojik natüralizm olarak ikiye ayırmaktadır. Buna göre:
“Felsefi natüralizm, evrendeki tüm olguların fiziksel süreçlerle açıklanabileceği ve doğaüstünün olmadığı felsefesidir. Metodolojik natüralizm ise, bilimsel olarak kabul edilen herhangi bir şeyin asla Tanrı’nın İlahi faaliyetine veya gücüne atıfta bulunamayacağı görüşüdür. Ateist, felsefi natüralizm ile metodolojik natüralizmi birbirine karıştırmaktadır. Ateist, bilimsel sonuçları anlamak için yanlışlıkla felsefi natüralizmin bilimsel olmayan varsayımını benimser. Ateist, bilimsel sonuçların bilimsel olabilmesi için Tanrı’nın yaratıcı gücüne veya bilgeliğine atıfta bulunmaması gerektiği fikrini (metodolojik natüralizm), O’nun yaratıcı gücünün ve bilgeliğinin var olmadığı gerçeğiyle (felsefi natüralizm) karıştırmaktadır.”
Doğadaki şeylerin, doğal sebepleri dışında hiçbir nedeni yoktur, dolayısıyla bilimsel olarak incelenebilen şeyler dışında hiçbir şey yoktur anlayışının (felsefi natüralizm) hâkim olduğu modern bilim, görünen şeylerin görünmeyen nedenleri olabileceği ihtimalini bile daha en baştan akla vurduğu pranga ile reddetmektedir. Bu ideolojiyi bilim zanneden insanlar, bilime yöneldikleri için değil, bu ideolojiyi bilim zannettikleri için ateizme yakınlaşırlar. Bu bir bilim yanılgısıdır. Bilimin içine gizlenmiş bir başka ideoloji olan materyalizm de bu minvalde düşünülebilir. Aklı maddeye hapseden bu anlayışa göre, görünenden sadece görünen çıkabilir. Eğer bilim gerçekten materyalizm ise; bir kitaba bile bilimsel yaklaşmanın sonucu, o kitabı okuyamamaktır. Çünkü “okumak” kavramı, tanımı itibariyle ‘görünenden görünmeyenin çıkarılması’ demektir. Yani okumak, harf ve işaretlere bakıp, harf ve işaretlerde olmayan/görünmeyen anlamları çıkarsamaktır. Bu ise bilime aykırıdır. Ancak bilim yapmak için de okumak gereklidir. O halde argüman şuna dönüşüyor: Bilim yapmak, bilime aykırıdır. Bu çelişik önermenin müsebbibi bilim değil, bilim kılığında bize sunulan ideolojilerdir. Görüldüğü gibi argüman, mantığın ikinci ilkesi olan ‘çelişmezlik’ ilkesini ihlal ettiği için aklın zorunlu yasalarına aykırıdır. Esasında, söz konusu bilim yanılgısı modern çağın bir problemidir. Örneğin Newton’un kitapları tanrıya atıflarla doludur.
Öte yandan, bilimsel çürütme yönteminin çok güçlü bir yöntem olmadığını girişte belirttik. Çünkü bilimin kesin kanıtlar sunmasının önünde büyük engeller vardır. Örneğin nedensellik problemi, önce gelen şeyin sonra gelen şeyin zorunlu nedeni olmadığını ortaya koyarak bilimin çürütme gücünü zayıflatmıştır. Ya da kuantum fiziği, atom altı parçacıkların fizik kurallardan bağımsız olarak davrandıklarını ortaya koyarak şeylerin bizim doğal sebeplerle açıklayamayacağımız ve anlayamayacağımız bir şekilde de hareket edebildiklerini ortaya koyarak, bilimin çürütme gücünü azaltmıştır. Öte yandan, bilimin temel yöntemi olan tümevarım yönteminin uygulanabilirliğinin imkansızlığı da bilimsel çürütmenin gücünü azaltmıştır. Ya da bilimde her yeni buluşla birlikte çürüyen eski bilimsel bilgiler, şu anki bilimsel bilgilerin de çürüyebileceğini bizlere vaaz etmesi bakımından bilimsel çürütmenin gücünü zayıflatır. Öte yandan, bilimsel çürütmeye muhatap olan kişi, iddiasının mecaz olduğunu ileri sürebilir. Bu yorum genişliği ise bilimsel çürütmenin gücünü azaltır. Tüm bunların ötesinde, bilimsel çürütmenin çok güçlü bir yöntem olduğunu varsaysak ve bu yöntem kullanılsa bile, mutlak olarak ‘din’ kavramını değil, hatta spesifik bir dini bile değil, sadece spesifik bir dinin spesifik bir şubesini çürütme iddiasında bulunabilir. Örneğin, İslam dininin çoğu şubesi bilim ile dini iki ayrı hakikat olarak ifade ederler. Buna göre Allah’ın ayetlerini iki türlü okumak mümkündür: Birincisi Allah’ın yazılı kitabı olan Kuran'ı okuyarak, ikincisi ise Allah’ın yazılı olmayan evren kitabını okuyarak ayetleri okumak mümkündür. Bu ekoldeki düşünürlere göre, bilimi inkâr etmek Allah’ın ayetlerini inkâr etmek gibidir. Örneğin İmam Gazali, El-Münkız Mine'd Dalal adlı eserinde, din adına bilimi inkâr eden alimlerin düştüğü yanlıştan söz etmekte ve daha da ileri giderek, ‘taşı altına dönüştüren bir kişi sırf taşı altına dönüştürdüğü için 10 sayısının 2 sayısından küçük olduğuna inanmamı söylese, ben yine de buna inanmam, ancak yapacağım tek şey, onun taşı altına dönüştürmesine hayret etmek olacaktır’ demektedir. Öyleyse, bilim ile dini karşı karşıya getirmek kimi düşünürlere göre baştan başa tutarsızlıktır çünkü bu kategorik bir hatadır. Bu bakımdan bilim ve din iki ayrı hakikat olabilir.
İKİNCİ BÖLÜM: İSTATİSTİKSEL SAVUNMA
Dünya genelinde geçmişe oranla herhangi bir dini inanca sahip kişilerin sayısı/oranı hakkında, konuyla ilgili araştırma yapan şirketlerin istatistiksel raporlarına bakarak fikir edinebiliriz. Örneğin, “ABD'li araştırma şirketi Pew, 2070'e kadar İslam'ın dünyanın en büyük dini olabileceğini açıkladı.” Yine Pew’in araştırmasına göre: ”Çin Komünist Partisi ateizmi destekliyor ancak birçok üye hâlâ dini geleneklere katılıyor” Öte yandan, Doğu Türkistanlıların açık tanıklığı, bu şüphelerin en güçlü alametlerinden biridir. Bir başka açıdan, Çin’de yaşanacak bir iktidar devrimi tüm istatistikleri altüst edebilir. Yine Pew’in bir araştırmasına göre:
• Ateistler, agnostikler ve herhangi bir dine bağlı olmayan diğer insanlar, her ne kadar ABD ve Fransa gibi ülkelerde sayıları giderek artsa da dünya toplam nüfusu içinde azalan bir paya sahip olacak.
Öte yandan, herhangi bir dine mensup olmayanların en büyük bölümü %67‘lik ateist oranı ile Çin’dir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kapalı toplum yapısı düşünüldüğünde, kendini herhangi bir dine mensup sayan insanlar üzerinde olan baskı, düşündüğümüzden çok daha ileri seviyede olabilir. Buna rağmen görünürde Çin Halk Cumhuriyeti rejimi, ilginç bir ivme yakalamış durumdadır. Daha ayrıntılı bilgi için Pew’in tablosuna bakalım.
Tablo1:https://www.pewresearch.org/religion/2015/04/02/religiouslyunaffiliated/#:~:text=In%202050%2C%2 0China%20is%20expected,%2C%20surpassing%20Japan%20(6%25).
Bu tablodaki verilerin de gösterdiği gibi, 2010 yılında dünya genelinde herhangi bir dine inanmayan kişilerin toplam sayısı 1.131.150.000’dir. Çin’deki ateist sayısı ise görüldüğü gibi 700.680.000 kişidir. Bu demek oluyor ki, dünyanın en kalabalık halkı olan Çin, dünyadaki toplam ateist oranının %62’lik gibi bir oranına sahip. Çin’in din karşıtı bir rejim tarafından yönetiliyor olmasının bununla bir ilgisi var mıdır?
Öte yandan, kendini bir dine ait hissetmediğini ileri sürdükten sonra; fal, büyü, burçlar, astral seyahat, altıncı his ve benzeri yüzlerce şeye iman eden kişilerin sayısı da azımsanmayacak derecede fazla olduğu için, onların da istatistiksel verilere dahil edilmesi, karşımıza çok daha ilginç bir tablo çıkarabilir. “Peter Berger, 21. yüzyılın son 500 yılın en dindar yüzyılı olabileceğini öngörmektedir!” Durum böyle iken, bilim hangi dini yok edecektir? Öyle görünüyor ki insanın varoluşundan (fıtratından) gelen inanma duygusu antropolojinin de ortaya koyduğu gibi tarih boyunca daima farklı biçimlerde kendini dışa vurmuştur. Günümüzde de “Yeni ateizm’in öne çıkmasına rağmen, din hiçbir şekilde ortadan kalkmıyor.” Araştırmaların da gösterdiği gibi, insanın doğasından gelen iman etme ihtiyacı tarihin sonuna kadar kendini dışa vurmaya devam edecek gibi görünmektedir. Bu bağlamda Cornel W Du Toit dinin doğal olduğunu şöye ifade eder: ”Din doğaldır çünkü akıllı bir tür olarak insanoğlunun evriminin bir parçasıdır.”
SONUÇ
İnsanlar çoğu zaman slogan ile argüman arasındaki farkı fark edemeyecek kadar yetkinlikten uzak ve genellikle ikisini birbiri yerine kullanma gafletine düşecek kadar az düşünürler. Söz gelimi, ‘bilim ilerledikçe dinler yok olacak’ iddiası bir argüman olmaktan çok bir slogan olarak kullanılır. Amaç hakikatin izini sürmek değil, karşı tarafı alt etmektir. Bu tavır çoğu zaman, paradigmal bilim anlayışının bağlıları tarafından bilimsel kanıtlar malzeme edilerek açığa çıkar. Bu yönüyle din ile bilim arasındaki karşıtlık tamamen ‘bilgi’ temelinde ele alınır. “İnsan ile dinsizlik arasındaki tek engel bilgisizliktir” denilmektedir. Zannedilir ki bilgi olduğunda din olmaz; zaten dine inanalar bilgisiz insanlardır ve bilim/bilgi arttıkça da din yok olacaktır. Zaten mantıksal olarak, “Bilimin ateizme yol açmadığı gerçeği bilim felsefecilerinin çoğunluğu tarafından onaylanmaktadır.” Ancak yine de ‘Bilim ilerledikçe ateist oranı artıyor’, ‘Bilim evreni keşfettikçe tanrının yaptığı sanılan şeyler çürütülüyor’, ‘Bilimin henüz keşfetmediği şeyleri ise sizler tanrıyla dolduruyorsunuz; dolayısıyla sizler boşlukların tanrısına inanıyorsunuz’ ve benzeri sloganlar ile rakip taraftarların üzerinde psikolojik bir üstünlük sağlanmaya çalışılır. Yani çoğu zaman esas mesele epistemolojik değil psikolojiktir. Oysa sloganların olduğu yerde felsefi bir temellendirmeden söz edilemez; ya da felsefi temellendirmeler yaptıklarını düşünenler slogandan öteye geçemez. Bu büyük ve yaygın problem çağımızın bir hastalığıdır ve bu hastalıkla yüzleşmek zorundayız. Bu makale, söz konusu hastalığı hem içeriksel (bilgi) hem de biçimsel (mantık) açıdan teşhis edip bir tedavi yöntemi önermek amacıyla yazılmıştır.
KAYNAKÇA
1. Aristoteles, Kategoriler. Pinhan yayınları, (çev, Y. Gurur Sev)
2. Descartes, Meditasyonlar. Say yayınları, (çev. Engin Sunar)
3. Gazali, El-Münkız Mine'd – Dalal, Ketebe yayınları.
4. Hume, David. İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, Kültür yayınları.
5. Hüseyni, Lütfullah Celali, Bilim Ve Din, (çev. Bülent Sönmez), Post-Truth Dergisi, 2023
6. Meric, Altay Cem, Peygamberliğin İspatı: Haber Delili. İnsan yayınları. 2022 İstanbul.
7. Meric, Altay Cem, Muhtelif: İslam’a Yönelik İtirazlar ve Cevaplar, İnsan yayınları. 2023 İstanbul.
8. Oldmeadow, Kenneth. BİLİM, BİLİMCİLİK VE KENDİNİ YOK ETME: BAZI DÜŞÜNCELER, (çev. Bülent Sönmez), Post-Truth Dergisi, 2023
9. Platon. Devlet, (çev. Sabahattin Eyüboğlu- M. Ali Cimgöz), İstanbul: Kültür Yay, 2016
10. Popper, Karl. Bilimsel Araştırmanın Mantığı. Yapı Kredi Yayınları.
11. Toit, Cornel W Du, Dinin Bilimsel Savunusu ve Bilim-Din Uzlaşması, (çev. Bülent Sönmez) Post – Truth Dergisi, 2023
12. Tzortzis , Hamza Andreas, Bilim Tanrı’yı Çürüttü mü?-Yanlış Ateist Varsayımların Yapısökümü, (çev. Bülent Sönmez), Post-Truth Dergisi, 2023
Bilimsel Yobazlık Nedir?






Yorumlar