Modernitenin Sosyolojinin Gelişimi Üzerindeki Etkisi
- Yusuf Sincar

- 27 Şub
- 3 dakikada okunur
Modernitenin Sosyolojinin Gelişimi Üzerindeki Etkisi
GİRİŞ
Modernite, yalnızca belirli tarihsel olayların art arda gelmesiyle açıklanabilecek bir olgu değildir. Sanayi Devrimi, Fransız Devrimi ve Aydınlanma düşüncesi üzerinden şekillenen modernite; esasen kadim geleneklerden, yerleşik anlam dünyalarından ve kutsal referanslardan bilinçli bir kopuşu ifade eden çok boyutlu bir süreçtir. Bu süreç, yalnızca ekonomik ve siyasal yapıları değil, insanın kendisini ve dünyayı anlama biçimini de temelden dönüştürmüştür. Bu bakımdan modernite, basit bir ilerleme hikayesi değil;

insanın varlıkla kurduğu ilişkinin yeniden tanımlanmasıdır. Modern dönemle birlikte dinin kamusal alandaki belirleyiciliği zayıflamış, sekülerleşme ve laikleşme süreçleri hız kazanmıştır. Özgürlük, eşitlik ve insan hakları gibi kavramlar modern söylemin merkezine yerleştirilmiş; ancak bu kavramlar, çoğunlukla ahlaki bir zemine değil, rasyonel ve işlevsel bir mantığa dayandırılmıştır. İnsan artık doğru olduğu için değil, işe yarar olduğu için değerli sayılmaya başlanmıştır. Modernite, insanı yüceltirken aynı anda onu ölçülebilir, sınıflandırılabilir ve yönetilebilir bir varlığa indirgemiştir.
Bu nedenle modern toplumlarda intihar oranlarının artması, bireyin kalabalıklar içinde yalnızlaşması, tektipleşme ve duyarsızlaşma gibi olgular tesadüf değildir. Bunlar modernitenin ilerleme adı altında ürettiği yapısal sonuçlardır. Modern birey, daha özgür olduğuna inanırken, hiç olmadığı kadar yönlendirilmekte ve denetlenmektedir. Sosyoloji, tam da bu noktada ortaya çıkmış; modern dünyanın kendisini anlama ve açıklama zorunluluğunun bir ürünü olarak şekillenmiştir.
Modernite ile birlikte ekonomik hayat piyasa merkezli bir yapıya bürünmüş, insan davranışı rasyonalite ve fayda maksimizasyonu üzerinden okunur hale gelmiştir. Konvansiyonel iktisat anlayışı, bireyi hesaplayan, seçici ve doyumsuz bir özne olarak varsayar. Toplum bu modelde ikincil bir konuma itilmiş, birey ise mutlaklaştırılmıştır. Ancak bu mutlaklaştırma, gerçek bir özgürlük üretmemiş; bilakis insanı kendi çıkarı etrafında dönen dar bir alana hapsetmiştir. İnsan, toplumsal bağlardan kurtulmuş değil; bu bağlardan koparılmış bir varlığa dönüşmüştür.

Bu zeminde modern insan, tüketimle tanımlanan bir varlık haline gelmiştir. Tüketim artık yalnızca ihtiyaçları karşılayan bir eylem değil; kimliğin yerine geçen bir varoluş biçimidir. Düşünme eylemi yerini satın alma eylemine bırakmış, varlık bilinci sahiplik bilinciyle ikame edilmiştir. Modern birey, tükettiği sürece var olduğunu, tüketemediği noktada ise anlamsızlaştığını düşünür hale gelmiştir. Bu durum, modern insanın özgürlük iddiasını temelden sorgulanır kılmaktadır. Seçeneklerin artması, özgürlüğün arttığı anlamına gelmemektedir. Aksine seçeneklerin çoğalması, bireyin hangi yönde hareket edeceğini bilemez hale gelmesine neden olmakta; birey tercihlerinin öznesi değil, piyasa mantığının nesnesi haline gelmektedir. Modern insan seçim yaptığını sanır; oysa çoğunlukla önceden belirlenmiş sınırlar içinde hareket eder. Tahakküm, görünmez hale geldiği ölçüde daha güçlü bir nitelik kazanır.
Moderniteyle birlikte iş gücü kitlesel biçimde kırsal alandan sanayi merkezlerine kaymış, şehirler tarihte görülmemiş bir hızla büyümüştür. Bu büyüme yalnızca nüfusu artırmamış; toplumsal ilişkilerin yapısını da temelden değiştirmiştir. Yüz yüze ilişkiler zayıflamış, insanlar aynı mekanı paylaşsalar bile birbirlerine yabancılaşmıştır. Kalabalıklar içinde yalnızlık, modern çağda bir istisna değil; adeta yeni bir norm haline gelmiştir.
Aile yapısı zayıflamış, geleneksel dayanışma biçimleri çözülmüş, birey toplumsal bağlardan koparak kendi başına kalmıştır. Bu kopuş, bireyin özgürlüğünü artırmamış; aksine onu daha korunmasız, daha kaygılı ve daha kırılgan hale getirmiştir. Modern birey ne tam anlamıyla bağlıdır ne de gerçek anlamda bağımsızdır. Arada kalmışlık, modern insanın temel varoluş tarzına dönüşmüştür.
Sosyoloji, bu toplumsal çözülüşün bilimidir. Modern insanın neden mutsuz olduğunu, neden aidiyet duygusunu kaybettiğini ve neden kendi ürettiği sistemlerin içinde ezildiğini anlamaya çalışır. Bu bakımdan sosyoloji yalnızca betimleyici bir disiplin değil; aynı zamanda eleştirel bir düşünce alanıdır. Modern dünyanın kendisini doğal ve kaçınılmaz gösteren söylemine karşı, rahatsız edici sorular sorar.
Modern kapitalizm, serbest rekabet miti üzerine inşa edilmiş olsa da pratikte büyük şirketlerin hakimiyet kurduğu bir yapı üretmiştir. Mega şirketler yalnızca ekonomik alanda değil; siyasal, kültürel ve medya alanlarında da belirleyici hale gelmiştir. Devlet ise bu yapının karşısında durmak yerine, çoğu zaman onun sürekliliğini sağlayan bir araca dönüşmüştür. Devlet görünürde piyasayı denetler; gerçekte ise onun işleyişini güvence altına alır.
Bu noktada birey çift yönlü bir kıskaç altındadır. Bir yanda tüketim baskısı, diğer yanda bürokratik zorunluluklar. Birey hem piyasanın müşterisi, hem de devletin dosya numarasıdır. İnsan, özne olmaktan çıkmış; işleyen bir sistemin parçası haline gelmiştir. Modern toplumda insanın değeri, kim olduğuyla değil; ne kadar ürettiği, tükettiği ve uyum sağladığıyla ölçülmektedir.
SONUÇ
Sonuç olarak modernite, sosyolojinin doğuşunu ve gelişimini mümkün kılmış; ancak aynı zamanda sosyolojiyi zorunlu hale getiren yapısal sorunları da üretmiştir. Modernite ilerleme, özgürlük ve refah vaat etmiş; fakat bu vaatlerin bedeli anlamın çözülmesiyle, bağların zayıflamasıyla ve insanın kendi ürettiği düzenin içinde kaybolmasıyla ödenmiştir.
Sosyoloji bu nedenle modern dünyanın vicdanıdır. Modern insanın kendisine sormaktan kaçtığı soruları açıkça sorar. Modernliğin parlatılmış yüzünün arkasındaki karanlığı görünür kılmaya çalışır. Kanaatimce modern dünyanın asıl krizi ekonomik değil; ontolojiktir. İnsan ne ürettiğini bilmektedir, fakat neden yaşadığını her geçen gün daha az bilmektedir.



Yorumlar