David Hume ve Estetik
- Yusuf Sincar

- 27 Şub
- 2 dakikada okunur
David Hume ve Estetik
Giriş
Hume bütün felsefesini algı ve duyumlara dayandırır. Ona göre zihnin sahip olduğu her şey izlenimlerden ve onların kopyaları olan idelerden gelir. Bu nedenle estetik söz konusu olduğunda ilk beklenti şudur: Beğeni tamamen öznel olmalıdır. Çünkü beğeni bir duygudur ve duygular kişiden kişiye değişir. Ancak Hume burada durmaz. Beğeninin öznel olduğunu kabul ederken aynı zamanda şu soruyu sorar: Eğer her şey göreliyse, neden bazı eserler yüzyıllar boyunca değerini korur? Neden bazı insanların yargıları diğerlerinden daha güvenilir kabul edilir? Hume’un amacı beğeniyi metafizik bir temele oturtmak değildir. O, beğeninin standardını insan doğasında arar. Böylece hem göreceliliği kabul eder hem de sınırsız bir keyfiliği reddeder.
1. Beğeninin Öznel Temeli
Hume’a göre zihnin ilk verisi izlenimdir. İzlenim, doğrudan deneyimlenen canlı algıdır. Bir şeyi görmek, duymak, tatmak ya da bir duyguyu yaşamak izlenimdir. İdeler ise izlenimlerin zihindeki daha zayıf kopyalarıdır. Zihin izlenimleri hatırlar, birleştirir ve yeni düşünceler üretir. Ancak izlenim her zaman ideye göre daha güçlüdür. Bu yapı estetik yargıyı belirler. Çünkü bir eseri güzel bulmak öncelikle bir izlenimdir. Güzel dediğimiz şey nesnede bulunan bir özellik değil, bizde oluşan bir duygudur. Bu nedenle Hume açıkça söyler:

Güzellik nesnede değil, onu algılayan zihindedir. Farklı kişiler aynı nesne karşısında farklı duygular yaşayabilir. Buradan şu sonuç çıkar: Beğeni yargıları öznel temellidir. Ancak bu öznel temellilik her yargının eşit olduğu anlamına gelmez. Çünkü duygu herkes için aynı şekilde işlemez.
2. Yetkin Yargı ve Ortak İnsan Doğası
Hume’un asıl sorusu şudur: Eğer beğeni bir duyguysa, bazı yargılar neden daha doğru kabul edilir? Bu sorunun cevabı “beğeni inceliği” kavramında yatar. Beğeni inceliği, ayrıntıyı ayırt edebilme yeteneğidir. Sancho Panza örneğinde iki kişi şarabı tadar. İkisi de şarabın iyi olduğunu söyler. Ancak biri kösele, diğeri demir tadı aldığını belirtir. Sonradan fıçının dibinde köseleye bağlı bir anahtar bulunur. Bu örnek şunu gösterir: Herkes hisseder ama herkes aynı incelikte hissetmez. Deneyim, pratik ve dikkat duyuyu keskinleştirir. Dolayısıyla Hume’a göre beğeni standardı şu özelliklere dayanır: Deneyim sahibi olmak, karşılaştırma yapabilmek, önyargılardan uzak olmak ve duyusal yetkinliğe sahip olmak Bu özelliklere sahip kişiler “yetkin yargıç”tır. Onların beğeni yargıları diğerlerinden daha güvenilir kabul edilir. Bu yaklaşım çoğunluk kuralını reddeder. Çünkü popülerlik doğruluk değildir. Aynı şekilde her bireyin yargısı da eşit değildir.
Peki bu durumda evrensellik nasıl mümkün olur?
Hume’un cevabı insan doğasıdır. İnsanların temel duyusal yapıları benzerdir. Acıma, korku, hayranlık gibi temel duygular ortaktır. Büyük sanat eserleri bu ortak yapıya hitap eder. Bu nedenle bazı eserler zamanın sınavını geçer. İklim, dil ve kültür değişse de insan doğasının temel yapısı değişmez. Burada görecelik ile evrensellik birleşir. Beğeni bireysel bir duygudur. Ancak insan doğası ortak olduğu için bazı yargılar geniş uzlaşma yaratır.
Sonuç
Hume’da beğeni tamamen öznel değildir, ancak tamamen nesnel de değildir. Güzellik nesnede değil, algılayandadır. Fakat algılayanlar ortak bir insan doğasına sahiptir. Beğeninin standardı dışsal bir ölçü değildir. O, eğitilmiş ve incelmiş duyarlılıktır. Her duygu eşit değildir. Deneyim, karşılaştırma ve önyargısızlık yargıyı güçlendirir. Bu nedenle Hume’un estetik anlayışı iki uçtan da uzak durur. O, hem göreceliliği kabul eder hem de keyfiliği reddeder. Sonuç olarak beğeninin standardı matematiksel bir kesinlik değil, insan doğasına dayanan ortak bir duyarlılıktır. Bu duyarlılık en iyi biçimde sanatta görünür. Çünkü sanat, insan doğasının en temel duygularına doğrudan hitap eder.






Yorumlar