top of page

Gülme Üzerine

10 Eyl
7 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 13 Eyl

Gülme Üzerine


Giriş: Aristoteles ve Gülme

Duygularımızın kökeni pek çok şekilde açıklanabilir. Söz gelimi, tüm hayatı evrim kuramı perspektifinden yorumlayan birisi duyguların kökenini hayatta kalma mücadelesinin bir ürünü olarak açıklayabilir. Ya da Freudien psikanaliz duyguların kaynağını bilinçdışı dürtülerde ve çocukluk deneyimlerinde arayabilir. Bir başkası duyguların toplumsal olarak şekillendiğini savunabilirken; dini yaklaşımlar ise onları insanın ruhsal ve manevi yapısıyla ilişkilendirebilir. Peki ya filozoflar? Bu sorunun cevabı için Antik Yunan’a girmemiz ve Aristoteles’e başvurmamız gerekir. 

Aristoteles’in Poetika adlı eseri orjinalinde iki bölümden oluşur: Birinci bölümün temel meselesi insanı neyin hüzünlendirdiğiydi. İkinci bölüm ise Gülme üzerine ayrılmıştı.. Ancak ve ne yazık ki bu bölüm hala kayıptır. 


Gülme
Gülme

Felsefe tarihinin en dikkat çekici ve hüzün verici olaylarından biri, Aristoteles’in Poetika adlı eserinin komedya bölümünün kaybolmuş olmasıdır. MÖ 4. yüzyılda kaleme alınan bu eser, günümüzde çoğunlukla şiir sanatıyla ilişkilendirilse de Antik Yunan’da tragedya, komedya ve destan gibi tüm taklit sanatlarını kapsayan kuramsal bir çerçeveye sahipti. Aristoteles’in amacı, özellikle tragedyanın seyirci üzerinde nasıl yoğun duygusal etkiler yarattığını ve “katarsis”in hangi yapısal unsurlar aracılığıyla gerçekleştiğini sistematik biçimde açıklamaktı. Nitekim olay örgüsü, karakter, hamartia ve peripeteia gibi kavramlar üzerinden geliştirdiği analizler, yalnızca antik tiyatro için değil, modern dramaturji ve sinema kuramı için de belirleyici olmaya devam etmektedir. Ancak eserin mevcut hali yalnızca tragedya üzerinedir; zira komedya kuramına dair bölüm kayıp durumdadır. Peki bunu nereden biliyoruz? Bizzat Aristoteles bunu Poetika’nın altıncı bölümünde bize haber vermektedir: “… komedyadan daha sonra söz edeceğiz; şimdi ise trajediyi ele alalım..” Ancak buna rağmen yine de eserin içinde komedyaya dair bir tespiti bulunur: “..komedya, ortalamadan daha kötü karakterleri, tragedya ise ortalamadan daha iyi olan karakterleri taklit etmek ister.”


Aristoteles - Poetika
Aristoteles - Poetika

Aristoteles’in metin içinde komedyayı ayrı bir bölümde ele alacağını belirtmesine rağmen bu kısmın günümüze ulaşmamış olması, estetik düşünce açısından önemli bir boşluk yaratmıştır. Bu kayıp, gülmenin ve komiğin felsefi temellendirilmesine dair erken ve sistematik bir kuramın yitirildiği anlamına gelir. Ortaçağ bağlamında gülmeye yönelik kuşku ve dinsel mesafe, bu kaybın kültürel arka planını anlamada sıklıkla tartışılmıştır. Nitekim Umberto Eco, Gülün Adı adlı romanında, Aristoteles’in komedya bölümünün Ortaçağ’da bilinçli olarak gizlendiği yönünde kurgusal bir anlatıya yer vermişti. 

Romana göre gülme üzerine olan bölüm Ortaçağ’da kasıtlı olarak yok edilmiş ya da saklanmıştır. Nedeni ise şudur: Manastırda kör keşiş Jorge de Burgos, Aristoteles’in kayıp olan gülme üzerine kitabının insanların korkularını, dogmaları ve otoriteyi sorgulamasına yol açacağını düşündüğü için onu şeytani ve tehlikeli görmüştü. Bu yüzden kitabı saklamış ve sayfalarına zehir sürmüş; kitabı merak edip okuyan keşişler sayfaları çevirmek için parmaklarını dillerine götürdüklerinde zehirlenerek ölmüşlerdir. Böylece kitabı okuyan hiç kimse hayatta kalmamış; halk kitabın şerrinden korunmuştu. Zira skolastik düşünceye göre gülme ya da kahkaha, hakikati ve dini otoriteyi sarsabilecek yıkıcı ve şeytani bir güçtü; işte bu nedenle halkı kitaptan korumaya çalışmışlardır. Nitekim roman boyunca işlenen cinayetlerin temelinde de bu yasak kitabın gizlenmesi vardır.

Eco’nun bu edebi yorumu tarihsel bir kanıt olmaktan ziyade, gülmenin otorite karşısındaki dönüştürücü gücüne dair sembolik bir okuma olarak anlaşılmalıdır. Böylece kayıp komedya bölümü, yalnızca literatürdeki bir eksiklik değil, aynı zamanda düşünce tarihinin trajedisi olarak da yorumlanabilir. 

Neyse ki Aristoteles’ten sonra gülmenin doğası üzerine ciddi düşünceler ortaya konmuştur. Şimdi, bunlardan ikisi üzerinde duracağız: İlki Hutchison’ın Hobbes’a eleştirisi; ikincisi ise Bergson’un Gülme (Le Rire) adlı eseridir. 

Hobbes’un Gülme Anlayışına Eleştiri

Modern çağda toplum ve birey anlayışı önemli bir dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşüm yalnızca siyasal ve ekonomik yapıları değil, aynı zamanda felsefenin ilgi alanlarını da etkilemiştir. Gülme üzerine düşünmek de bu bağlamda ortaya çıkan yeni araştırma alanlarından biridir. Francis Hutchison’ın 1725 yılında yayımlanan üç mektubu, gülmeyi hem insan doğası hem de toplumsal nezaket kültürü açısından ele almıştı. Bu metinler yalnızca Thomas Hobbes’a bir cevap değil, aynı zamanda 18. yüzyıl İngiltere’sinde yükselen yeni birey anlayışının felsefi bir ifadesidir. Hutcheson’a göre insan doğasını anlamak isteyen bir düşünce, gündelik ama temel bir edim olan gülmeyi göz ardı edemez ya da etmemelidir. 

Hobbes gülmeyi “ani bir üstünlük duygusu” ile açıklamıştı. İnsan, kendisini başkalarıyla karşılaştırır ve üstünlüğünü fark ettiği anda gülme ortaya çıkar diyordu. Bu noktada Hobbes’un Aristoteles’ten etkilendiğini söyleyebilir miyiz? Hatırlayın, Aristoteles komedyanın ortalamadan daha düşük karakterleri taklit etmek istediğini vaaz ediyordu. Zira gülme, gülünç olma durumunda ortaya çıkan bir şey; gülünç olma ise “düşülen” bir durum, yani gülünç durumuna düşme, düşüklük veya aşağı olmak ile ilişkili olarak görülüyordu. Bu bakış açısı bize bayağı gelebilir, zira bizler bugün, gülmenin bundan ibaret olmadığını biliyoruz. Ancak anakronizme düşmemek gerekir; çünkü Antik Çağ insanı gülmeyi, bizim bugün anladığımız toplumsal, psikolojik ve eleştirel işlevlerinden ziyade, daha çok kusurun ve uyumsuzluğun açığa çıkması olarak kavrıyor olabilir. Bu anlamda Hobbes’un gülmeyi üstünlük duygusu ile açıklaması, daha aşağı olanın gülünç durumda olması anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Hutcheson ise tam olarak bu yaklaşımı mantıksal bir sorgulamaya tabi tutmuştu. Eğer gülme her zaman üstünlükten kaynaklansaydı, üstünlük hissi olmayan hiçbir durumda gülmememiz gerekirdi. Aynı şekilde her üstünlük duygusu da zorunlu olarak kahkahayla sonuçlanmalıydı. Oysa günlük deneyim bunun böyle olmadığını göstermekte. İnsan bazen bir nükteye, bir kelime oyununa ya da zekice bir benzetmeye de gülebilir; bu durumda üstünlük değil hayranlık söz konusudur. Ayrıca toplumsal hayatta sürekli üstünlük ilişkileri bulunmasına rağmen sürekli kahkaha duyulmaz, değil mi?

Bu nedenle Hutcheson’a göre üstünlük gülmenin ne gerekli ne de yeterli koşuludur. Ona göre Hobbes’un insan doğasını aşırı bencil yorumlaması, gülmeyi de dar bir çerçeveye hapsetmiştir. Peki Hutcheson’a göre insan neden güler? Şimdi, bu soruya eğilelim. O, gülmenin temelini “uygunsuzluk” ya da “uyumsuzluk” algısında bulmaktadır. Gülme, birbirine zıt ya da beklenmedik iki unsurun bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Özellikle yücelik ile sıradanlık, ciddiyet ile bayağılık, beklenti ile gerçekleşme arasındaki çelişki gülmenin kaynağıdır. Düşünürsek bunum onlarca örneğini bulabiliriz. Söz gelimi en meşhur komedi skeçlerinden birisi trafik polisi ile tartışan sarhoş adam figürü değil midir? Levent Kırca onlarca defa aynı senaryoyu oynamasına rağmen yine de gülünmesi bunun kanıtı sayılabilir. Ya da Hababam Sınıf’ındaki en gülünç sahneler aşırı ciddi ve titiz bir hoca karşısında aşırı bayağı ve rahat söz ve davranışlarda bulunan öğrenciler değil midir? Cem Yılmaz’ın stand-up gösterileri bu zıtlıklar ile doludur. Dahası tam da bu konu üzerine Karakomik Filmler çekmiştir. Ciddiyet, acziyet, hüzün, bayağılık ve komiklik bir aradadır bu filmlerde.

Öyleyse ona göre burada gülmeyi doğuran şey, varsayılan bir normdan sapmadır. İnsan zihni belirli bir düzen beklentisi içindedir; bu düzenin beklenmedik biçimde bozulması gülünç algıyı tetikler. Ancak buna rağmen gülme mekanik bir tepki değildir. Her uygunsuzluk gülme doğurmaz; bağlam ve algı önemlidir. Haddizatında gülme, zihinsel bir karşıtlık ya da beklenmedik bir birliktelik karşısında ortaya çıkan hoş bir tepkidir. Bu yönüyle gülme, üstünlükten ziyade bilişsel bir uyumsuzlukla açıklanabilir.

Peki gülmenin işlevi bundan ibaret midir? Hutcheson için gülme yalnızca psikolojik bir olay değildir; aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir işleve de sahiptir. Gülme doğal olarak hoş bir deneyimdir. Tıpkı güzellik algısında olduğu gibi, zihinde belirli bir duyunun harekete geçmesiyle zevk ortaya çıkar. Bu zevk insanı rahatlatır, gerginliği azaltır ve üzüntüyü hafifletir. Bu anlamda gülmenin pragmatik bir yapı arz ettiğini ileri sürebiliriz. 

Ancak gülmenin asıl önemi, onun sosyal niteliğinde yatmaktadır. Gülme bulaşıcıdır ve insanları birbirine yaklaştırır. Nazik bir toplumda gülme, sohbeti canlı tutar ve karşılıklı iyi niyeti güçlendirir. Bu anlamda Hutcheson, Hobbes’un rekabetçi insan tasvirine karşı, işbirliğine açık ve sosyalliği önceleyen bir insan anlayışı geliştirmiştir.

Gülme aynı zamanda ahlaki bir düzeltme aracı olabilir. Küçük kusurların doğrudan ve sert eleştiri yerine nazik bir alayla dile getirilmesi, kişinin savunmaya geçmeden hatasını fark etmesini sağlayabilir. Ancak burada ölçü önemlidir. Büyük felaketler, ağır suçlar ya da değiştirilemeyecek kusurlar alay konusu yapılmamalıdır. Ayrıca kutsal olanın gülünçleştirilmesi de uygun değildir. Gülme doğru kullanıldığında eğitici ve birleştiricidir; yanlış kullanıldığında ise incitici ve yıkıcı olabilir.

Öyleyse anlaşıldığına göre Hutchenson gülmenin birçok farklı işlevi olduğunu varsaymaktadır. Ondan neredeyse iki asır sonra gülme üzerine yazılan en ciddi ve ses uyandıran eseri Henri Bergson yazmıştır. Şimdi, buna eğilelim. 

Bergson ve Gülme

Henri Bergson’un 1900’de yazdığı Gülme (Le Rire) adlı eseri, gülmeyi psikolojik ya da bireysel bir duygu olarak değil, toplumsal bir olgu olarak ele alan klasik bir çalışmadır. Bergson’a göre gülmenin temel koşulu duygusal mesafedir; insan ancak belirli bir soğukkanlılıkla, empatiyi askıya alarak gülebilir. Bu nedenle trajedi ağlatırken, komedi güldürür; çünkü trajedi bizi duygusal olarak içine çekerken komedi bir tür zihinsel uzaklık gerektirir. 

Bu anlamda Bergson, gülmenin özünde toplumsal bir işlev taşıdığını ve bireyleri kolektif yaşamın normlarına uyum sağlamaya yönelten bir mekanizma olarak işlediğini savunuyordu. Gülmenin toplumsal hayatı düzenleyişi gerçekten de iyi bir tespittir. Fyodor Dostoyevski’nin “Bir insanı tanımak istiyorsan, ona gerçekten neye güldüğünü sor” sözünü bu anlamda “Bir toplumu tanımak istiyorsan, onlara gerçekten neye güldüklerini sor” şeklinde yorumlamak da mümkün görünmektedir.

Bu anlamda, gülme bireysel hazdan ziyade kolektif bir düzeltme aracıdır; çoğu zaman bir grubun içinde gerçekleşir ve hedef aldığı kişiyi açıkça cezalandırmasa da sembolik bir yaptırım uygular. Bu yönüyle gülme, ahlaki bir disiplin mekanizmasıdır: Toplumsal normlardan sapmayı görünür kılan ve bireyi yeniden uyuma çağıran bir disiplin mekanizması olarak da düşünülebilir. 


Henri Bergson - Gülme
Henri Bergson - Gülme

Gülmenin toplum üzerinde bu denli kontrol mekanizmasına dönüştüğü hayal edilirse, iktidar ya da kontrol sahiplerinin neye güldüğümüze bile karışıyor olmaları bir ihtimalden fazla bir şey değil midir? Örneğin, İki siyasi parti ya da iki örgütün kemik kitlelerinin nelere güldükleri bütünüyle aynı mıdır? Elbette ortak noktalar olabilir, ancak bu parti ya da grupların değil küreselleşen dünyanın bir maharetidir. Dijital çağda elbette her çevreden insanlar benzer şeylere güleceklerdir. Ancak burada dikkat çekilmek istenen nokta mizaha bakış açısındaki farklılıklardır. Zira eğer gülme bir toplumun neliğini belirlemede kritik bir role sahipse, elbette her ideoloji toplumu dönüştürmek adına bu alanda savaş verecektir. Örneğin, yeşil çam sinemasında gülünç olan şeyler nelerdi? Sakallı ama aynı zamanda düzenbaz hocalar, başörtüsü ya da İstanbul şivesiyle konuşmayan köylü karakterler ve benzeri… Neredeyse yarım asır boyunca halkın bu tür şeylere gülmesi gerektiği empoze edildi. Peki başarıldı mı? Cevabı değerli okuyucuya bırakıyoruz.

Hülasa, Bergson’a geri dönelim. Bergson’un kuramının merkezinde “mekanik olanın canlı olana yapışması” tezi yer alır. Ona göre gülünç olan, esnek ve akışkan olması gereken canlı davranışın katılaşmasıdır. İnsan yaşamı süreklilik, uyum ve esneklik gerektirir; oysa alışkanlık, otomatiklik ve donukluk bu canlılığı bozduğu için gülünçtür. Bir kişinin aşırı dalgınlığı, kalıplaşmış jestleri ya da duruma uyum sağlayamayan davranışları gülünçtür; çünkü burada canlı bilinç yerini mekanik tekrarına bırakmıştır. Bergson bu nedenle komediyi, yaşamın akışkanlığına karşı ortaya çıkan katılıkların ifşası olarak yorumlamaktadır: Gülme, toplumsal hayatın esnekliğini korumaya yönelik bir uyarı mahiyetindedir.

Düşünün ki bir hareketi tek bir insan yaptığında hiç de gülünç değilken eşzamanlı olarak bir başkasıyla o eylemi tesadüfen tekrarlaması bizlere oldukça gülünç görünmektedir. Nedeni ise yukarıda belirtildiği gibidir: İnsan yaşamı akışkandır, bu akışkanlığa karşı aynı eylemi aynı anda ve aynı yerde tekrarlayan iki kişinin olması bu akışkanlığı bozmakta; yani mekanik birer robot havası uyandırmaktadır. 

Sonuç

Aristoteles’in tragedyaya dair ortaya koyduğu sistematik analiz, sanatın yapısal yasalarını belirlemiş ve iki bin yılı aşkın süre boyunca etkisini sürdürmüştür. Ancak komedya üzerine geliştirdiği kuramsal çerçevenin yokluğu, gülmenin ve komiğin felsefi temellendirilmesine ilişkin erken ve kapsamlı bir yaklaşımın kaybedildiğini düşündürmektedir. Bu kayıp, hem klasik estetik kuramın bütünlüğünü eksiltmiş hem de düşünce tarihine cevaplanmamış bir soru bırakmıştır: İnsan aklının duygusal arınmayı açıklayan ilk büyük kuramcısı, insanı güldüren ilkeleri nasıl temellendirmişti?

Hutcheson ise gülmeyi insan doğasının temel ve anlamlı bir unsuru olarak ele almıştı. Hobbes’un üstünlük teorisini reddederek gülmenin kaynağını uygunsuzluk algısında temellendirmişti.  Hutcheson’ın bu yaklaşımı, gülmeyi hafife alınacak bir davranış değil, insan doğasını ve toplumsal uyumu anlamada merkezi bir unsur olarak okunmalıdır.

Henri Bergson’un ise Gülme adlı eseri, gülmeyi bireysel bir duygu patlaması olmaktan çıkarıp toplumsal ve yapısal bir ilke olarak temellendirme eğilimdedir. Gülme, Bergson’a göre yaşamın akışkanlığına karşı ortaya çıkan katılığın ifşasıdır; mekanikleşmiş davranışın canlılık üzerindeki donuk etkisine verilen kolektif bir tepkidir. Bu nedenle komik olan, yalnızca eğlenceli değil, aynı zamanda normatif bir işleve sahiptir. Gülme hem bir mesafe hem de bir düzeltme aracıdır:  

Böylece Bergson, gülmeyi estetik bir fenomen olmanın ötesine taşıyarak onu sosyal düzenin dinamik bir unsuru olarak bizlere sunmuştur.

Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

ninfelsefe logo
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X

© 2035 tüm hakları saklıdır.

www.ninfelsefe.com

Sosyal medya hesapları

bottom of page