Property Dualism ve Epifenomenalizm
Property Dualism ve Epifenomenalizm
Property Dualism (Özellik Düalizmi), tek bir fiziksel gerçekliğin varlığını kabul etmekle birlikte bu gerçekliğin fiziksel özelliklere indirgenemeyen zihinsel özelliklere de sahip olduğunu savunur. Bu görüş, Descartes’ın töz düalizminden farklıdır. Descartes zihin ve bedeni iki ayrı töz olarak görürken özellik düalizmi genellikle tek bir fiziksel tözün bulunduğunu, fakat bilinç ve qualia gibi bazı özelliklerin fiziksel özelliklerle özdeş olmadığını ileri sürer. Dolayısıyla ayrı bir zihinsel töz varsaymak gerekmez; ancak zihinsel özellikler yine de fiziksel özelliklere indirgenemez.
Epifenomenalizm, özellik düalizminin önemli biçimlerinden biridir. Buna göre fiziksel olaylar zihinsel olaylara neden olabilir, fakat zihinsel olayların fiziksel dünya üzerinde nedensel bir etkisi yoktur. Örneğin beynimizde gerçekleşen nörolojik süreçler hem acı deneyimini hem de elimizi geri çekmemiz gibi davranışları meydana getirir. Normalde “Elim yandı, acı hissettim ve bu yüzden elimi çektim” diye düşünürüz. Epifenomenalizme göre ise acı, elimizi çekmemizin nedeni değildir; hem acı deneyimi hem de elimizi çekme davranışı aynı fiziksel süreçlerin sonuçlarıdır. Acı, fiziksel nedensellik zincirine eşlik eden fakat onu etkilemeyen zihinsel bir yan üründür.
Bu düşünceyi açıklamak için iki taşın çarpışması sonucunda ortaya çıkan kıvılcım örneği verilebilir. Kıvılcım çarpışmanın bir sonucudur, fakat taşların hareketini belirleyen şey kıvılcım değildir. Benzer biçimde epifenomenalizm açısından bilinçli deneyim de beyindeki fiziksel süreçlerin ortaya çıkardığı bir yan üründür. Thomas Henry Huxley, zihinsel olayları lokomotifin hareketine katkıda bulunmayan bir buhar düdüğüne benzetmiştir. Lokomotifi hareket ettiren mekanizma fiziksel sistemdir; düdük ise bu işleyişe eşlik eder fakat onu yönetmez.
Bilgi Argümanı ve Mary
Epifenomenalizm ve qualia tartışmasının en bilinen düşünce deneylerinden biri Frank Jackson’ın Mary örneğidir. Mary, hayatını tamamen siyah-beyaz bir ortamda geçiren olağanüstü bir bilim insanıdır. Renkleri hiç görmemiş olmasına rağmen görmenin fiziği ve nörofizyolojisi hakkında bilinmesi mümkün olan bütün fiziksel bilgileri öğrenmiştir. Işığın dalga boylarını, retinanın işleyişini, sinir sistemini ve renk algısı sırasında beyinde gerçekleşen bütün fiziksel süreçleri eksiksiz biçimde bilmektedir.
Mary bir gün odadan çıkar ve ilk kez kırmızı bir nesne görür. “Demek kırmızı böyle bir şeymiş” dediğinde daha önce sahip olmadığı bir şeyi kazanmış gibi görünür: kırmızıyı görmenin nasıl bir şey olduğunun bilgisi. Jackson’ın başlangıçtaki bilgi argümanına göre Mary odadan çıkmadan önce bütün fiziksel gerçekleri biliyor, fakat yine de yeni bir şey öğreniyorsa fiziksel gerçekler bütün gerçekliği kapsamıyor demektir. Mary’nin öğrendiği şey kırmızı deneyiminin fenomenal niteliği, yani kırmızı qualia’sıdır. Bu nedenle bilinçli deneyimin fiziksel açıklamaya indirgenemeyen bir yönü olduğu savunulur.
Burada “know that” ile “know how” ayrımı üzerinden bir itiraz yapılabilir. Mary odadan çıkmadan önce renk görmeyle ilgili bütün teorik önermeleri biliyor olabilir; kırmızıyı gördüğünde ise yeni bir olgu öğrenmek yerine yeni bir yetenek veya deneyim biçimi kazanmış olabilir. Bertrand Russell’ın ayrımına benzer biçimde bunu knowledge by description ile knowledge by acquaintance arasındaki fark olarak da düşünebiliriz: Bir şeyi betimlemeler aracılığıyla bilmek ile onunla doğrudan tanışıklık yoluyla bilgi sahibi olmak aynı epistemik ilişki değildir. Bu durumda Mary’nin yeni bir deneyim kazanması, fiziksel olmayan yeni bir olgu keşfettiğini zorunlu olarak göstermez.
Epifenomenalizm açısından daha ciddi bir sorun ise qualia’nın nedensel etkisizliğiyle ilgilidir. Eğer kırmızı qualia’sının hiçbir fiziksel etkisi yoksa Mary’nin “Demek kırmızı böyleymiş” demesine nasıl katkıda bulunabilir? Mary kırmızıyı deneyimlediğini hatırlıyor, onun hakkında konuşuyor ve yeni bir şey öğrendiğini söylüyorsa qualia’nın en azından bilgi ve davranış üzerinde bir etkisi varmış gibi görünür. Epifenomenalist bu ilişkiyi açıklamak zorundadır; çünkü qualia’nın tamamen nedensel olarak etkisiz olduğunu söylemek ile qualia hakkında bilgi sahibi olduğumuzu söylemek arasında belirgin bir gerilim vardır.
Tersine çevrilmiş spektrum (inverted spectrum) düşünce deneyi de qualia’nın davranışa ve fiziksel işleyişe indirgenip indirgenemeyeceğini sorgular. Kökenleri John Locke’a kadar götürülen bu düşünceye göre iki kişi renkleri aynı şekilde adlandırabilir ve aynı renk ayrımlarını yapabilir, ancak renkleri öznel olarak farklı deneyimliyor olabilir. Benim kırmızı olarak yaşadığım fenomenal deneyimi başka biri benim yeşili deneyimlediğim biçimde yaşayabilir; buna rağmen ikimiz de trafik ışığında aynı renge “kırmızı” der ve aynı davranışı gösteririz. Eğer böyle bir durum mümkünse davranışsal ve işlevsel eşitlik, qualia’nın da aynı olduğunu göstermeye yetmez.
Zombi Argümanı

Felsefi zombi argümanı, özellikle David Chalmers’ın The Conscious Mind adlı eserindeki formuyla fizikalizme karşı kullanılan en bilinen modal argümanlardan biridir. Felsefi zombi, fiziksel yapısı ve davranışları bakımından normal bir insanla tamamen aynı olan fakat hiçbir bilinçli deneyime sahip olmayan varsayımsal bir varlıktır. Zombinin beyni bizim beynimiz gibi çalışır, konuşur, yemek yer, acı veren bir uyarandan kaçınır ve hatta “Canım acıyor” diyebilir; fakat bütün bunlara içeriden eşlik eden herhangi bir fenomenal deneyim yoktur.
Chalmers’ın argümanı tasavvur edilebilirlikten hareket eder. Eğer fiziksel bakımdan bizimle tamamen aynı fakat bilinçten yoksun bir zombi dünyasını çelişkisiz biçimde tasavvur edebiliyorsak, böyle bir dünyanın metafiziksel olarak mümkün olduğu ileri sürülür. Eğer mümkünse fiziksel gerçekler bilinçli gerçekleri zorunlu olarak belirlemiyor demektir. Çünkü bütün fiziksel gerçeklerin aynı kaldığı fakat bilincin bulunmadığı en az bir mümkün dünya vardır. Bu durumda bilincin fiziksel gerçeklere indirgenemediği ve fizikalizmin eksik olduğu sonucu çıkarılmaya çalışılır.
Argümanın tartışmalı noktası, daha önce modal argümanlarda karşılaştığımız sorudur: Tasavvur edilebilirlik gerçekten metafiziksel mümkünlüğü gösterir mi? Fizikalist, zombiyi mümkünmüş gibi düşünmemizin bilinç ile beyin arasındaki zorunlu bağlantıyı henüz kavrayamamamızdan kaynaklandığını savunabilir. Dolayısıyla zombinin tasavvur edilebilir görünmesi, onun gerçekten mümkün olduğunu kanıtlamayabilir.
Hilary Putnam’ın Kavanozdaki Beyin (Brain in a Vat) düşünce deneyi farklı bir probleme yönelir. Bir beynin bedenden çıkarıldığını, yaşam destek sistemine bağlandığını ve bilgisayar tarafından üretilen sinyallerle normal bir dünyada yaşıyormuş gibi deneyimlere sahip olduğunu düşünelim. Böyle bir durumda kişinin yaşadığı dünya deneyimleri gerçeğe çok benzeyebilir. Bu düşünce deneyi özellikle dış dünya bilgisi, şüphecilik, anlam ve gerçeklikle ilişkimiz hakkında sorular ortaya çıkarır. Buradaki önemli problemlerden biri deneyimlerimizdeki düzenliliktir (regularity in experience): Deneyimlerimiz neden belirli kurallara göre ilerler ve neden onları istediğimiz gibi değiştiremeyiz? Dış dünyanın varlığını reddeden veya sorgulayan teorilerin bu düzenliliği de açıklaması gerekir.
İdealizm, Solipsizm, Panpsişizm ve Emergentizm
İdealizm, gerçekliğin temelini zihinsel olana yerleştirir. George Berkeley’in idealizminde maddi töz bağımsız bir gerçeklik olarak kabul edilmez; buna karşılık zihinler ve Tanrı vardır. Berkeley açısından deneyimlediğimiz nesneler zihinden bağımsız maddi tözler olmak zorunda değildir. Dolayısıyla Descartes’ın yaptığı gibi biri zihinsel, diğeri maddi iki ayrı töz kabul etmek yerine gerçekliğin temelini zihinsel olan üzerinden açıklamaya çalışır.
Solipsizm bundan daha radikal bir konumdur. En güçlü biçimiyle yalnızca kişinin kendi zihninin varlığından emin olunabileceğini veya gerçek olanın yalnızca kendi zihni olduğunu savunur. Bu durumda dış dünyanın ve diğer zihinlerin bağımsız varlığı ciddi bir problem hâline gelir. İdealizm zorunlu olarak solipsizm değildir; örneğin Berkeley kendi zihnimizin dışında başka zihinleri ve Tanrı’yı kabul eder.
Panpsişizm (panpsychism) ise zihinselliği gerçekliğin temel özelliklerinden biri olarak görür. Zihin veya zihinselliğin temel unsurları tamamen zihinsel olmayan bir gerçeklikten sonradan ortaya çıkmaz; doğanın en temel düzeyinde bile zihinselliğin ilkel biçimlerinin bulunduğu savunulur. Buradaki “Her şey insan gibi düşünüyor” şeklinde bir iddia söz konusu değildir. Daha çok bilinç veya deneyimin en temel unsurlarının gerçekliğin yapısında baştan beri bulunduğu ileri sürülür.
Emergentizm (emergentism) ise zihnin temel fiziksel parçacıklarda bulunmadığını, fakat yeterince karmaşık fiziksel sistemler ortaya çıktığında yeni bir özellik olarak belirdiğini savunur. Tek tek parçaların sahip olmadığı bir özellik, parçaların belirli biçimde örgütlenmesiyle sistem düzeyinde ortaya çıkabilir. Tek tek su moleküllerinin makroskobik “ıslaklık” özelliğine sahip olmaması veya bir koronun meydana getirdiği bütünsel sesin tek bir koristte bulunmaması buna benzetilebilir. Benzer şekilde tek tek nöronlar bilinçli olmayabilir, fakat milyarlarca nöronun belirli biçimde örgütlenmesi bilinçli bir sistemi ortaya çıkarabilir.
Panpsişist burada, tamamen zihinsel olmayan unsurlardan zihinselliğin nasıl ortaya çıktığını sorar. Eğer temel düzeyde hiçbir zihinsellik yoksa, karmaşıklığın artmasıyla öznel deneyimin neden ortaya çıktığı ayrıca açıklanmalıdır. Emergentistin temel problemi bu ortaya çıkış mekanizmasını açıklamaktır. Özellikle zihnin fiziksel özelliklere indirgenemeyen güçlü bir emergent özellik olduğu savunuluyorsa, fiziksel olmayan bu yeni özelliğin tamamen fiziksel bir temelden nasıl ortaya çıktığı sorusu önem kazanır.
Bu tartışma genel olarak üç geniş yaklaşım üzerinden düşünülebilir. Birincisi, gündelik anlamda kullandığımız bazı veya bütün zihinsel durumların gerçekte var olmadığını savunan eliminatif materyalizmdir. İkincisi, zihnin var olduğunu fakat fiziksel bir sistemin işleyişi veya örgütlenmesi üzerinden açıklanabileceğini savunan fizikselci yaklaşımlardır; emergentizmin bazı biçimleri burada değerlendirilebilir. Üçüncüsü ise zihinselliğin başka bir şeye tamamen indirgenemeyeceğini savunan yaklaşımlardır; panpsişizm bunun önemli örneklerinden biridir. Ancak “indirgenemezlik” tek başına bu görüşleri birbirine eşitlemez; panpsişizm, emergentizm ve özellik düalizmi zihnin doğası konusunda farklı ontolojik iddialarda bulunur.
Panpsişizmin önemli motivasyonlarından biri de süreklilik problemidir. Eğer gelişmiş insanlarda bilinç bulunduğunu, fakat daha basit canlılarda veya fiziksel yapılarda hiçbir zihinsellik bulunmadığını düşünüyorsak, zihinselliğin doğada tam olarak hangi aşamada ortaya çıktığını açıklamamız gerekir. İnsan ile daha basit organizmalar arasında keskin bir sınır göstermek kolay değildir. Bununla birlikte bu problem tek başına panpsişizmi kanıtlamaz; yalnızca bilincin hangi düzeyde ve hangi koşullarda ortaya çıktığı sorusunun açıklanması gerektiğini gösterir.
Felsefi Davranışçılık ve Kategori Hatası
Felsefi davranışçılık (behaviorism), psikolojideki metodolojik davranışçılıkla aynı şey değildir. Felsefi davranışçılığa göre zihinsel kavramların anlamı, büyük ölçüde kişinin davranışları ve belirli koşullarda belirli biçimlerde davranma eğilimleri üzerinden çözümlenebilir. Örneğin bir kişinin canının sıkkın olması, zihnin içinde gizlenmiş ve davranışlardan tamamen bağımsız özel bir nesnenin varlığını gerektirmez; kişinin belirli koşullarda belirli davranışları gösterme eğilimiyle ilişkilidir.
Burada doğrudan “zihinsel durum = gerçekleşmiş davranış” demek yeterli değildir. Bir insan acı çektiği hâlde bunu gizleyebilir veya üzgün olmadığı hâlde üzgünmüş gibi davranabilir. Bu nedenle davranışçı, zihinsel durumları tek tek davranışlarla değil, davranışsal eğilimlerle ilişkilendirir. Bir kişinin zeki olduğunu söylemek, onun uygun koşullarda zekice davranabilme eğilimine sahip olduğunu söylemektir. Eğer hiçbir koşulda zekice davranma belirtisi göstermeyen bir kişiye yine de zeki diyebiliyorsak, bu zekâyı hangi ölçüte dayanarak ona atfettiğimiz sorusu ortaya çıkar.
Gilbert Ryle’ın Descartes’a yönelttiği ünlü eleştirilerden biri kategori hatasıdır. Descartes bedeni uzamlı, bölünebilir ve fiziksel bir töz olarak tanımladıktan sonra zihni uzamsız, bölünemez ve düşünen başka bir töz olarak onun karşısına yerleştirir. Ryle’a göre problem, zihni bedenle aynı mantıksal kategoride bulunan ikinci bir nesne gibi düşünmektir. Böylece insanın zihinsel yaşamını açıklamak için bedenin yanında ayrıca “zihin” adında gizli bir nesne aranır.
Kategori hatasını açıklamak için üniversite örneği kullanılabilir. Bir kişiye Ege Üniversitesi’nin fakültelerini, binalarını, laboratuvarlarını, kütüphanesini ve kampüsünü gösterdiğimizi düşünelim. Kişi bütün bunları gördükten sonra “Bunları gördüm ama üniversitenin kendisi nerede?” diye sorarsa üniversiteyi binaların yanında duran ilave bir nesne sanmış olur. Benzer şekilde bir futbol takımındaki oyuncuları, koordinasyonu, dayanışmayı ve ortak hareketi gördükten sonra bunlardan ayrı olarak “takım ruhunun” nerede bulunduğunu sormak da aynı türden bir kategori hatasına dönüşebilir. Bu bakımdan “Zihnin somut olarak nerede olduğunu göster” talebi, eğer zihnin bedenin yanında bulunan ikinci bir fiziksel nesne olduğu varsayımına dayanıyorsa, daha baştan yanlış bir kategori kullanıyor olabilir.
Davranışçılığın güçlü iddiası, zihinsel terimler içeren ifadelerin anlam kaybına uğramadan davranış ve davranış eğilimlerini ifade eden önermelerle çözümlenebileceğidir. “Ayşe’nin canı yanıyor” dediğimizde bunun anlamını Ayşe’nin belirli koşullarda bağırması, yüzünü buruşturması, yaralı bölgesini koruması ve benzeri davranış eğilimleri üzerinden açıklamaya çalışabiliriz. Böylece davranışların arkasında ayrıca gözlemlenemeyen özel bir zihinsel nesne varsaymaya gerek kalmaz.
Ancak bu yaklaşımın önemli sorunlarından biri, zihinsel durumların bütüncül (holistik) yapısıdır. Aynı zihinsel durum farklı inançlar, arzular ve amaçlarla birleştiğinde farklı davranışlar ortaya çıkarabilir. Acı çeken bir kişi normalde bağırabilir; fakat sevdiği bir insanı endişelendirmek istemediği için acısını gizleyebilir. Bu durumda davranışı açıklamak için yalnızca acıya değil, kişinin arzularına, inançlarına ve amaçlarına da başvurmak gerekir. Bu yeni zihinsel durumların davranışsal açıklamaları da başka zihinsel durumlara bağlı olduğunda açıklama giderek genişleyen bir ilişkiler ağına dönüşür.
Bu nedenle zihni tek tek davranışlara indirgemek yeterli görünmez. Bir insanın davranışı çoğu zaman acıları, inançları, arzuları, korkuları, beklentileri ve amaçlarının birlikte oluşturduğu bütünsel yapı tarafından belirlenir. Davranışçılığın karşılaştığı temel güçlük de buradadır: Zihinsel olanı davranış üzerinden açıklamaya çalışırken, davranışı açıklamak için yeniden zihinsel durumlara başvurmak gerekebilir. Böylece zihin-beden tartışması yalnızca zihnin var olup olmadığı sorusuna değil, zihinsel durumların fiziksel süreçler, bilinçli deneyimler ve davranışlarla nasıl ilişkilendirileceği problemine dönüşür.




Yorumlar