top of page

Kant ve Transandental Felsefe

10 Eyl
4 dakikada okunur

Kant ve Transandental Felsefe - Aşkın Felsefe ve Aşkınsal Felsefe


Aşkın felsefe ile aşkınsal felsefe arasındaki en temel fark, eski metafizik ile yeni metafizik arasında kurulan ilişkide açığa çıkar. Çünkü aşkın felsefe, tabiri caizse eski metafiziğin karakteristik bir özelliği iken; aşkınsal felsefe, Kant ile birlikte yeni metafizik olarak isimlendireceğimiz bir düşünce sisteminin karakteristiği olacaktır.

Kant, 'aşkın felsefeyi' metafiziğe dair hiçbir şeyi sağlam bir zeminden hareketle ortaya koyamadığı gerekçesiyle çürütmeye çalışır. Bu yüzden Kant'ın eleştiri okları eski metafizikçilerin üzerinde yoğunlaşacaktır. Örneğin eski metafizikçiler töz, tanrı, özgür irade ve ruh gibi kavramları, hiçbir duyu ve görüyü kullanma ihtiyacı hissetmeden; kör bir akılla, tamamen keyfi ve yalnızca ''vardır-yoktur'' gibi vargılarla kanıtlama yoluna gitmişlerdir. Kant ise bu türden bir metafiziğin hiçbir şeyi kanıtlamadığını, bununla birlikte bu içeriksiz kör kavramların üzerine konuşulmasının da anlamsız olduğunu düşünerek, yeni metafiziği aşkın değil aşkınsal felsefe olarak ortaya koymuş, böylelikle metafiziğe yeni bir boyut kazandırmıştır. 


Kant ve Transandantal Felsefe
Kant ve Transandantal Felsefe

Söz gelimi eski metafizikte insana 'aşkın' olan töz, tanrı, özgür irade ve ruh gibi kavramlar, Kantla birlikte aşkınsal ismini alarak insana içkin kılınmıştır. Bununla beraber insana içkin olan bu kavramlar, eski metafizikteki kullanılışları bakımından zorunlu olarak görüsüz ve kör kavramlar olmalarına karşılık, Kantla birlikte bu kavramlar hiçbir akıl yürütme sonucunda ulaşmadığımız ancak bizde zaten doğal olarak var olan, dolayısıyla tüm deneyimi ve akıl yürütmeyi mümkün kılan zorunlu unsurlar veya ön kabuller olarak karşımıza çıkarlar.

Kısacası Kant 'transandental felsefesinde' transandent felsefede olduğu gibi tanrı ve ruh gibi kavramlara bir akıl yürütme sonucunda ulaşmaz; zaten ulaşılması da mümkün değildir; aksine bu türden aşkınsal karvamları tüm akıl yürütme ve deneyimin zorunlu koşulları olarak ele alır. Bu yüzden Kantla birlikte artık metafizik, maddi ve gerçek dünyadan kopuk bir alan değil, ilkelerini doğal olarak a priori ve sentetik a priori kavramlarından alan yeni bir alandır. 

'Aşkın önermeler' kesin bilgi vermemelerine rağmen, savunucuları tarafından öyleymiş gibi büyük tartışmalara malzeme edilmiştir. Bir 'aşkın önerme' örneğini ele alalım: Thales, her şeyin tözünün su olduğunu söylemişti. Var olan tüm şeylerin, suyun bir modu olduğuna dair inancı da Tahles için yeterli bir kanıt idi. Ancak bu türden bir önerme boş ve anlamsızdır. Çünkü görünenin ardındaki görünmeyen töz, duyularımızın ulaşabileceği bir yerde olmadığı için, ve dolayısıyla duyusuz akıl kör olduğu için, bu türden vargılar bir kanıt niteliği taşımaz. Öyleyse 'aşkın önermelerin' zayıflığı hatta anlamsızlığı; ancak Kant'ın 'aşkınsal felsefesi' ile karşılaştırıldığında açık seçik bir şekilde ortaya çıkabilir. Örneğin Descartes'in şüphe ediyor olmaktan yola çıkarak kendi varlığını ispatlaması transandental argümana örnek olarak verilebilir. Çünkü şüphe etmek var olmanın olanaklılık  (possibility condition) koşuludur.

Öyleyse bir önermenin 'transandental argüman' olabilmesi için şu koşulu sağlaması gerekir: Olanaklılık koşulu. Tabi olanaklılık koşulu kendi içerisinde 'gereklilik koşulunu' da barındırır. 'Aşkınsal felsefe' açısından Thales'in töz olarak belirlediği su, diğer şeylerin var olmasının olanaklılık koşulu değildir. Çünkü mümkün olan diğer evrenlerde suyun töz olmadığı durumlar düşünülebilir. Ancak mümkün olan diğer tüm evrenlerde zorunlu olarak şüphe etmek var olmanın olanaklılık koşuludur, çünkü aksi düşünülemez.

'Transandantal felsefenin' özelliklerinden biri de anti-skeptik oluşudur. Bu yüzden Kant, Descartes'ın dış dünyaya dair şüpheciliğine karşı çıkmıştır. Ancak Descartes konusuna daha sonra değineceğiz. Şimdi, 'transandantal' tartışmaya örnek olarak, skeptikler ile empiristlerin tartışmasına bakalım: Skeptikler bir rüyada olabileceğimizi söylerler. Empiristler ise deneyime başvurarak bunu kanıtlamaya çalıştıklarında bir döngüselliğe düşerler. Yani empiristler rüyada olmayışı, yine empirik verilerle kanıtlamaya çalıştıkları için, bu defa bu verilerin rüya olabileceği eleştirisyle karşı karşıya kalırlar. O halde skeptikleri empirik olarak yanlışlayamıyorsak; 'transandantal' argümanla yanlışlamaya çalışmalıyız. Söz gelimi transandantal argüman şöyle cevap verecektir: Kendi argümanında hem A'dan yola çıkarak B'yi savunuyorsunuz ancak, aslında A görüşü, B görüşünün ortaya çıkmasını olanaksızlaştırıyor. Yani aynı anda hem B'yi olanaksızlaştıran bir şey söylüyorsun, hem de B'nin var olduğunu söylüyorsun. Bu ise kendinle çelişmen demektir.

'Necessary conditional' varlık koşuludur. Örneğin, oksijen ateşin zorunlu varlığıdır. 'Transandantal' koşul ise sadece zorunlu varlığının değil aynı zamanda olanaklığının da zorunlu koşuludur. Mesela, oksijenin olmadığı bir dünyada ateşin varlığı da olmaz. Bu necessary conditional'dır. Ancak 'transandantal' koşula göre, oksijenin olmadığı bir dünyada, ateşin varlığının olmamasıyla beraber, ateşin varlığının olması bile düşünülemez, yani ateşin varlığı olanaksızlaşır. 

Bütün olanaklı dünyayalarda bir şey, bir şeyin zorunlu koşulu ise o şey 'transandantal' koşuldur. Ancak, sadece kendi dünyamızda bir şey diğerinin zorunlu koşulu ise, o şey 'transandantal' koşul olamaz. Örneğin suyun 100 derecede kaynaması transandantal bir koşul değildir çünkü başka evrenlerde su 100 derecede kaynamayabilir. Yani geriye hiçbir olasılık bırakmayacak şekilde, bir şey bir başka şeyin varlığını olanaklı kılıyorsa, biz ona transandantal koşul diyebiliriz. Sonuç olarak, her zorunlu koşul transandantal koşul değildir, ancak her transandantal koşul zorunlu koşuldur. 

Transandantal idealizm anlayışına göre, bilgi kapasitemiz fenomenal alanla sınırlıdır. Bu bakımdan kendinde varlıklar, daima bizim görüşümüzün ötesinde konumlanmak zorundadır. Öyleyse her fenomende gizlenmiş bir numen var olmak zorundadır. Numen alan bizim idraklarımızı aşsa da, en azından var oldukları bilgisine sahibiz. Çünkü bu bilgi fenomen alandan zorunlu olarak taşar. Sonuç olarak numen alana ait kendinde şeyleri bilemeyiz.

Kant, bilginin kaynağını öznel deneyimlerimize dayandırarak bize müthiş bir özgürlük alanı açarken diğer yandan da 'kendinde şeyleri bilemeyiz' diyerek aklımıza çok net bir sınır çizmiştir. Bu bakımdan Kant'ın transendantal idealizmi, kendinde şey ile zihnimiz arasına aşılması imkansız bir çizgi çekerek aslında realizmi yadsır.

Kant’a göre bilgi dediğimiz şey duyu ve aklın birliğini, yani sentezini gerektirir. Bu da felsefe tarihi boyunca rasyonalizm ve empirizm olarak iki uç kutupta konumlanan bu akımları epistemolojik anlamda, sentetik a priori bilgi anlayışıyla birleştirmek demektir. Öyleyse Kant'ın transendental idealizmi, a priori akıl yürütmelerle ulaşılan bilginin yeterliliğine karşılık yapılan bir eleştiri olmakla birlikte; yalnızca deneyime dayanan bilginin yeterliliğine dair olan sıkı inanca da karşı çıkar. 

Öte yandan, zihnimizin bir kategorisi olarak 'nedensellik' kavramı transendentaldir. Nedensellik kategorisi zorunlu ve evrensel bir kullanıma sahip olmasından dolayı transendental olmaya hak kazanır. Çünkü nedensellik bir şeyi nedensiz düşünemeyişimizin olanaklılık koşuludur. Bir başka transandantal kategori olan uzay ve zaman ise aşkınsal olarak idealdir. Çünkü uzay ve zaman insan aklının doğal bileşenleridir. İnsanlar zorunlu ve doğal olarak şeyleri uzayda ve zamanda konumlanmış olarak kavrarlar. Nedensellik, uzay ve zaman türünden kategoriler, empirik olarak doğrulanamazlar, bu yüzden deneyimin ötesindedirler. Ancak bu kategoriler deneyimin zorunlu koşulları oldukları için de "transandantal" ve deneyimimizin zorunlu parçaları olmak durumdadırlar.

Son olarak yukarda ötelediğimiz Descartes konusunu ele alalım. Descartes, şüphe ediyorum o halde varım argümanıyla aslında transandental olarak zihinsel bağlamda kendi varlığını kanıtlıyor. Peki Descartes'ın kanıtlamaya kendinden başlamasında bir problem var mıdır? Kant'a göre kendi varlığını zihinsel olarak kabul edip dış dünyanın varlığından şüphe duyan kişi, transandental olarak çelişkiye düşmüş demektir. Çünkü Kant'a göre içsel bir dünyayı kabul etmek zaten daha baştan dış dünyayının varlığını varsaymayı gerektirir çünkü kişi zihnindeki düşünce akışını zamansal bir çizgiye oturtması için, dış dünyayı en baştan kabul etmiş olması gerekir. Öyleyse Descartes dış dünyayı reddedip kendi zihninin varlığıyla işe başlayarak kendiyle çelişmesiyle beraber aslında işe tersten başlamıştır.

Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

ninfelsefe logo
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X

© 2035 tüm hakları saklıdır.

www.ninfelsefe.com

Sosyal medya hesapları

bottom of page