top of page

Zihin Felsefesi Ders Notları

10 Eyl
5 dakikada okunur

Açıklama Boşluğu Argümanı (Explanatory Gap Argument)

Açıklama boşluğu (explanatory gap) kavramı, filozof Joseph Levine tarafından zihin felsefesinde özellikle fiziksel süreçlerle bilinçli deneyimler arasındaki açıklama sorununu ifade etmek için kullanılmıştır. Temel problem şudur: Beyinde gerçekleşen fiziksel süreçleri giderek daha ayrıntılı biçimde açıklayabiliyoruz, fakat bu süreçlerin neden ve nasıl belirli bir bilinçli deneyime dönüştüğünü açıklamak çok daha zordur.

Örneğin çevremizdeki bir nesneye baktığımızda, nesneden yansıyan ışık gözümüze ulaşır, retina tarafından sinirsel sinyallere dönüştürülür ve optik sinir aracılığıyla beyne iletilir. Bu fiziksel sürecin önemli aşamalarını bilimsel olarak açıklayabiliriz. Fakat bütün bu süreçlerin sonunda neden bilinçli olarak bir görüntü deneyimlediğimiz sorusu hâlâ ortadadır. Beyindeki nöral süreçlerin nasıl olup da “bir şeyi görmenin nasıl bir şey olduğu” şeklindeki öznel deneyime dönüştüğü, açıklama boşluğunun temelini oluşturur.


Fizikalizm ve Acı Deneyimi


zihin felsefesi
zihin felsefesi

Açıklama boşluğu tartışmasının karşısındaki temel görüşlerden biri fizikalizmdir. Fizikalizme göre zihinsel durumlar, nihayetinde fiziksel süreçlerden bağımsız değildir. Zihin ve bilinç, beynin faaliyetleriyle açıklanabilmelidir. Bu yaklaşımın klasik örneklerinden biri acının belirli sinir liflerinin, özellikle C-liflerinin uyarılmasıyla özdeşleştirilmesidir. Buna göre “acı” ile “C-liflerinin uyarılması” iki ayrı olay değil, aynı olayın zihinsel ve nörofizyolojik ifadeleridir. Açıklama boşluğu itirazı ise burada ortaya çıkar. C-liflerinin nasıl çalıştığını, hangi koşullarda uyarıldığını ve beyne nasıl sinyal gönderdiğini açıklamak, acının neden acı gibi hissettirdiğini açıklıyor mu? Fiziksel mekanizmayı eksiksiz biçimde bilsek bile, acının öznel niteliğinin bu açıklamadan mantıksal olarak nasıl çıktığı açık görünmeyebilir. Sorun fiziksel süreçlerin varlığını reddetmek değil, fiziksel süreç ile bilinçli deneyim arasındaki açıklayıcı bağlantıyı kurmaktır.


Qualia ve Öznel Deneyim

Bu noktada qualia kavramı önem kazanır. Qualia, en genel anlamıyla bir deneyime sahip olmanın öznel olarak nasıl bir şey olduğunu ifade eder. Acının acı gibi hissedilmesi, kırmızının kırmızı olarak görünmesi, kahvenin belirli bir tada sahip olması veya bir kokunun bize belirli bir biçimde gelmesi qualia örnekleridir. Bunlar deneyimlerimizin birinci kişi açısından sahip olduğu fenomenal niteliklerdir.

Fiziksel bir olayın mekanizmasını açıklamak ile onun nasıl deneyimlendiğini açıklamak arasında bu nedenle önemli bir fark bulunur. Örneğin suyun H₂O moleküllerinden meydana geldiğini ve suyun makroskobik özelliklerinin moleküler yapıdan nasıl ortaya çıktığını bilimsel olarak açıklayabiliriz. Fakat kırmızı deneyimini yaşayan kişinin gördüğü “kırmızılık” için aynı türden bir açıklamanın yeterli olup olmadığı tartışmalıdır. Fizikalist, bu güçlüğün ilkesel bir engel olmadığını ve bilim geliştikçe bilinçli deneyimlerin de fiziksel süreçler üzerinden açıklanabileceğini savunabilir. Açıklama boşluğunu daha güçlü yorumlayan filozoflar ise sorunun yalnızca mevcut bilimsel bilgisizliğimizden ibaret olmadığını düşünür.


Hayalet Bacak ve Acının Yeri

Hayalet bacak sendromu, acının doğrudan acıyan vücut bölgesinde bulunduğunu düşünmenin neden problemli olduğunu gösteren çarpıcı bir örnektir. Bir uzvu kesilmiş kişi, artık fiziksel olarak var olmayan elinde, kolunda veya bacağında ağrı, kaşıntı, baskı ya da başka duyumlar hissedebilir. Tarih boyunca bu durum farklı şekillerde açıklanmaya çalışılmış olsa da günümüzde fenomen sinir sistemi ve beynin beden temsilleriyle ilişkili nörofizyolojik süreçler üzerinden incelenmektedir.

Bu durum, “Acı neredeyse, acının kendisi de oradadır” düşüncesini sorunlu hâle getirir. Kişinin artık fiziksel olarak sahip olmadığı ayağında acı hissetmesi, acının yalnızca ayağın kendisinde bulunan bir özellik olmadığını gösterir. Bu nedenle acının oluşumunda merkezi sinir sistemi ve beynin belirleyici bir rol oynadığını söylemek daha doğrudur. Ancak bu durum açıklama boşluğu problemini tek başına çözmez. Beyinde acıyla ilişkili süreçlerin nerede ve nasıl gerçekleştiğini göstermek başka, bu süreçlerin neden belirli bir öznel acı deneyimine sahip olduğunu açıklamak başka bir meseledir.


Descartes’ın Hatası: Bilgi ile Varlığı Karıştırmak

Descartes’ın zihin-beden ayrımına ulaşırken kullandığı düşüncelerden biri şöyle özetlenebilir: Zihnimin varlığından kesinlikle eminim; bedenimin varlığından ise şüphe edebilirim; o hâlde zihnim ile bedenim farklı şeylerdir. Çünkü Descartes her şeyden şüphe ederken bile şüphe eden veya düşünen bir zihnin varlığından şüphe edemeyeceğini düşünür. Buna karşılık bedeninin ve dış dünyanın varlığının bir yanılsama olabileceğini tasavvur edebilir.

Fakat burada Leibniz Yasası’nın problemli bir biçimde kullanıldığı ileri sürülebilir. Bir şey hakkındaki bilgimiz, inancımız veya şüphemiz, doğrudan o şeyin kendi özelliği olmayabilir. “Zihnimin varlığından eminim” ifadesindeki kesinlik, zihnin ontolojik bir özelliğinden çok, benim zihne ilişkin bilgi durumumla ilgilidir. Aynı şekilde “Bedenimin varlığından şüphe ediyorum” ifadesindeki şüphe de bedenin kendisine ait fiziksel bir özellik değildir. Dolayısıyla iki şey hakkında farklı bilgi durumlarına sahip olmamız, onların iki farklı şey olduğunu tek başına göstermez.


Süpermen Örneği

Bu hatayı anlamak için klasik Süpermen ve Clark Kent örneği kullanılabilir. Bir kişi “Süpermen’in uçabildiğini biliyorum fakat Clark Kent’in uçabildiğini bilmiyorum; öyleyse Süpermen ile Clark Kent farklı kişilerdir” şeklinde akıl yürütebilir. Fakat hikâyede Süpermen ve Clark Kent aynı kişidir. Buradaki farklılık kişinin kendisinde değil, bizim o kişi hakkındaki bilgimizde ve onu nasıl tasvir ettiğimizdedir.

Benzer şekilde Descartes’ın zihni hakkında kesin bilgiye sahip olması fakat bedeni hakkında şüphe duyması, zihin ile bedenin ontolojik olarak farklı olduğunu doğrudan kanıtlamayabilir. Çünkü “hakkında kesin bilgi sahibi olmak” veya “hakkında şüphe duymak”, nesnenin kendisinden çok öznenin epistemik durumunu ifade eder. Bu nedenle epistemik bir farklılıktan ontolojik bir farklılık sonucuna geçmek ayrıca gerekçelendirilmelidir.


Algı, Halüsinasyon ve Zihinsel Deneyim

Algı ve halüsinasyon arasındaki ilişki de benzer bir problemi ortaya çıkarır. Gerçek bir kırmızı kitaba baktığımda kırmızı bir kitap deneyimine sahip olurum. Kırmızı bir kitabı halüsinasyon olarak gördüğümde ise dışarıda gerçekten böyle bir kitap bulunmayabilir; buna rağmen öznel deneyim açısından yine kırmızı bir şey görüyor olabilirim. Dolayısıyla dış dünyadaki nesnenin varlığı bakımından iki durum farklı olsa da kişinin bilinçli deneyimi birbirine oldukça benzeyebilir.

Bu örnek, bilinç ile dış dünyadaki nesneleri birbirinden ayırmamız gerektiğini gösterir. Halüsinasyon sırasında dışarıda kırmızı bir nesne bulunmasa bile kişinin yaşadığı kırmızı deneyimi vardır. Buradaki felsefi problem, bu deneyimin beyindeki fiziksel süreçlerle nasıl açıklanacağıdır. Bir deneyimin dış dünyadaki nesneyle doğru biçimde ilişki kurması ile kişinin o deneyime sahip olması aynı soru değildir.

Kırmızıyı gördüğümüzde beynimizde hangi nöral süreçlerin gerçekleştiğini giderek daha ayrıntılı biçimde belirleyebiliriz. Fakat açıklama boşluğu savunucusunun sorusu şudur: Beyindeki bütün fiziksel süreçleri öğrendiğimizde, kırmızının kırmızı gibi görünmesini de açıklamış olur muyuz? Kırmızı deneyiminin kişiye nasıl göründüğü onun fenomenal niteliğidir.

Buradaki iddia, beynin bilinçle hiçbir ilişkisinin olmadığı değildir. Aksine bilinçli deneyimlerin beyin faaliyetleriyle çok güçlü biçimde ilişkili olduğu açıktır. Tartışma, korelasyonun veya nörolojik mekanizmanın açıklanmasının öznel deneyimin kendisini açıklamak için yeterli olup olmadığı üzerinedir. Nöral süreçleri ayrıntılı biçimde göstermek, neden tam olarak bu süreçlerin kırmızı deneyimine veya acı hissine eşlik ettiğini ayrıca açıklamayı gerektirebilir.


Thomas Nagel: “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?”

Bu problem Thomas Nagel’ın “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” adlı makalesinde farklı bir biçimde ele alınır. Nagel’a göre bilinçli bir organizma olmak, o organizma açısından dünyanın belirli bir şekilde deneyimlenmesi anlamına gelir. Bir yarasanın sinir sistemini, anatomisini ve ekolokasyon mekanizmasını bilimsel olarak çok ayrıntılı biçimde inceleyebiliriz. Fakat bütün bu nesnel bilgiler, bir yarasa olmanın yarasa açısından nasıl bir şey olduğunu bize doğrudan vermeyebilir.

Buna karşılık “Bir masa olmak nasıl bir şeydir?” sorusu aynı anlamda sorulmaz; çünkü masanın bilinçli bir deneyime sahip olduğunu düşünmeyiz. Nagel’ın vurguladığı nokta, bilincin esas özelliklerinden birinin öznel bir bakış açısına sahip olmak olduğudur. Bu nedenle bilinç problemi yalnızca beynin nasıl çalıştığını belirleme problemi değildir; aynı zamanda fiziksel süreçlerden öznel deneyimin nasıl ortaya çıktığını açıklama problemidir.

Açıklama boşluğunun temel sorusu böylece oldukça sade biçimde ifade edilebilir: Beyinde ne olduğunu açıklamak, zihinde nasıl hissettirdiğini açıklamak için yeterli midir? Fizikalist bu boşluğun bilimsel ilerlemeyle kapatılabileceğini savunabilir. Buna karşılık açıklama boşluğunu daha temel bir problem olarak gören filozoflar, üçüncü kişi açısından verilen fiziksel açıklamalar ile birinci kişi açısından yaşanan bilinçli deneyim arasında daha derin bir açıklama sorunu bulunduğunu ileri sürer.


Zihin Felsefesi Ders Notları

Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

ninfelsefe logo
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X

© 2035 tüm hakları saklıdır.

www.ninfelsefe.com

Sosyal medya hesapları

bottom of page