Kıta Felsefesi
Kıta Felsefesi
Postmodernizm genelde avrupa ve özelde Fransa'da yaygın olarak kullanılmaya başlanmış bir kavramdır. Postmodernizm kavramının kullanımını daha da gerilere götürülebilir ancak 1979'da Fransız filozof ve edebiyatçı Jean-François Lyotard'ın yazdığı "Postmodern Durum" (The Postmodern Condition) kitabının yayınlanmasıyla bu terminoloji yerleşmeye başladı.
Postmodernizm'in öncülerini iki gruba ayrıabiliriz: Birincisi postmodern teoriyi açıkça ortaya koyan ve kendini postmodernist olarak tanımlayan düşünürlerdir. İkincisi ise kendini postmoderizme nisbet etmeyen ancak kronolojik olarak teorinin kuruluşunda rol oynayan düşünürlerden söz edebiliriz. Bizler incelememizi ikinci gruptan başlatacağız çünkü bu düşünürler kendilerini postmodernist olarak tanımlamasalar da tarihsel öncüleri onlardır.
Peki postmodernizm ne anlama geliyor, moderniznm ile farkları nelerdir? Postmodernizmin anlamını düşünürden düşünüre farklılık arzedebildiği için bizler bu kavramı, kavramı kullanan filzofların kullandığı anlamıyla anlamaya çalışmalıyız.
J.F. Lyotard'e Kadar Olan Postmodernist Öncüler Kimlerdir?:
Postmodernizmin ilk öncüsü olarak Immanuel Kant'ı zikretmek mümkündür. Kant'tan söz etmek için Kant'ın Kopernik Devrimi ile olan ilişkisi üzerine düşünmek gerekir, çünkü Kant'ın düşüncesiyle kopernik devrimi arasında yakın bir ilişki vardır. Bildiğimiz üzere Kopernik devrimi dünya merkezci evren modelinden güneş merkezli evren modeline geçerek insan egosuna bir darbe vurmuştu. Bu açıdan bakıldığında Kant ile Kopernik devrimi arasında bir zıtlık olduğu düşünülebilir çünkü Kant, Descartes'in düalimzmine karşı özneyi merkeze almıştır. Bu açıdan düşünüldüğünde kopernik devrimi ile Kant arasında bir benzerlik görmek çok güçtür. Ancak Kant'ın özneyi merkeze almasının sebebi esasında insan egosuna bir sınır çizmek veya had bildirmek olduğu için, numen alana daha yüksek bir gerçeklik atfetmektedir. Belki ikinci bir sebep daha zikredecek olursak; güneş ile zihin arasında bir benzetme yapmak gerekir. Bildiğimiz gibi güneş aydınlatır yani açığa çıkartır. Keza akıl da güneşin yaptığı işi yapar. Akıl kendi kategorileriyle evreni bir düzene sokarak insanı aydınlatır ve bilgiyi mümkün kılar. Bu bakımdan güneş insanın yerine geçmiş olur. Öyleyse Kant'ın da bir çeşit kopernik devrimi yaptığını söyleyebiliriz.

Öyleyse diyebiliriz ki; kant yaptığı yeni-metafizik devirimiyle geleneksel metafiziğe dolayısıyla modern metafiziğe bir darbe vurarak aslında modernizmin içinden modernizmi eleştirmiş ve post-modernizmin kapısını aralamıştır. Kant'ın araladığı bu kapıdan daha sonra önce Scopenhauer ve daha sonra Nietzsche girerek Kant'ın söylediklerini radikalize edecekler.
Post-modernizmin öncüleri arasında Kanttan hemen sonra karşımıza Hegel çıkar. Hegel "tinin fenomenolojisi2 kitabında "dolayım" fikrini öne sürer. Hegel bu fikirle özne-nesne konusunda Kant'ın da ötesine geçerek; özne-nesne ilişkisinde diyalektik bir beslenme veya bir karşılıklılık ilişkisi olduğunu öne sürer. Yani özne olmadan nesneden bahsetmek mümkün değil, nesne olmadan da özneden bahsetmek mümkün değil. Hegel bu karşıtlığın zamanla bir birliğe dönüştüğünü söyler. Birlik kavramı burada önemlidir çünkü daha sonra post-modern teorilerde de göreceğimiz gibi kavramlar bir yapı-söküme uğratılarak bir birliğe dönüştürülür. Zaten yapı-söküm kavramı kendisi de bir post-modernist olan -her ne kadar kendisi post-modernist olduğunu reddediyor olsa da- Derrida'ya ait bir kavramdır. Dolayısıyla Hegel'in esasında ikilik gibi görünen şeylerin aslında bir birliği ifade ettiği görüşü daha sonra modernizmin çoğu ikiliklerinin eleştirilmesine neden oluyor. Öyleyse özne ve nesne arasında her zaman dolayımlı bir ilişki vardır. Çünkü özne ve nesne içiçe geçmiştir. Hegel, söz konusu ikiliklerin ortadan kalka kalka en nihayetinde insanın kendini sonuna kadar gerçekleştirdiği, bir aydınlanma dönemine ulaştığı ve dolayısıyla tanrısal olanla ilişkiye geçtiği bir evreden söz eder. De-realization (gerçeksizleştirme) kavramı bu duruma işaret eder. Bu kavram doğal olan ile yapay olan arasındaki farkın aşınmasına işaret eden Modern dönemin karakteristik bir özelliğidir. Bu dönemde artık bir anlamda insanlar eşitlenir. Yani ortaçağdaki gibi hiyerarşik bir düzen yoktur. Doğal olan ile yapay olan arasındaki ayrımın aşınması aynı zamanda gerçek olan ile görünüş arasındaki ayrımın aşınmasına da sebep olur. Demek ki Hegel'in iddia ettiği gibi bazı ikilikleri ortadan kaldırmak aslında başka ikilikler arasındaki ayrımın da ortadan kalkmasına sebep oluyor. Hegel gibi De-realization (gerçeksizleştirme) kavramını iyi derecede işleyen üç filozof daha vardır: Soren Kierkegaard, Friedrich Nietzsche ve Karl Marx. Örneğin Kierkegaard, modern toplumu, bireylerin adeta birer soyut hayalete dönüştüğü yani insanların soyutlaştırıldığı bir yapı olarak görür. Yani insanlar tektipleştirilerek birlik sağlanıyor. Kierkegaard, for example, describes modern society as a network of relations in which individuals are leveled into an abstract phantom known as “the public” (Kierkegaard 1846, 59). Öte yandan Karl Marx'a göre, modern kapitalist toplumlar, şeyleri tamamen metalaştırarak, onları büsbütün değişim değerlerine indirgemektedir. Yani artık şeyler bizim ihtiyacımızdan kaynaklanan değerlerinden koparılarak salt değişim değeri haline gelmiştir. Dolayısıyla burada da bir tektipleştirme görmekteyiz. Yani Marks'a göre insanın tükettiği ve ürettiğiyle bir yabancılaşma söz konusudur. Ne tükettiğimizi, ne ürettiğimizi, ne işimizi, ne de tatilimizi biz belirlemiyoruz. Bizim için her şey belirlenmiş ve biz de bu şeylere yabancılar olarak maruz bırakılıyoruz. Kadın ve erkeklerin birbiriyle ilişkilenme biçimi bile belirlenmiş durumdadır. Öyleyse bizler bizlere dayatılan kimliklere bürünmek zorunda kalıyoruz.
Bu düşünceyi daha sonraki derslerde; Nietzsche ve Heidegger ile devam ettireceğiz...
_______________________________________
Aydınlanmacı felsefede merkezde akıl vardır, duyular değil. Kant'ın "aklını kullanma cesareti göster" sözü buna işaret eder.
"Postmodernizm bir çeşit rölative edilmiş Kantçılık olarak okunması mümkündür." (Özgür Hoca'nın kendi fikri, 3. hafta ders kaydı) Oysa kant Singulatisttir (tekçidir) çünkü Kant bir tane evrensel akla inanır. Bu akıl zaman ve mekandan bağımsız olarak tektir, hep aynı çalışır. Kant'ın plüralistik (çokçu) olduğunu ileri süren düşünürler de vardır.
Nietzsche:
" Varlıktan “buharlaşan bir gerçekliğin son nefesi” olarak bahseden ve “gerçek” ile “görünen” dünya arasındaki ayrımın ortadan kalktığını söyleyen Nietzsche'de de gerçekdışılaştırma önerilerine rastlarız. Putların Alacakaranlığı'nda, bu ayrımın tarihini Platon'dan "gerçek dünya"nın işe yaramaz ve gereksiz bir fikir haline geldiği kendi zamanına kadar izler (1889, 485-86). Ancak gerçek dünya kavramıyla zahiri de ortadan kaldırdık diyor. Geriye kalan ne gerçek ne de görünendir, ancak arada bir şeydir ve bu nedenle daha yakın geçmişteki sanal gerçekliğe benzer bir şeydir. (kitaptan altını, çeviri) "
Nietzsche özellikle Platon ve Sokrates figürlerine saldırır. Nietzsche'nin hristiyanlığa olan saldırısı da aslında hristiyanlığı bir Platonculuk olarak okumasından kaynaklanır. Nietzsche Platon'un dünyasını yapısöküme uğratarak ters düz eder. Nietzsche'ye göre Platon'un gerçek dediği idealar dünyası sahte ve onun kopya dediği bu dünya da gerçek dünyadır.
" Gerçek ile görünen arasında bir çöküş kavramı, Nietzsche'nin Yunan trajedisini tanrılar Apollo ve Dionysos tarafından temsil edilen doğal sanat dürtülerinin bir sentezi olarak sunduğu Tragedyanın Doğuşu (Nietzsche 1872) adlı ilk kitabında önerilmiştir. Apollon'un güzel biçimlerin ve imgelerin tanrısı olduğu yerde, Dionysos, etkisi altında doğayla farklılaşmamış bir birlik anında bireyselleşmiş varoluşun büyüsünü bozan çılgınlık ve sarhoşluğun tanrısıdır. Trajik sanat bu iki dürtüyü birleştirerek yaşamı onaylarken, mantık ve bilim donmuş ve cansız hale gelen Apolloncu temsiller üzerine inşa edilmiştir. Bu nedenle Nietzsche, yalnızca Dionysosçu sanat dürtüsünün geri dönüşünün modern toplumu kısırlıktan ve nihilizmden kurtarabileceğine inanır. Bu yorum, postmodern sanat ve temsil kavramlarının habercisidir ve aynı zamanda postmodernistlerin yeni, anarşik bir topluluk duygusu uyandıran devrimci bir an beklentisiyle büyülenmesini de öngörür. (kitap alıntı, çeviri)"
Dipnot: Platon'un idea kavramı eski yunancada "idein" (ιδείν) kavramından gelir. İdein görmek demektir, idea ise görülen şey. Yani Platon idein (görmek) fiilini alıp isimleştirerek idea (görülen şey) kavramına dönüştürmüştür. Ancak burada akıllara şu soru takılır: bizler hep "idea" kavramını görünmeyen, zihinde olan şey olarak öğrendik. O halde idea nasıl görülen şey olabilir. Platon bizlere aklın gözünün olduğunu ve düşünceyle gördüğümüzü söyleyecektir.
Apolloncu güzellik anlayışı düzen, simetri ve ölçülüğü temsil eden Platonun benimsediği bir anlayıştır. Ancak kaosun tanrısı olan Dionysos ölçüsüzlük ve düzensizliği temsil ederek Platon'un karşı çıktığı bir anlayıştır. Bu bakımdan Platonda güzellik, iyilik ve bilgi düzenli olanda ortaya çıkar. O halde Apollon düzeni temsil ettiği için formları, Dionysos ise düzensizliği temsil ettiği için maddeyi temsil eder. Bu bakımdan Platon Apollonu öne çıkarırken Dionysos'u neredeyse yok etmeye çalıştığı görülür. Dolayısıyla Platon bir taraftan tragedyayı öldürür. Nietzsche de zaten Tragedyanın Doğuşu isimli eserinde; Platon'dan önce insanların tragedya ile hayatlarını anlamlandırdıklarını söyler. Böylelikle Platon tragedyayı kovup onun yerine felsefeyi koyarak aslında sanata karşı bir tutum sergilemiş olur. Nietzsche'nin felsefe yapma tarzına baktığımızda da tutumunu görürüz çünkü Nietzsche şiir yazar gibi felsefe yapmaktadır. Hatta bu yüzden pekçok analatikçi filozof Nietzsche'yi retorik yapmakla eleştirir. Gerçekten de Nietzsche şiir mi yazmaktadır felsefe mi yapmaktadır anlaşılması o kadar kolay değildir. Öyleyse Nietzsche aslında bu tarzıyla Apollon'u kovup yerine Dionysos'u geri çağırmaktadır. Bu bakımdan analitik felsefenin zeminini ta Platon'a kadar geri götürebiliriz. Nietzsche ise bu tarzıyla kıta felsefesinin en önemli figürlerinden biri olarak karşımıza çıkar.
Nietzsche'ye göre aslında Platon içinde yaşadığımız dünyayı hiçlediği için aslında Platon nihilisttir.
İmmanuel Kant hem kıta hem de analitik felsefenin tarafına çekilebilecek bir filozoftur. Felsefesi iki taraftan da yorumlanabilir. Öyleyse Kant iki tarafı da besleyen bir filozoftur. Hem analitkçiler hem de kıtacılar Kanttan beslenir. Hegel de Kant gibi kıta felsefesinin içinde konumlanır.
Nietzsche'ye göre Modern toplumun içine düştüğü nihlizimden kurtulmasının tek bir yolu vardır: o da Dionysos'çu sanat anlayışına geri dönmektir. Kant ise tam bir Apolloncu sanat anlayışına sahiptir. Çünkü Kant'a göre sanat bize hakikati vermez. Ancak Nietzsche, Schelling ve Heidegger buna karşı çıkar. Örneğin Schelling'e göre ancak sanat bizlere hakikati verir. Ona göre bilim ve felsefenin bize verdiği sadece teorik kuru bir bilgiden ibarettir. Sanat ise tüm gerçekliğiyle bize hakikati verir.
Nietzsche daha son egoyu (benlik duygusu) eleştirir. Peki neden bunu yapmaktadır? Nietzsche'ye göre ego (ben) fikri insanın zayıflığından türemiştir. Çünkü iyi şeyleri egomuza atfederek aslında zayıflığımızı örterek üstünlük sağlamak isteriz. Bunu ise ancak "ben" diyerek yapabiliriz. Mesela Nietzsche'ye göre tanrı fikri de insanın bu zayıflığından kaynaklanır.
___________________________
FİNAL
Nietzsche'ye göre insanın kendisine bir konfor veya sığınak alanı yaratma amacıyla doğa karşısındaki güçsüzlüğünü kabullenip "ne yapayım elimdem gelen bu, dahası beni aşar" demesi bir çeşit erdemsizlik ve kaçma biçimidir. Yani Nietzsche'ye göre insan bu tür bir özne-nesne ikiliği kurarak psikolojisini rahatlatıyor.
Nietzsche'ye göre eylemlerimden kendimi sorumlu tutuyor olmam aslında çok daha büyük bir erdemsizlik biçimidir çünkü sonsuz evrende o kadar çok şey varken ben sadece küçük bir parçasından sorumlu olduğumu iddia etmem demektir. Yani kendimi sadece kendi eylemlerimden sorumlu tutuyor olmam sorumluluktan kaçmanın bir başka biçimidir.
Nietzsche'ye göre tanrı tarafından yaratılmış olma fikri de sorumluluktan kaçmanın bir başka biçimidir. Çünkü eğer siz doğayı da kendinizi de yaratılmış bir varlık olarak görüyorsanız, "ne yapayım doğamda bu var" deme hakkını kazanmış olursunuz. Çünkü "bana özümü tanrı verdiği için ben bundan sorumlu değilim" demiş oluyoruz. Bu işte psikolojik bir kaçınma veya kendini güvende hissetmek için bir çeşit anestezi yöntemidir.
Nietzsche'ye göre aslında ben ve ötekiler arasında kategorik veya özsel bir ayrım yoktur. Bizim, ben ve ötekiler arasında bir ayrım yapmamız en nihayetinde bir kaçma biçimidir. Zaten Nietzsche'ye göre "ego" dediğimiz şey bizim ürettiğimiz bir kavramdır. Buradan bir paradoks var gibi görünüyor çünkü beni (egoyu) üretebilen de bir ben olması gerekli. Belki de bu bir paradoks değil, kavram eksikliğinden kaynaklanan bir yanlış anlamadır. Yani Nietzsche'nin elinde başka kavram olmadığı için zorunlu olarak "ben" diyordur.
Eylemlerimi kendime bağlamam/atfetmem için de özgür olduğumu varsaymam gerekir.
Nietzsche'ye göre insanın beden-ruh ikiliğini öne sürmesinin sebebi doğa karşısındaki üstünlüğünü gösterme çabasıdır. Çünkü insan salt beden olarak doğa karşısında aciz iken, işin içine ruh dahil edildiğinde doğa karşısında bir üstünlük yakalamış olur. Çünkü doğa ölümlü iken, ruh ölümsüzdür.
I vs They, she, he.
I --> responsibility (her şeye karşı sorumluluk), personel identity (dışarı ile hiçbir ilişki içine girmkesizin doğrudan kendi kendisiyle etkileşime giren ego)



Yorumlar