Çağdaş Siyaset Felsefesi – Temel Tartışmalar
- Yusuf Sincar

- 4 Haz
- 6 dakikada okunur
Çağdaş Siyaset Felsefesi – Temel Tartışmalar

Bugün siyaset denildiğinde insanların zihninde çoğu zaman yalan, çıkar, adam kayırma ve düzenbazlık gibi olumsuz çağrışımlar belirir. Bunun sebebi, siyasetin kendisinden ziyade siyasetçilerde görülen kusurların doğrudan siyasete yüklenmesidir. Oysa bir kavramı anlamanın yolu, onun güncel kullanımlarından değil, kökeninden ve tarih içindeki serüveninden geçer.
Sözlüğe müracaat ettiğimizde siyaset; ülke yönetimi, yönetme sanatı, politika, diplomasi ve hatta ceza gibi anlamlarla karşılık bulur. Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Sözlüğü’nde ise siyaset kelimesinin köklerinden biri “seyis”, yani at terbiyecisi ve bakıcısıdır. Bu etimolojik iz bize siyasetin yalnızca belirli bir faaliyet alanını değil, daha genel anlamda yönetme, yön verme ve düzen kurma fikrini içerdiğini gösterir. Dolayısıyla siyaset, herhangi bir nesneyi veya kurumu ifade eden dar bir kavram olmaktan ziyade, insanın birlikte yaşama tecrübesinin en temel meselelerinden birine işaret eder.
Çağdaş siyaset teorilerine baktığımızda ise son otuz yılda özellikle dağıtım ve bölüşüm adaleti üzerinde duran eşitlikçi liberalizmin (Egalitarian Liberalism) öne çıktığını görürüz. Bunun yanında, devlete daha sınırlı bir rol biçen ve liberalizmin farklı bir devamı olarak değerlendirilebilecek liberteryen düşünce (Libertarianism) de önemli bir yer tutar. Bunlara komüniteryenizm, feminizm, müzakereci demokrasi, çokkültürcülük ve cumhuriyetçilik eklendiğinde çağdaş siyaset teorisinin temel tartışma alanları ortaya çıkmış demektir.
Antik Yunan’a döndüğümüzde ise Sofistlerin siyaset anlayışıyla karşılaşırız. Sofistlere göre siyaset, yalnızca belirli bir zümrenin uzmanlık alanı değildir. Protagoras’ın meşhur mitosunda özel sanatlar ve teknik bilgiler belli kişilere dağıtılırken, siyasal yaşamın temelini oluşturan adalet ve utanma duygusu bütün insanlara eşit biçimde verilmiştir. Bu nedenle herkes siyaset hakkında konuşma hakkına sahiptir. Bir kişinin tıp eğitimi almadan tıp üzerine hüküm vermesi yadırganabilir; fakat siyaset hakkında söz söylemesi yadırganmaz. Çünkü siyaset, (Protagoras mitosuna göre) insan olmanın ortak paydasında bulunan bir yetkinlik alanıdır.
Aristoteles’ten itibaren devlet, insanların kendi hayatları hakkında karar verebilecekleri uygun şartları sağlayan bir yapı olarak düşünülmüştür. Devletin meşruiyeti de tam olarak burada yatar. Eğer devlet bu imkanı ortadan kaldırıyorsa, kendi varlık gerekçesini de ortadan kaldırıyor demektir. Böyle durumlarda siyasal düzenin yeniden asli amacına döndürülmesi fikri ortaya çıkacaktır. Bu düşünce daha sonra John Locke’ta açık bir biçimde devrim hakkı olarak ifade edilir. Locke’a göre iktidarın kaynağı ilahi değildir. Çünkü siyasal otoriteyi Hz. Adem’e kadar uzanan bir soy zinciriyle temellendirmeye çalışanlar gözden kaçırmaktadır ki, insanlık tarihi boyunca soylar birbirine karışmış, nesiller iç içe geçmiştir. Bu nedenle iktidarın meşruiyeti ilahi bir mirastan değil, insanların rızasından ve ortak iradesinden doğmalıdır.
Çağdaş Siyasetin Temel Problemi
Siyaset felsefesinin en temel meselelerinden biri, siyasetin konusunun ne olduğudur. İlk bakışta basit gibi görünen bu soru, aslında siyaset düşüncesinin bütün tarihini şekillendiren temel sorulardan biridir. Çünkü siyasetin neyle ilgili olduğunu belirlemek, aynı zamanda onun sınırlarını ve amacını da belirlemek anlamına gelir. Kimi düşünürler siyasetin merkezine devleti yerleştirirken, kimileri onu her türlü yönetim ilişkisinin incelenmesi olarak görür. Bu durumda siyaset yalnızca devletle değil, yöneten ile yönetilen arasındaki bütün ilişkilerle, birey ile devlet arasındaki bağlarla ve hatta sivil toplum ile siyasal iktidar arasındaki etkileşimlerle de ilgilenir. Bu sebeple siyasetin konusuna dair yapılan tanımlar, düşünce tarihinin en uzun tartışmalarından birini oluşturmaktadır.
Max Weber’in meşhur tanımı bu tartışmanın önemli duraklarından biridir. Weber’e göre devlet, belirli bir coğrafi alan içerisinde meşru fiziksel güç kullanma tekeline sahip olan yegane yapıdır. Bu tanım, siyasetin özünü meşru zora başvurma yetkisinde görür. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Siyaset yalnızca devletin kullandığı araçlardan ibaret değildir. Çünkü siyasetin anlamı ve uygulanış biçimi, içinde bulunduğu toplumun tarihsel ve kültürel şartları tarafından belirlenir. Antik Yunan’ın siyasal dünyası ile Eski Mısır’ın siyasal dünyası aynı değildir; Afganistan’ın siyasal tecrübesi ile Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal tecrübesi de aynı değildir. Toplumlar değiştikçe, siyasetin konusu, dili ve yöntemleri de değişmektedir.
Bununla birlikte siyaset hakkında yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, onun çıkar ilişkileriyle olan bağı üzerinde yoğunlaşmıştır. Çünkü siyaset, toplumun tamamına nüfuz eden bir alan olduğu ölçüde farklı çıkarların çatıştığı bir zemine dönüşmektedir. Bu nedenle çıkar ile siyaset arasındaki ilişki çoğu zaman kaçınılmaz görülmüş, hatta zamanla normalleşmiştir. Siyasetin yalnızca ideallerin değil, aynı zamanda çıkarların da mücadele alanı olması, onun en dikkat çekici özelliklerinden biridir.
Devlet kavramı ile iktidar kavramı arasındaki yakın ilişki de burada ortaya çıkar. Devlet, en genel anlamıyla iktidarın kurumsallaşmış biçimi olarak düşünülebilir. İktidar ise toplumun ortak kaynaklarının nasıl, hangi amaçlarla ve ne ölçüde kullanılacağını belirleyen örgütlü güçtür. Tarih boyunca devlet biçimleri değişmiş olsa da iktidarın bu temel işlevi büyük ölçüde aynı kalmıştır. İlkçağda, Orta Çağ’da veya modern dönemde farklı siyasal yapılar ortaya çıkmış olsa da iktidar her zaman toplumun kaynaklarını düzenleyen ve yöneten merkezi bir güç olarak varlığını sürdürmüştür. Bu nedenle siyaset, en geniş anlamıyla devlet işlerinin ve kamusal düzenin tamamını kapsayan bir faaliyet alanı olarak görülebilir.
Ancak devletin yapısını belirleyen yalnızca siyasal kurumlar değildir. Her çağın arkasında belirli bir üretim biçimi ve ekonomik düzen bulunur. Antik Yunan dünyasında toprağa ve köle emeğine dayalı bir üretim sistemi hakimdi. Orta Çağ’da bunun yerini feodal ilişkiler aldı. Modern dönemde ise mülkiyet ve piyasa merkezli bir ekonomik yapı ortaya çıktı. Batı siyaset düşüncesi bu tarihsel dönüşümü çoğu zaman kölecilik, feodalizm ve kapitalizm şeklinde sıralar. Fakat bu şemanın evrensel bir zorunluluk olduğu söylenemez. Her toplum kendi tarihsel koşulları içerisinde farklı gelişim çizgileri izleyebilir. Nitekim Çin örneğinde görüldüğü üzere, bazı toplumlar Batı’nın tarihsel tecrübesinden farklı siyasal ve ekonomik modeller geliştirmeye devam etmektedir. Bu durum bize siyasetin yalnızca devleti değil, aynı zamanda toplumların tarihini, kültürünü ve üretim biçimlerini anlamayı da gerektiren çok katmanlı bir alan olduğunu göstermektedir.
Antik Yunan’da siyaset, bugün anlaşıldığı şekliyle yalnızca bir yönetim tekniği veya iktidar mücadelesi değildi. Daha çok adalet, erdem ve doğru yaşam arayışının bir parçası olarak görülüyordu. Siyaset, insanın iyi bir hayat sürmesinin şartlarını araştıran ahlaki bir faaliyetti. Çağdaş siyaset anlayışında ise ağırlık merkezi önemli ölçüde değişmiştir. Modern dünyada siyaset daha çok üretim süreçleri, ekonomik ilişkiler ve üretilen değerlerin hangi ilkelere göre dağıtılacağı sorusu etrafında şekillenmektedir. Bu dönüşüm, modern siyasal düşüncenin kapitalist üretim tarzıyla kurduğu yakın ilişkinin de bir sonucudur.
Kapitalist toplumlarda siyaset, büyük ölçüde mevcut üretim ilişkilerini koruma ve geliştirme işlevi görür. Özellikle Sanayi Devrimi sonrasında devlet, bir yandan üretim için gerekli iş gücünü oluştururken diğer yandan çalışma hayatını düzenleyen temel kurum haline gelmiştir. Ancak bu süreç her zaman özgürleştirici sonuçlar doğurmamıştır. Uzun çalışma saatleri, ağır çalışma koşulları ve işçi hareketlerinin bastırılması gibi gelişmeler, modern siyasal düzenin eleştirilen yönleri arasında yer almıştır. Bu nedenle çağdaş siyaset tartışmaları çoğu zaman özgürlük, emek, mülkiyet ve adalet kavramları etrafında yürütülür.
Tam da bu noktada liberalizmle karşılaşırız. Liberal düşünce, özgürlük ile mülkiyet arasındaki ilişkiyi siyasal hayatın merkezine yerleştirir. Çağdaş siyaset felsefesinin büyük bir bölümü doğrudan veya dolaylı olarak liberal gelenek içerisinde şekillenmiştir. Liberal bireycilik, kimi zaman klasik liberalizm, kimi zaman da liberal rasyonalizm adıyla anılır. Bu kavramlar arasında bazı farklılıklar bulunsa da ortak noktaları bireyi siyasal ve toplumsal hayatın temel birimi olarak kabul etmeleridir.
Liberal düşünce yalnızca toplumu açıklamaya çalışmaz; aynı zamanda nasıl olması gerektiğine dair normatif bir iddia da ortaya koyar. Bir yönüyle toplumsal düzenin işleyişini açıklarken, diğer yönüyle bireysel özgürlüklerin esas alındığı bir siyasal düzen tasavvur eder. Bu nedenle liberalizm sadece bir analiz yöntemi değil, aynı zamanda bir ideal ve gelecek tasarımıdır.
Liberal toplum anlayışının temel varsayımlarından biri, toplumsal düzenin de tıpkı doğa gibi belirli kurallara göre incelenebileceğidir. Ancak bu noktada liberal düşünce ile Marksizm arasında önemli bir ayrım görebiliriz. Her iki yaklaşım da toplumun anlaşılabilir ve incelenebilir olduğunu kabul eder; fakat Marksizm tarihsel gelişimin belirli zorunlu aşamalardan geçtiğini savunur. Karl Marx’a göre tarih, feodalizmden kapitalizme, kapitalizmden sosyalizme ve nihayet komünizme doğru ilerleyen diyalektik bir süreçtir. Liberal düşünce ise böyle zorunlu bir tarih anlayışını kabul etmez; bireysel tercihlerin ve özgür iradenin toplumsal gelişimde daha belirleyici olduğunu ileri sürer.
Klasik liberalizm aynı zamanda iktisadi bir düşünce geleneğidir. Çünkü onun temel meselelerinden biri dağıtım problemidir. İktisat bilimi en genel anlamıyla sınırlı kaynakların sınırsız ihtiyaçlar arasında nasıl dağıtılacağını araştırır. Liberal düşünce de ekonomik özgürlüğü siyasal özgürlüğün ayrılmaz bir parçası olarak görür.
Liberalizmin kurucu ismi olarak genellikle John Locke gösterilir. Ancak özel mülkiyet fikrinin kökleri daha gerilere, Aristoteles’e kadar uzanır. Aristoteles, Platon’un ortak mülkiyet anlayışını eleştirerek özel mülkiyetin insan doğasına daha uygun olduğunu savunmuştur. Bu nedenle mülkiyet düşüncesi bakımından liberal geleneğin bazı öncüllerini Antik Yunan’da bulmak mümkündür. Bununla birlikte liberalizm, mülkiyet fikrini siyasal özgürlük anlayışıyla birleştirerek kendine özgü bir düşünce sistemi ortaya koymuştur.
Liberal bireycilik ve liberal eşitlikçilik gibi kavramları anlayabilmek için onların ortaya çıktığı tarihsel koşullara bakmak gerekir. Bu hikaye bizi 17. yüzyıla götürecektir. Feodal düzen boyunca yasama, yürütme ve yargı yetkileri büyük ölçüde aynı elde toplanmışken, modern dönemde güçler ayrılığı ilkesi ortaya çıkmış ve siyasal iktidarın sınırlandırılması hedeflenmiştir.
Aydınlanma düşüncesi, mutlakiyetçi siyasal düzene üç temel eleştiri yöneltmiştir. Birincisi, meşruiyetini yalnızca gelenekten alan hiçbir siyasal otoritenin kabul edilemeyeceği düşüncesidir. Siyasal düzen de doğa gibi aklın konusu olmalıdır. İnsanları yöneten kurumlar, yalnızca geçmişten devralınmış olmaları nedeniyle değil, akla uygun oldukları ölçüde meşru sayılmalıdır. Bu nedenle saltanat ve kan bağına dayalı iktidar anlayışı ötelenmiştir.
İkinci eleştiri, dini kurumların siyasal ve toplumsal hayat üzerindeki belirleyici konumuna yöneliktir. Aydınlanma düşünürleri, dinin bireysel inanç alanında kalması gerektiğini savunmuş ve siyasal iktidarın dini otoriteden bağımsız olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Laiklik ilkesi de bu tartışmaların içinden doğmuştur. Bu anlamda laiklik, yalnızca din ile devletin ayrılması değil, aynı zamanda bireyin vicdan özgürlüğünün güvence altına alınmasıdır.
Üçüncü eleştiri ise değişmez ve hiyerarşik toplumsal yapılara yöneliktir. En üstte kilisenin, ardından kralın, aristokratların ve halkın bulunduğu katı toplumsal düzen anlayışı reddedilmiştir. Liberal düşünceye göre insanlar doğuştan belirlenmiş statülere sahip değildir. Aksine bütün insanlar özgür ve eşit olarak dünyaya gelirler. Bu yüzden liberalizm, doğal hukuk ve akılcılık ilkelerine dayanarak mevcut siyasal düzeni dönüştürme iddiası taşıyan devrimci bir karaktere sahiptir. Onun hareket noktası basittir: İnsanlar doğuştan özgürdür ve doğuştan eşittir.
Kaynakça
Develioğlu, F. (2013). Osmanlıca-Türkçe ansiklopedik lügat (30. bs.). Aydın Kitabevi Yayınları.
Farrelly, C. (2004). An introduction to contemporary political theory. SAGE Publications.
Karagöz Yeke, Y. (t.y.). Çağdaş siyaset felsefesi ders notları [Yayımlanmamış ders notları].
Locke, J. (2012). Yönetim üzerine birinci inceleme (F. Bakırcı, Çev.). Ebabil Yayıncılık. (Orijinal eser 1689’da yayımlanmıştır)
Marx, K. (2011). Kapital: Politik ekonominin eleştirisi (M. Selik & N. Satlıgan, Çev.). Yordam Kitap. (Orijinal eser 1867’de yayımlanmıştır)



Yorumlar