Çağdaş Siyaset Felsefesi – İdeoloji ve Piyasa
- Yusuf Sincar

- 4 Haz
- 7 dakikada okunur
Çağdaş Siyaset Felsefesi – İdeoloji ve Piyasa
1. Liberalizm ve Muhafazakarlık
Mülkiyet kavramı söz konusu olduğunda liberalizmin köklerini Aristoteles'e kadar geri götürebiliriz. Zira bilindiği gibi Aristoteles, Platon'un ortak mülkiyet anlayışına karşı çıkarak özel mülkiyete yer açmıştı. Ancak liberalizmin bir dünya görüşü ve siyasal program haline gelişi, 17. yüzyılda John Locke ile mümkün olmuştur.
Modern siyaset düşüncesinin büyük tartışması, esasen Locke’un açtığı bu yol etrafında şekillenmiştir. Liberalizm, muhafazakarlık ve sosyalizm birbirlerinden bağımsız düşünceler olmaktan ziyade aynı tarihsel sorulara verilen farklı cevaplar olarak ortaya çıkmışlardır. Bu nedenle muhafazakarlığı ve sosyalizmi anlamanın yolu, öncelikle liberalizmin hangi insan tasavvuruna dayandığını kavramaktan geçer.
Liberal düşüncenin merkezinde birey vardır. Locke için insan, devletten önce gelir; haklar da iktidarın lütfu değil, insan olmanın tabii neticeleridir. Bu yüzden Locke, siyasal düzenin kaynağını araştırırken insanı devletin içinde değil, devletin öncesindeki varsayımsal doğa durumunda ele alır. Burada karşılaştığı şey, haklarından arındırılmış bir insan değil; aksine yaşam, özgürlük ve mülkiyet gibi temel haklara zaten sahip olan bir varlıktır. Devletin meşruiyeti de tam bu noktada ortaya çıkmıştır: Devlet hakların kaynağı değil, onların muhafızıdır.
Özgürlük ise liberal düşüncede yalnızca ahlaki bir ideal değil, toplumsal düzenin kurucu ilkesidir. Bu anlayış, insanın kendi hayatını başkasının iradesine tabi olmadan düzenleyebilmesi gerektiğini vaaz eder. Liberal geleneğin meşhur “bırakınız yapsınlar” (Laissez faire) düsturu da buradan doğmuştur. Çünkü bireyin önündeki engeller kaldırıldığında hem ekonomik hem de toplumsal hayatın kendiliğinden bir dengeye ulaşacağı varsayılır.
Ne var ki modern dünyanın en büyük tartışmalarından biri de tam da buradadır. Zira serbest piyasa yalnızca malların dolaşımını değil, değerlerin de dönüşümünü beraberinde getirir. Muhafazakar düşünce, liberalizme yönelttiği eleştirilerde tam da bu noktaya dikkat çekmiştir. Buna göre insan yalnızca ekonomik tercihler yapan bir birey değildir; aynı zamanda bir geleneğin, bir ahlakın ve bir tarihin taşıyıcısıdır. Piyasanın sınırsız hareket alanı, ekonomik canlılık üretirken aynı zamanda kültürel ve ahlaki çözülmelere de yol açabilir. Bu yüzden muhafazakarlık, liberalizmin bireyi merkeze alan yaklaşımına karşı toplumu, geleneği ve sürekliliği öne çıkarmayı görev edinmiştir.
Böylece modern siyaset felsefesinin temel gerilimini burada görebiliriz: İnsan öncelikle özgür bir birey midir, yoksa kendisini aşan tarihi ve kültürel bağların mirasçısı mı? Liberalizm ile muhafazakarlık arasındaki tartışma, özünde bu soruya verilen farklı cevapların tarihidir.
Muhafazakarlık denildiğinde zihinlerde çoğu zaman dindarlık canlanır. Bu sebeple muhafazakarlık ile din temelli düşünce sıklıkla birbirine karıştırılır. Oysa bu iki yaklaşım aynı şey değildir. Her ikisi de geleneğe ve sürekliliğe önem verse de bunu farklı gerekçelerle yaparlar. Dindar düşünce için belirleyici olan ilahi buyruk ve aşkın hakikattir; muhafazakar düşünce için ise tarih içerisinde oluşmuş toplumsal tecrübe ve ortak yaşamın ortaya çıkardığı faydadır. Birisi hakikatin kaynağını vahiyde ararken, diğeri toplumların uzun zaman içerisinde biriktirdiği müşterek hikmette arar.
Bu ayrımı daha iyi görebilmek için Augustinus ile Burke’ü yan yana düşünmek yeterlidir. Augustinus’un nazarında dünyevi düzen, ilahi düzen karşısında ikincil bir değere sahiptir. Hakikatin ölçüsü toplumun faydası değil, Tanrı’nın buyruğudur. Burke için ise toplumlar, asırlar boyunca birikmiş müşterek bir hikmetin taşıyıcısıdır. Bu nedenle yapılması gereken şey, soyut ilkelerin peşinden gitmek değil, toplumsal bünyeyi ayakta tutan kurumları ve gelenekleri korumaktır. Yani Burke’ün muhafazakarlığı gökyüzüne değil tarihe, vahye değil tecrübeye yaslanır.
Bu yüzden muhafazakarlık, çoğu zaman zannedildiğinin aksine, değişimin bütünüyle reddi değildir. Asıl mesele değişimin kendisi değil, onun hızıdır. Muhafazakar düşünceye göre toplum bir makine değil, canlı bir organizmadır. Bir makinenin parçası sökülüp yerine yenisi takılabilir; fakat toplumun hafızasını, alışkanlıklarını ve kurumlarını aynı kolaylıkla değiştirmek mümkün değildir. Çünkü toplum yalnızca yaşayanlardan değil, ölülerden ve henüz doğmamış olanlardan da oluşur.
Muhafazakarlığın liberalizmle hesaplaşmasını da tam olarak bu zeminde bulabiliriz. Liberal düşünce insanı öncelikle bağımsız bir birey olarak ele alırken, muhafazakar düşünce insanı ilişkileri içerisinde tanımlamaktadır. Liberalizm için özgürlük temel değerdir; muhafazakarlık için ise düzen. Liberalizm bireyin tercihlerini merkeze yerleştirirken, muhafazakarlık bireyi mümkün kılan tarihi ve kültürel zemini korumaya çalışır.
Bu nedenle iki düşünce arasındaki temel ayrım, değer kavramına yükledikleri anlamdadır. Liberal dünya görüşü daha çok ölçülebilir olanla ilgilenir: üretim, sermaye, piyasa, dağıtım ve ekonomik verimlilik. Muhafazakar düşünce ise ölçülemeyen fakat toplumları ayakta tutan unsurlara dikkat çekmiştir: gelenek, din, kültür, otorite, aidiyet ve ahlak. Bunların hiçbiri rakamlara dökülemez; fakat bir toplumun ruhunu oluşturan da tam olarak bunlardır.
Öyleyse muhafazakarlığın liberalizme yönelttiği eleştirinin özü şudur: İnsan yalnızca çıkarlarını takip eden bir varlık olarak düşünülemez. Eğer bütün toplumsal düzen bireysel tercihlerin ve piyasa mekanizmasının insafına bırakılırsa, sonunda toplumun müşterek hafızası aşınacaktır. Kültür yerini tüketime, aidiyet yerini yalnızlığa, otorite yerini dağınıklığa bırakacaktır. Böylece özgürlük adına kurulan düzen, paradoksal biçimde, insanı köksüz ve savunmasız hale getirecektir.
Muhafazakar düşüncenin toplumu öncelemesinin en önenli sebebi de budur. İnsan, kendi başına ortaya çıkmış soyut bir varlık değildir. Dilini, inançlarını, alışkanlıklarını ve hatta düşünme biçimini toplumdan devralmıştır. Dolayısıyla birey toplumdan önce değil, toplumun içinde vardır. Muhafazakarlık bu yüzden metodolojik bireyciliğe şüpheyle yaklaşmıştır; insanı ancak ait olduğu tarihi ve kültürel bağlam içerisinde anlamanın mümkün olduğunu savunmuştur.
Öte yandan, muhafazakarlığın iki karakteristik özelliği vardır: Bunlardan birincisi tepkisel oluşu, ikincisi ise eklektik veya seçmeci oluşudur. Örneğin muhafazakarlık aydınlanmacı düşüncenin akılcılık ilkesine karşı 'bir tepki' olduğu için tepkiseldir. Ya da muhafazakarlığın eklektik bir yapısının olması çeşitli ideolojilerle (sosyalizm ve liberalizm gibi) kesişen noktalarının olmasından kaynaklanır. Mesela muhafazakarlık bir yandan, sosyalizmde olduğu gibi toplumsal bağların güçlü ve toplumun belirleyici olması gerektiğini savunduğu gibi; liberalizmde olduğu gibi de insan doğasının faydacı temele dayandığını savunur. Öyleyse muhafazakarlık farklı ideolojilerdeki değerleri kendine eklemleyerek, eklektik bir yapı gösterir.
Haddizatında muhafazakar düşüncenin merkezinde soyut ilkeler değil, fayda bulunur. Fakat burada söz konusu olan fayda, kısa vadeli çıkar değil; kuşaklar boyunca sınanmış olanın sağladığı faydadır. Deneyim alışkanlığı, alışkanlık istikrarı, istikrar ise güveni doğurmuştur. Muhafazakar zihnin geleneğe duyduğu saygı da buradan kaynaklanır. Çünkü ona göre toplumları ayakta tutan şey, insanların teorilerinden çok, zamanın süzgecinden geçmiş müşterek tecrübeleridir.
Özetle muhafazakarlık, daha çok nitel bir anlam taşıyan kültür, ulusal kimlik, din, ahlak ve gelenek gibi değerleri önplana çıkarken, esasında liberalizmin değer olarak bizlere sunduğu her türlü nicelikselliği, niteliksel değerlere yapılmış bir değersizleştirme politikası olması bakımından eleştirir.
2. Sosyalizm
Muhafazakarlık ile sosyalizm, çoğu zaman liberalizme yönelttikleri eleştirilerde ortak bir zeminde buluşurlar. Her ikisi de insanı yalnızca kendi çıkarlarının peşinde koşan bağımsız bir birey olarak tasavvur eden liberal anlayışa itiraz ederler. Toplumsal bağların, ortak hafızanın ve müşterek hayatın önemini vurgularlar. Fakat bu ortaklık, iki düşünce arasındaki koca ayrılıkları görünmez kılmamalıdır. Zira aynı sorulara yönelseler de verdikleri cevaplar farklıdır.
Bu farklılığın en belirgin olduğu alan eşitlik meselesidir. Sosyalist düşünceye göre insanlar özsel olarak eşit doğarlar. Toplum içerisinde ortaya çıkan sınıfsal ayrımlar, statü farklılıkları ve iktidar ilişkileri insan doğasının değil, tarihsel süreçlerin ürünüdür. Hiç kimse doğuştan efendi veya köle olmadığına göre, servetin ve gücün belirli ellerde toplanması da doğal kabul edilemez. Sosyalizm tam da bu nedenle mevcut toplumsal düzeni direkt yıkma eğilimdedir; eşitsizliği kader değil, dönüştürülmesi gereken tarihsel bir olgu olarak görmektedir.
Muhafazakar düşünce ise meseleye başka bir perspektiften bakmaktadır. Buna göre toplum, soyut ilkeler doğrultusunda yeniden tasarlanabilecek bir yapı değil, organik bir bütündür. Bu bütün içerisinde insanlar yetenekleri, karakterleri, iradeleri ve sorumlulukları bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Dolayısıyla iktidarın, statünün ve mülkiyetin eşitsiz biçimde dağılması yalnızca tarihsel bir tesadüf değil, toplumsal hayatın doğal sonuçlarından biridir. Muhafazakar zihne göre eşitlik arayışı çoğu zaman tabiatın çeşitliliğini göz ardı eden soyut bir ideale dönüşmektedir.
Sosyalizmin liberalizme yönelttiği eleştirinin merkezinde ise kapitalizm bulunur. Liberal düşüncenin serbest piyasa anlayışı, sosyalistlere göre ekonomik özgürlüğü değil, sermayenin tahakkümünü üretmektedir. Çünkü piyasa görünürde özgür bireylerin karşılaşma alanı olsa da gerçekte sermaye sahipleri ile emek sahipleri arasındaki güç dengesizliğinin başlangıç noktasıdır. Bu nedenle sosyalist düşüncenin, liberalizmin savunduğu ekonomik özgürlüğün bütün toplumsal kesimler için eşit sonuçlar doğurmadığını ileri sürmek için güçlü gerekçelere sahiptir.
Marx’ın analizinde bu durum, emekçinin kendi emeğine yabancılaşmasıyla açıklanmıştır. İşçi, ürettiği ürün üzerinde söz sahibi olmadığı gibi, üretim sürecinin de öznesi olmaktan çıkmıştır. Kendi emeğiyle kurduğu ilişki giderek zayıflamış ve sonunda üretimin sahibi değil, üretimin bir parçası haline gelmiştir. Böylece insanın yaratıcı faaliyeti olması gereken emek, bireyin üzerinde yükselen yabancı bir güce dönüşmüştür.
Sosyalizmin nihai hedefi de bu yabancılaşmayı ortadan kaldıracak sınıfsız bir toplumsal düzen kurmaktır. Bu nedenle sosyalist düşünce kendisini, devletin ekonomik hayata müdahale etmemesini savunan liberal yaklaşımın en radikal düşmanı olarak görmekte haklıdır. Buna göre piyasanın kendi haline bırakılması, mevcut eşitsizliklerin korunmasından başka bir sonuç üretmez. Toplumsal eşitliğin gerçekleşebilmesi için ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesi ve üretim araçlarının belirli bir sınıfın tekelinden çıkarılması gerekir.
Bu noktada Marx’ın meşhur sözü, sosyalist düşüncenin ruhunu özetler niteliktedir: “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa asıl mesele onu değiştirmektir.” Bu ifade, yalnızca bir teorik eleştiri değil, aynı zamanda bir eylem çağrısıdır. Sosyalizm böylece modern çağda düşünce ile pratiği birbirine bağlayan en güçlü ideolojik hareketlerden biri haline gelmiştir. Çünkü onun amacı dünyayı anlamak kadar, onu dönüştürmektir.
Sonuç: Yeni Sağ’ın Yükselişi
İdeoloji kavramının modern dönemde geçirdiği en büyük dönüşüm, düşünce alanına ait bir kavram olmaktan çıkıp hayatın kendisini örgütleyen bir güce dönüşmesidir. Eskiden ideolojiler daha çok dünyayı anlamaya yönelik düşünsel çerçeveler olarak görülüyordu. Modern çağla birlikte ise ideolojiler yalnızca dünyayı açıklamakla yetinmemiş, onu yeniden kurmaya talip olmuşlardır. Artık mesele hakikatin ne olduğu değil, toplumun nasıl olması gerektiğidir. Bu nedenle çağdaş siyaset felsefesinde ideoloji, bir düşünce sistemi olmaktan çok bir yaşam projesi haline gelmiştir.
Bu dönüşümün kökleri modern felsefede aranmalıdır. Locke’un özgürlük anlayışı bunun önemli örneklerinden biridir. Locke, özgürlüğü yalnızca metafizik veya teorik bir mesele olarak ele almaz; onu siyasal ve toplumsal düzenin kurucu ilkesi haline getirir. Modern ideolojilerin ayırt edici özelliği de tam olarak budur: Düşünce ile hayat arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmaları..
Fransız Devrimi ve yirminci yüzyılın büyük ideolojik hareketleri bu dönüşümün en çarpıcı örnekleridir. Çünkü bu hareketler yalnızca siyasal iktidarı değiştirmemiş, insanın dünyayı algılama biçimini de dönüştürmüşlerdir. Eğitimden hukuka, aileden ekonomiye kadar hayatın bütün alanları belirli bir düşüncenin ışığında yeniden düzenlenmeye çalışılmıştır. Böylece ideoloji, yalnızca açıklayan değil; biçimlendiren, yönlendiren ve dönüştüren bir güç haline gelmiştir.
Bu nedenle modern ideolojilerin ruhunda daima devrimci bir unsur bulunur. Devrim burada yalnızca iktidarın el değiştirmesi anlamına gelmez. Asıl devrim, toplumun kendisini anlama biçiminin değişmesidir. Liberalizm, sosyalizm ve milliyetçilik gibi modern ideolojilerin ortak noktası da budur: Hepsi mevcut düzeni belirli ilkeler doğrultusunda yeniden inşa etmeyi hedeflemektedir.
Muhafazakarlık ise zamanla bu tablo içerisinde farklı bir dönüşüm yaşamıştır. Klasik muhafazakarlık, modernliğin aşırılıklarına karşı bir itiraz olarak doğmuşken, yirminci yüzyılın sonlarına doğru neoliberal ekonomi politikalarıyla iç içe geçerek yeni bir forma bürünmüştür. Ortaya çıkan bu sentez, genellikle “Yeni Sağ” adıyla anılır. Bu yeni oluşum ekonomik alanda liberalizmin serbest piyasa anlayışını benimserken, kültürel alanda muhafazakar değerleri savunmaktadır. Böylece liberalizm ile muhafazakarlık arasında geçmişte var olan birçok ayrım Yeni Sağ’a dönüşüm ile birlikte giderek silikleşmiştir.
Yeni Sağ’ın temel kaygısı ekonomik özgürlüğü korumakla birlikte toplumsal otoriteyi de muhafaza etmektir. Bu nedenle bir yandan devletin ekonomik müdahalelerinin azaltılmasını savunurken, diğer yandan aile, gelenek, din ve milli kimlik gibi kurumların güçlendirilmesi gerektiğini ileri sürmekte tereddüt etmemektedir. Onlara göre toplum yalnızca ekonomik ilişkilerden ibaret değildir; onu ayakta tutan görünmez bağlar da vardır. Bu bağlar zayıfladığında, ekonomik refahın tek başına toplumsal bütünlüğü koruması mümkün değildir.
Bu noktada Yeni Sağ’ın merkezinde özgürlükten çok düzen, bireyden çok otorite ve değişimden çok süreklilik fikri yer alır. Çünkü ona göre güçlü bir devlet ancak güçlü kurumlar üzerine inşa edilebilir. Aile, din, gelenek ve tarih yalnızca kültürel unsurlar değil; siyasal düzeni ayakta tutan sütunlardır. Dolayısıyla Yeni Sağ’ın savunduğu muhafazakarlık biçimi, geçmişi koruma arzusundan ziyade toplumsal otoriteyi ve sürekliliği muhafaza etme çabası olarak okunmalıdır.
Kaynakça
Baltacı, C. (2004). Yeni sağ üzerine bir eleştiri. Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 9(2), 358–370.
Biber, A. E. (2008). Değişen devlet anlayışı, müdahalecilik ve piyasa ekonomisi. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1, 57–74.
Duman, F. (2017). Muhafazakâr düşüncede “otorite” anlayışı. Milel ve Nihal: İnanç, Kültür ve Mitoloji Araştırmaları Dergisi, 14(2), 137–160.
Karagöz Yeke, Y. (2002). Liberal öğretide adalet, hak ve özgürlük. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 26(2), 275–288.
Locke, J. (2012). Yönetim üzerine ikinci inceleme (F. Bakırcı, Çev.). Ebabil Yayıncılık. (Orijinal eser 1689 yılında yayımlanmıştır)
Torun, Y. (2011). Muhafazakârlık ve E. Burke’da değişim ve devlet algısı. Demokrasi Platformu, 7(25), 9–30.




Yorumlar