Unutturma Teknikleri ve Heidegger
Bir Şeyi Unutturmanın En İyi Yolu - Unutturma Teknikleri ve Heidegger
Misal,
Bir taşı saklamanın üç yolu vardır.
Birincisi o taşı fiziksel olarak yok etmektir.
İkincisi ise onu bir milyon taşın arasına atmaktır.
Üçüncüsü ise dikkati yalnızca diğer taşlar üzerine çekmektir.
İlk yöntem en kaba yöntemdir. Zira bir şeyi unutturmanın en kaba yolu onu doğrudan yok etmek, silmek ya da sansürlemektir. George Orwell’ın 1984 romanında bunun kusursuz bir örneği vardır. Hakikat Bakanlığı’nda çalışan Winston Smith’in görevlerinden biri geçmişe ait gazete haberlerini, kayıtları ve belgeleri Partinin o günkü söylemine uygun biçimde değiştirmektir. Eski belgeler “bellek deliği” denilen sistem aracılığıyla ortadan kaldırılır. Dün söylenen, bugün söylenene aykırıysa dün silinir. Parti bir tahminde bulunmuş ve tahmin yanlış çıkmışsa eski kayıt değiştirilir. Bir kişi gözden düşmüşse yalnızca kendisi değil, geçmişte bıraktığı izler de yok edilir.
Zira iktidar bugünü yönetmeye devam etmek adına; geçmişi de yeniden kurmak zorundadır. Orwell’ın kurduğu totaliter rejim, bu nedenle insanın yalnızca ne söyleyebileceğini değil, neyi hatırlayabileceğini de kontrol eden bir rejimdir.
Çünkü geçmiş üzerinde egemenlik kurabilen, bugünün anlamı üzerinde de egemen olabilir.
Ne var ki bu yöntem bütün dehşetine rağmen ilkeldir. Çünkü bir şeyi doğrudan silmek aynı zamanda iz bırakır. Yasaklamak merak uyandırır. Bir kitabı yasakladığınızda o kitabın tehlikeli ve aynı zamanda “değerli” olduğunu ilan etmiş olursunuz. Haddizatında “bilinmeyen, gizemli olan her şey her zaman daha görkemli zannedilir.”
Sansürün paradoksu budur: Gizlemek istediği şeyi işaretlemek. Parmağını dudaklarına götürüp “Buraya bakma!” diyen kişi, farkında olmadan bakılması gereken yeri göstermiş olur. Bu nedenle kaba iktidar hakikati yok etmeye çalışırken daha incelikli iktidar hakikati yok etmekle uğraşmaz. Çünkü bilir ki bir taşı saklamak için taşı kırmaya, toprağın altına gömmeye, denize atmaya gerek yoktur. Onu bir milyon taşın arasına atmak ya da bir başka taşı ön plana atmak yeterlidir. Taş hala oradadır. Kimse onu yasaklamamıştır. Kimse ona dokunmamıştır. Hatta isteyen gidip bakabilir. Fakat artık konuşulmadığı için yok olmuştur.
İkinci ve üçüncü yöntem tam da bu nedenle daha etkilidir. Burada insanlardan bir şeyi unutmaları istenmez; tersine onlara sürekli yeni şeyler hatırlatılır. Bir haberin üzerine başka bir haber, bir tartışmanın üzerine başka bir tartışma, bir skandalın üzerine başka bir skandal bindirilir. İnsanlar her sabah yeni bir öfkeyle uyanır, öğleden sonra başka bir meseleye kızar, akşam bambaşka bir tartışmanın tarafı haline gelirler.
Dün memleketin en önemli meselesi olarak gördükleri şeyi bugün hatırlamakta zorlanırlar. Toplum böylece unutkan balıklara dönüştürülmektedir. Fakat burada unutmak hafızanın kendiliğinden zayıflaması değildir; dikkatin sürekli başka yönlere sürüklenmesidir. Bu yüzden insan unutmaz aslında. Hatırlamasına fırsat verilmez.
Çünkü hafıza yalnızca geçmişi depolamak değildir; geçmişi bugünün içinde tutabilme kudretidir. Bir hadise başka bir hadise tarafından sürekli kovuluyorsa, kim kovulan hadisenin varlığından söz edebilir?
Bu yöntemi hem hak hem batıl kendi lehine kullanabilir. Öyle ki “La ilahe illallah” demek, tek bir ilaha; Allah’a işaret ederek, diğer tüm ilahları görünmez kılmak demek değil midir?
Aletheia: Her Gösterme Bir Gizlemedir
Heidegger’in aletheia kavramına yüklediği anlam tam olarak bu! Hakikat, gündelik kullanımda çoğunlukla önermelerin bir özelliği olarak düşünülür: “Kar yağıyor” dediğimde gerçekten kar yağıyorsa cümlem doğrudur. Hakikat böylece söylenen söz ile dış dünyadaki durum arasındaki uygunluk (veritas) meselesine dönüşmüştür. Heidegger ise daha kökensel bir hakikat deneyimine yönelmiştir. Yunanca aletheia sözcüğünü “gizinden çıkma”, “gizlenmemişlik” anlamında düşünür. Hakikat yalnızca doğru bir cümle değildir; varolanın kendisini göstermesi, örtüsünden sıyrılması, görünürlüğe çıkmasıdır. Hakikat, bu anlamda, bizim kurduğumuz cümlelerden önce gelir. Bir şey hakkında doğru veya yanlış konuşabilmem için öncelikle o şeyin kendisini bir şekilde göstermiş olması gerekir.

Çünkü Heideggerci açıdan açığa çıkma ile gizlenme birbirinin basit karşıtları değildir. Her açığa çıkış kendi gölgesini beraberinde getirir. Bir şey kendisini belirli bir biçimde gösterirken başka imkanlarını geri çeker; bir şey öne çıkarken başka şeyler arka plana düşer. Görmek seçmektir ve her seçim aynı zamanda vazgeçiştir. Gözünüzü bir noktaya çevirdiğiniz anda dünyanın geri kalanını görüş alanınızın dışına itersiniz. Bir fotoğrafçının kadrajı yalnızca içine aldıklarıyla değil, dışında bıraktıklarıyla da oluşur. Dairenin içine bir eleman almak, aynı zamanda diğer tüm elemanları dışarıda bırakmaktır. Bu yüzden her görmenin yanında daha büyük bir körlük vardır. Ya da her görmenin bedeli körlüktür.
Öyleyse salt görünürlük masum değildir. Bazen bize gösterilen şey kadar, o şey gösterilirken neyin görünmez hale geldiğini sormamız gerekir. Çünkü insanın gözü her şeyi aynı anda göremez; dikkati her şeyi aynı yoğunlukta taşıyamaz. Bir şey sahnenin ortasına çıktığında başka şeyler sahnenin arkasında kalmak mecburiyetindedir.
Şimdi, Antik Yunan’daki Lethe unutma, unutulmuşluk ve gizlenmeyle ilişkilidir. Heidegger’in aletheia okumasında hakikat, gizlenmişlikten çıkış olarak düşünülür; fakat gizlenme hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmaz. Hakikat kendisini gösterirken dahi bir şeyler geri çekilmeye devam eder. İşte siyaset bu ilişkinin üzerine son derece maharetli bir oyun kurabilir. Doğal olarak gerçekleşen açığa çıkma ve geri çekilme hareketini bilinçli bir dikkat yönetimine dönüştürebilir. Bir şeyi gizlemek için başka bir şeyi açığa çıkarabilir. Böylece hakikatin karşısına yalanı koymak zorunda kalmaz. Daha etkili olanı yapar: Bir hakikatin karşısına başka bir hakikat koyar. Çünkü bazen hakikati yenmenin en kolay yolu yalan söylemek değil, insanların dikkatini başka bir doğruya çevirmektir.
Misal,
“Gazze’de çocuklar katlediliyor” cümlesi bir hakikat olarak dile getirildiğinde bu durumu manipüle edenler acaba “hayır böyle bir şey yok” şeklinde yalanlama yolunu mu seçmektedirler yoksa, “Bize ne Gazze’den önce biz X konuya (ekonomi, mülteci sorunu veya Doğu Türkistan) bakalım” şeklinde mi itiraz ediyorlar?
İşte modern propaganda açısından asıl ilginç nokta budur. Gazze’de yaşananlar gerçektir. Bir ekonomik problem gerçekten vardır; fakat aynı gün gerçekleşen başka bir olay da gerçektir. Bir yolsuzluk iddiası gerçekten önemlidir; fakat bir siyasetçinin söylediği tartışmalı söz de gerçekten söylenmiştir. Bir kurum hakkında cevaplanması gereken sorular vardır; fakat toplumun öfkesini harekete geçirecek başka bir hadise de gerçekten yaşanmıştır. Burada manipülasyon, ikinci olayın uydurulmuş olmasında değildir. İkinci olay pekala gerçek olabilir. Manipülasyon, gerçekler arasındaki görünürlük hiyerarşisinin yönetilmesindedir. Size yalan söylenmemiştir. Size yalnızca hangi hakikate bakmanız gerektiği söylenmiştir.
Hülasa, hangi hakikate bakacağınız belirlenmişse, hangi hakikati görmeyeceğiniz de büyük ölçüde belirlenmiş demektir.
İdeal Vatandaş ya da Unutkan Balıklar
Siyasetçinin bu yönteme neden ihtiyaç duyduğunu anlamak için iktidarın hafızayla ilişkisini anlamak gerekir. Çünkü siyasal hesap verebilirlik hafızaya muhtaçtır. Bir yöneticinin bugün söylediği sözün dün söylediği sözle çeliştiğini ancak dün söylediğini hatırlıyorsanız fark edebilirsiniz. Bir vaadin yerine getirilmediğini ancak vaadin kendisini hatırlıyorsanız söyleyebilirsiniz. Bir katliamın protesto edilmediğini, bir skandalın soruşturulmadığını, bir iddianın cevapsız kaldığını, açıklanan bir hedefin gerçekleşmediğini, verilen bir tarihin geçtiğini ancak geçmiş bugünün içinde yaşamaya devam ediyorsa görebilirsiniz. Hafıza bu nedenle siyasetin baş belasıdır.
Acaba bizler, yani yontulmuş unutkan balıklar, ne kadar “bela” olabiliriz?
Gündem hızlandıkça hafıza kısalıyor. Hafıza kısaldıkça karşılaştırma imkanı azalıyor. Karşılaştırma azaldıkça hesap sormak güçleşiyor. Toplum giderek yalnızca önündeki yeme tepki veren bir canlıya dönüşür: Dün neye kızdığını hatırlamayan, bugün önüne bırakılan şeye yönelen, yarın ise bugünkü öfkesini terk edecek olan unutkan balıklar sürüsüne. Böyle bir toplumun sansürlenmesine bile gerek yoktur. Gazeteler açık olabilir, arşivler yerinde durabilir, eski konuşmalar internette bulunabilir. Taş hala oradadır. Sorun, taşın yok edilmiş olması değildir. Sorun, önümüze bizi meşgul eden başka taşlar fırlatılmasıdır.
Bu noktada propaganda hakkındaki eski kanaatimizi değiştirmemiz gerekir. Propaganda yalnızca yalan söylemek değildir. Hatta çağımızda en başarılı propaganda, belki de mümkün olduğunca az yalan söyleyendir. Çünkü yalan yakalanabilir, çürütülebilir, belgesi ortaya çıkarılabilir. Fakat dikkatin yönetildiğini kanıtlamak çok daha güçtür. Size gösterilen haber doğrudur. Tartışılan olay gerçektir. Ekrandaki görüntü yaşanmıştır. Fakat asıl soru bunların doğru olup olmadığı değildir. Asıl soru şudur: Neden şimdi bunu görüyorum? Ve bundan daha önemlisi: Ben bunu görürken neyi görmüyorum?
Bu yüzden dijital mezarlıklarla dolmuştur her taraf. Unutturulan sayısız hadise yatmaktadır bu mezarlarda. Diriliş için, Sur’a üflenmesini mi beklemeli, yoksa öncesinde bir devrim mi?




Yorumlar