top of page

John Rawls - Siyasal Liberalizm


 

Öz: Bu çalışmamız kapsamında, Rawls'ın siyasal liberalizminde gördüğümüz çoğulculuk ve istikrar arasındaki dengeyi kurma çabası üzerine bir analiz yapmakla birlikte; ayrıca  Rawls'un muhakeme zorluklarına da dikkat çekilerek, adil bir düzen oluşturmanın zorlukları üzerinde duracağız. Rawls'a göre, bu zorluklar bazen bireylerin makul oluşu, rasyonelliği veya farkındalığındaki eksikliklerden kaynaklanabilir. Ancak, bu tür anlaşmazlıkların çözümü için bağımsız düşünme platformlarına ihtiyaç olduğunu ve bu platformların, farklı görüşlere sahip bireylerin bir araya gelip tartışabilecekleri ve anlaşmazlıkları aşma potansiyeline sahip olabilecekleri yerler olması açısından, toplumsal düzenin ve adil bir toplumun oluşturulması için farklı görüşlerin bir araya getirilmesi ve açık tartışma ortamlarının teşvik edilmesi önem arz eder.

John Rawls - Siyasal Liberalizm.

Giriş:

John Rawls'ın eserleri genelde tüm dünyada ve özelde Amerika Birleşik Devletleri'nde büyük yankı uyandırmıştır. Siyaset felsefesi, hukuk ve ahlâk felsefesi üzerine derin analizler yapan Rawls'ın düşüncesinin temelleri liberal geleneğe dayanmakla birlikte, onun adalet anlayışı, farklı hayat görüşlerine sahip bireylerin kabul edebileceği bir siyasal adalet olarak ifade edilebilir.

Rawls'un siyasal liberalizmi hakkında konuşmaya başlamadan önce, özgürlük ve eşitlik kavramlarına dair tarihsel arkaplanı anlamak son derece önemlidir. Bu arka planı iki ana akım, yani sosyalizm ve toplum sözleşmesi fikri oluşturur. Toplum sözleşmesi fikri, temel olarak John Locke'a ve bazı yorumculara göre Thomas Hobbes'a kadar dayanmaktadır ve zamanla güncelliğini yitirmiş gibi görünse de, Rawls ile birlikte yeniden önem kazanmış ve modern çağda "yeni" bir toplum sözleşmesi kavramı ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, toplum sözleşmesi fikri 1971'de Rawls tarafından yeniden gündeme getirilmiştir.

John Rawls fotoğrafı
John Rawls

Diğer bir arkaplan olan sosyalizm ise, bazı dönemlerde Amerika'da bile etkili olmuş bir ideolojidir. Örneğin, 1912'deki seçimlerde Sosyalist Parti'nin %6 oy alması, sosyalizmin Amerikan siyasetindeki etkisini gösteren önemli bir örnektir. Ancak, Amerikan siyasetindeki temel ve yaygın görüş, genellikle Lockeçi Liberalizm'e dayanır. Tabii ki, Amerikan liberalleri arasında da farklı yaklaşımlar vardır. Örneğin, Abraham Lincoln siyaseti bir yarışa benzetmiş ve insanlara eşit fırsatlar sunarak doğal kazananları belirlemenin siyasetin görevi olduğunu savunmuştur. Ancak, Lincoln'un bu "Amerikan Rüyası" idealinin eksiklikleri olduğunu düşünenler de vardır. Örneğin, herkesi aynı başlangıç noktasından başlatarak eşit fırsatlar sunmanın adalet için yeterli olup olmadığı tartışılmalıdır. Ayrıca, hızlı koşanların neden hızlı koştuğu ve yavaş koşanların neden yavaş koştuğu gibi sorular da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu soruları ele alarak, liberal bir yaklaşıma uygun olarak adaletin tam anlamıyla sağlanabilmesi için uygun yöntemler geliştirmek gereklidir (Arnhart, 2013: 307-308).

John Rawls, bu ve benzeri sorular üzerine düşünerek kendine özgü bir yöntemle adalet teorisi geliştirmiştir. Harvard Üniversitesi'nde profesörken bu teoriyi öne sürmüş ve beklenmedik bir şekilde geniş bir ilgi görmüştür. Rawls'un teorisi, bazı çevrelerde liberal özgürlük ve eşitlik bağlamında mükemmel bir yapı taşı olarak kabul edilmiştir. Ancak, hem sağdan hem de soldan eleştirilere maruz kalmıştır. Sağdan gelen eleştiriler genellikle çok katı eşitlik ilkelerinin benimsenmesinin bireysel özgürlükleri kısıtlama riski taşıdığını savunurken, soldan gelen eleştiriler ise Rawls'un teorisinin sadece burjuvazinin özgürlüğünü artırdığını iddia etmektedir. Rawls ise özgürlük ve eşitliği garanti altına almanın anahtarı olarak hakkaniyet kaygısını öne sürmektedir. Çünkü, sadece hakkaniyet kaygısıyla düşünen biri, adaletin tam anlamıyla nasıl sağlanacağını görebilir.

1. Cehalet Perdesi

Her şeyden önce Rawls'ın cehalet perdesi kavramına değinmek gerkir. Buna göre Rawls'un "cehalet perdesi" kavramı, insanların bir durumda diğerlerinin özel yeteneklerinden, isteklerinden veya sosyal konumlarından haberdar olmadığı durumu ifade eder. Bu durum, tarafsızlık ilkesini sağlar çünkü bireylerin herhangi bir kimseyi kayırıcı ilkeler ile desteklemesini engeller. Ancak, herkesin insan psikolojisi ve sosyal yaşamla ilgili bazı genel gerçekleri anlaması gerekir. (Arnhart, 2013: 309). Öyle ki, insanların üretken olmak için genellikle ekonomik teşviklere ihtiyaç duyduğunu ve temel hak ve özgürlüklerin herkes için önemli olduğunu bilmelidirler. O halde Rawls'un "karşılıklı ilgisizlik" terimi, bencillikten ziyade, insanların diğerlerinin endişelerine dikkat etmemesini ifade eder. Bu kavram, adaletin varlığı için çıkar çatışmalarının önemini vurgular ve insanların kendi çıkarlarını en etkili şekilde artırmaya yönelik rasyonel davranışlar sergilemesini kapsar.

Rawls - Siyasal Liberalizm kitabı

Bu zeminden hareketle Rawls'ın cehalet cehalet örtüsü (Veil of ignorance) kavramı, adaletin tesis edilmesinde ve insanların adalet ilkelerini belirlerken kendi çıkarları doğrultusunda hareket etme eğilimlerinden kurtulmalarını sağlaması açısından önemle vurgulanması gerekir. Söz gelimi, bilgisizlik peçesi olmadan, taraflar önyargılara ve irrasyonel arzulara maruz kalabilir, bu da adalet ilkelerinin tarafsız bir şekilde belirlenmesini zorlaştırır. Bu durumda, insanlar kendi pozisyonları ve statülerinden bağımsız olarak adalet ilkelerini belirleyebilirler ve adil bir toplumsal düzenin temelini oluşturabilirler. (Aydın, 2015: 80). Dolayısıyla, bilgisizlik peçesi, insanların rasyonel seçimler yapabilmesi için gereken tarafsızlık ortamını sağlar ve adaletin gerçekleştirilmesine katkıda bulunur.

 

2. Siyasal Liberalizm Ve Demokrasi

Rawls'ın liberal demokratik modeli "müzakereci demokrasi"ye zemin hazırlaması açısından son derece önemlidir. Söz gelimi, çeşitli inançları adil ve özgürlükçü bir denge içinde bir arada tutmayı hedefleyen siyasal liberalizm fikrinin gerçekleşmesi için belirli şartların kabul edilmesi etmesi vaaz edilir. Bunu Rawls'ın şu cümlelerinden anlayabiliriz:

Vicdan özgürlüğü için sözü edilen bu üç gerekçe arasında şöyle bir ilişki bulunur: Birinci gerekçede, iyi anlayışları sabit ve sağlamca yerleşmiş olarak görülür; bu pazarlık konusu olamayacak anlayışların çoğulculuğundan ötürü de, taraflar, bilgisizlik peçesi ardında, eşit vicdan özgürlüğünü güvence altına alan ilkelerin benimseyecekleri yegane ilkeler olduğunu anlarlar. Diğer iki gerekçede, iyi anlayışları, iyi anlayışına sahip olma kapasitesinin bir parçası olan müzakereci akla göre düzeltilebilecek anlayışlar olarak görülür. Ancak, bu kapasitenin tam ve bilinçli olarak kullanılması vicdan özgürlüğü tarafından güvence altına alınan toplumsal şartları gerektirdiğinde, bu gerekçeler birinci gerekçeyle aynı sonucu paylaşırlar. (Rawls, 2007: 342).

Pasajda da görüldüğü gibi Rawls, vicdan özgürlüğünün üç farklı gerekçesini açıklıyor ve bu gerekçeler arasında bir ilişki kuruyor. Birinci gerekçeye göre, iyi anlayışlar sabit ve sağlam olarak kabul edilir, çünkü bu anlayışlar pazarlık konusu olamayacak kadar temeldir ve taraflar, eşit vicdan özgürlüğünü sağlayan ilkelerin yegane kabul edilebilir ilkeler olduğunu fark ederler. Diğer iki gerekçede ise, iyi anlayışlar söz gelimi müzakereci akla göre şekillendirilebilecek bir zemin olarak vaaz edilir. Ancak, bu kabiliyetin tam ve bilinçli olarak kullanılabilmesi, vicdan özgürlüğünü sağlayan toplumsal koşulların varlığını gerektirir. Bu durumda, her üç gerekçe de, eşit vicdan özgürlüğünü güvence altına alan ilkelerin önemini vurgular ve bu ilkelere ulaşmak için farklı bir yaklaşım sunar. Bu metin, vicdan özgürlüğünün temellerini tartışırken, aynı zamanda bu özgürlüğün sağlanması için gerekli olan toplumsal koşulların önemine de dikkat çeker.

Rawls'ın siyasal liberalizm kuramında takdim edilen norm koyucu ilkeleer ve demokratik kamusal kültür, bazı özel şartların önceden mevcut olmasına bağlıdır ki esasında asırlarca demokratik geleneği tecrübe etmiş gruplar, siyasal liberalizme meyledebilirler; zira bu cemmatler veya gruplar, birbirine zıt fakat siyasal birliğin ilkeleri üzerinde mutabık olabilecek kadar mâkul olan fikirlere sahiptirler. Bu bağlamda, Rawls şunu ortaya serer: Öncelikle, bir tölerans veya müsamaha eğilimini sağlayacak bir gelenektir. ikinci olarak da, grupların ekseriyetinin bu müsamaha geleneğinin asırlardır süren etkisiyle birlikte "uzlaşmacı" bir kültüre sahip olmasına dayanır. Bu bağlamda, Rawls’un teorisine en uygun ülkenin ABD olduğu ifade edilmelidir. Bu zeminden hareketle, bir grup, cemaat, şehir  veya ülke; siyasal liberalizmin takdim ettiği demokratik kültüre sahiplik edemeyecek durumda ise bu durumda nasıl bir sonuçla karşılaşacağız? Acaba böyle bir kültürden yoksun bir durumda olan yapılar ile siyasal liberalizme bir ideal olarak yaklaşmak mümkün müdür? Rawls'ın düşünceleri açıktır:

Anayasanın nasıl tasarlanacağı sorusu, ne sadece felsefi bir demokrasi anlayışıyla - liberal veya tartışma-kuramsal veya daha başkane de sadece siyasal toplumsal çalışmalarla çözümlenecek bir soru değildir; şartların tek tek incelenmesi ve söz konusu toplumun siyasal tarihinin ve demokratik kültürünün de dikkate alınması gerekir. Dolayısıyla, liberalizmde (ve Habermas'ın görüşünde), eski ve modern özgürlükler arasında çözümsüz bir rekabet bulunmamaktadır, sadece delillerin nasıl tartılacağı meselesi vardır (2007: 439).

Görüldüğü gibi Rawls açıkça, anayasanın nasıl tasarlanacağı sorusunun, sadece tek bir bakış açısıyla değil, birden fazla perspektifle ele alınması gerektiğini vaaz ediyor. Yalnızca felsefi bir demokrasi anlayışı, liberal veya tartışma-kuramsal bir bakış açısı veya siyasal toplumsal çalışmaların tek başına yeterli olmadığına dikkat çekiliyor. Bunun yerine, şartların detaylı olarak incelenmesi ve ilgili toplumun siyasal tarihine ve demokratik kültürüne dikkat edilmesi gerektiği belirtiliyor.

Rawls ayrıca, liberalizm ve Habermas'ın görüşü bağlamında, eski ve modern özgürlükler arasında bir rekabet olmadığını, ancak delillerin nasıl tartılacağı konusunda bir mesele bulunduğu söylemektedir. Bu, anayasa tasarımı sürecinde hangi argümanların dikkate alınacağı ve nasıl değerlendirileceği konusunda önemli bir soruna işaret ediyor. Bu zemin hareketle ve en nihayetinde Rawls, anayasanın nasıl oluşturulacağına dair kararların verilmesinde çok yönlü bir yaklaşım benimsenmesi gerektiğini vaaz ediyor.

Denilebilir ki bu türden problemler, J. Rawls'un teorisinin evrensel çekiciliğiyle ilgilidir ve tüm toplumlar için önem arz etmektedir. Özellikle, Rawls'un normatif değerlerinin uzlaşmacı prensipleri, en gelişmiş demokrasiler için bile hayati bir öneme sahip olarak vaaz edilmelidir. Bu demokrasiler, Rawls'un fikirlerini benimseyerek, toplumsal düzenlerini daha adil ve özgürlükçü bir hale getirebilirler. Ayrıca, Rawls'un din olgusuna verdiği önem, özellikle bu tür demokratik toplumlarda daha belirgin bir şekilde vücuda gelir. Bu bağlamda Rawls için din olgusu ve insanların dini çeşitliliğe yaklaşım biçimi, siyasi ve sosyal yaşamın şekillenmesinde devasa etkiler yaratabilecek bir faktör olarak karşımıza çıkar.

Öte yandan, Rawls'un siyasal liberalizmi, sosyal ve normatif unsurları ayrıştıran bir kuram olarak, olağandışı durumlarda bile pratik değerini muhafaza eder ve çeşitli toplumların ihtiyaçlarına göre yeniden tasarlanabilir. Denilebilir ki siyasal liberalizm, özellikle çoğulcu toplumlar için tasarlanmıştır ve bağımsız bir siyasi adalet kavramına dayanan yeni bir demokrasi anlayışını temsil eder. Bu bakımdan Rawls'ın yaklaşımı, farklı inanç türlerine ve değerlere sahip bireyleri bir araya getirerek, toplumsal barış ve uyumu sağlamayı amaçlar. Bu bağlamda:

Kamusal açıklığın ikinci düzeyi, insan doğası ile siyasal ve toplumsal kurumların işleyiş biçimi hakkındaki genel inançlar ve bu inançlar ışığında kabul edilebilecek ilk adalet ilkeleri ile ve aslında siyasal adaletle bir bağı olan böylesi tüm inançlarla ilgilidir. İyi düzenlenmiş bir toplumda vatandaşlar bu tür inançlar üzerinde görüş birliğine varabilirler, çünkü bunlar kamu tarafından ortak olarak paylaşılan sorgulama ve akıl yürütme yolları tarafından (birinci düzeyde) desteklenir (2007: 109).

Pasajdan da anlaşıldığı üzere Rawls, kamusal açıklığın ikinci düzeyinin insan doğasıyla ilgili genel inançlar, siyasal ve toplumsal kurumların işleyişi hakkındaki düşünceler ve bu inançlar çerçevesinde kabul edilebilecek ilk adalet ilkeleri ile ilişkili olduğu belirtiliyor. Bu düzey, aslında siyasal adaletle bağlantılı olan bu tür inançlarla ilgilidir.

İyi düzenlenmiş bir toplumda, vatandaşlar bu tür inançlar üzerinde ortak bir görüş birliğine varabilirler. Bu, çünkü bu inançlar, birinci düzeyde desteklenen kamu tarafından ortak olarak paylaşılan sorgulama ve akıl yürütme yolları tarafından şekillendirilir.

Felsefi bağlamda bakıldığında, Rawls, toplumların nasıl işlediği, adaletin nasıl sağlanabileceği ve bireylerin nasıl bir arada yaşayabileceği gibi temel felsefi konuları vaaz ediyor. Öyle ki, insan doğası ve toplumsal kurumlar gibi konular, felsefi tartışmaların merkezinde yer alır ve toplumun nasıl düzenlenmesi gerektiği üzerine derinlemesine düşünmemize yol açar. Dolayısıyla Rawls, kamusal açıklığın önemini vurgulayarak, felsefi bir çerçeve içinde toplumsal düzenin ve adaletin temellerini sorgulamaya yönlendirmesi, adil bir toplumun yeniden oluşturulmasında dünya halkları için bir çıkış noktası olabilir.

3. Rawls'ta Çoğulculuk ve Adalet

Rawls, siyasal liberalizm içindeki temel sorunlardan biri olan çoğulculuk meselesi ile farklı dünya görüşlerine sahip bireyler arasında ortak bir siyasal zemin oluşturmayı hedeflerken, dinsel ve din dışı çekişmeleri yumuşatmanın yollarını arar. Ancak, bu sürecin hiç de kolay olmadığını ve anayasal bir demokraside her türlü doktrinin nasıl bir araya geleceğinin sorunlu olduğunu belirtir.

Siyasal liberalizm, çoğulculuğu önemli bir unsur olarak kabul eder ve makul ancak uyuşmayan kapsamlı doktrinlerin insan haklarının korunması çerçevesinde meşruiyet kazanacağını varsayar. Bu metinde, liberalizmin çoğulculuğu felaket olarak değil, insan aklının özgür bir şekilde faaliyet göstermesinin doğal bir sonucu olarak değerlendirdiği ifade edilir. Ancak, toplumda makul ve rasyonel olarak kabul edilen doktrinlerin yanı sıra çılgın ve makul olmayan doktrinlerin de var olabileceği belirtilir (İspir, 2007: 205). Bu bağlamda, siyasal liberalizmin karşı karşıya olduğu temel sorun, liberal bir devlette çoğulculuğun istikrarını nasıl sağlayacağını açıklamak olarak vaaz edilir. Liberal bir devletin, çoğulculuğun getirdiği fikir ayrılıklarını bastırmak için baskı uygulayamayacağı vurgulanır. Dolayısıyla, metin siyasal liberalizmin çoğulculuk ve istikrar arasındaki dengeyi nasıl kuracağına dair temel bir sorunu ele alır ve bu konuda çözüm arayışını belirtir.

Öte yandan Rawls muhakeme zorluklarına dikkat çekilerek, makul çoğulculuk ve toplumsal işbirliği anlayışlarına varan bireylerin yokluğunda, kendisinin idealize ettiği adil düzene ulaşmanın mümkün olmadığı söylemektedğrş Bu durum, Rawls'un çoğulculuk anlayışının, rasyonel birey tanımına ve işbirliğine dayalı adil bir düzen anlayışına sıkı sıkıya bağlı olduğunu vaaz eder (Çelik, 2016: 189). Bu bağlamda Rawls, insan doğasının karmaşıklığına ve muhakeme zorluklarına işaret ederek, Rawls'un teorisinin pratik uygulanabilirliğini sorguluyor. Hoşgörü kavramı, insanların farklı düşünce ve inançlara sahip olabileceği gerçeğini kabul etme ve bu farklılıklara saygı duyma yeteneğini ifade eder. Rawls'un adil düzen anlayışı, bu hoşgörü yaklaşımı üzerine kurulmuştur ve rasyonel bireylerin, toplumsal işbirliği içinde adil bir düzen oluşturma potansiyeline sahip olduğunu öne sürer.

Ancak, Rawls, bu ideali gerçekleştirmenin pratikte zor olabileceğine işaret eder. İnsanların farklı arzuları, çıkarları ve değerleri vardır ve bu nedenle herkesin aynı adil düzen anlayışını paylaşması beklenemez (2016: 190). Dolayısıyla, Rawls'un hoşgörü ve işbirliği temelli yaklaşımının, gerçek dünya koşullarında ne kadar başarılı olabileceği, felsefi bir tartışma konusudur. Bu bağlamda, adalet ve çoğulculuk veya adalet bağlamında çoğulculuk anlayışın Rawls üzerinden temellendirilmesi; siyaset felsefesinin iyi bir yaşam bağlamında ne derece önemli olduğunu ortaya koyması açısından oldukça değerlidir.

4. Muhakeme Zorlukları ve Hassas Denge

Rawls'un "muhakeme zorlukları" olarak ifade ettiği şey, bireylerin karmaşık değerler zemninde yarattığı inançlar ve tercihler arasında adil bir karar vermekte karşılaştığı zorlukları vaaz eder. Bu zorluklar, bireylerin farklı hayat deneyimleri, kültürel arka planlar ve değer sistemleri nedeniyle karşılaştıkları çelişkileri içerir. Rawls'a göre, bu muhakeme zorlukları, adil bir toplumsal düzenin oluşturulmasında engeller oluşturabilir ve bu nedenle toplumun herkesi kapsayacak şekilde adil bir düzen oluşturulması için dikkate alınmalıdır. Rawls bu bağlamda şöyle demektedir:

Dolayısıyla, birçok önemli anlaşmazlık, muhakeme zorlukları ışığında, nesnellikle tutarlıdır. Ancak, anlaşmazlık, kişilerin makul oluşunda, rasyonelliğinde ya da bilincindeki eksikliklerden de kaynaklanabilir. Ancak bunu söylediğimizde, bunların anlaşmazlığın kendisinin değil başarısızlıkların göstergesi olduğunu bilmeliyiz. Bu tür anlaşmazlık nedenleri su yüzüne çıktığında, bağımsız düşünme zeminlerine sahip olmalıyız. Bu zeminlerin, prensip olarak, bizimle anlaşmayan kişilerce de tanınması gerekir. (Rawls, 2007: 160).

Rawls'ın bu görüşleri, toplumsal anlaşmazlıkların temelinde yatan muhakeme zorluklarını, ve dolayısıyla anlaşmazlıkların nesnel ve tutarlı olabileceğini vaaz ederlen, bunların bazen bireylerin makul oluşu, rasyonelliği veya farkındalığındaki eksikliklerden kaynaklanabileceğini de göz önünde bulundurur. Bu noktada, anlaşmazlıkların, daha çok bireylerin anlayışındaki eksikliklerin bir yansıması olduğunu ifade eder. Bu anlamda Rawls'a göre, bu tür anlaşmazlıkların çözümü için bağımsız düşünme platformlarına ihtiyaç vardır. Bu platformlar, farklı görüşlere sahip bireylerin bir araya gelip tartışabilecekleri ve birbirlerini anlayabilecekleri alanlardır. Bu alanlar, anlaşmazlıkların temelinde yatan muhakeme zorluklarını aşma potansiyeline sahiptir.

Öte yandan böyle bir düşünce zemini Rawls'ın toplumsal düzen ve adil bir toplumun oluşturulması konusundaki yaklaşımını yansıtır. Ona göre, toplumun tüm üyelerinin farklı görüşlere ve değerlere sahip olabileceği gerçeğini kabul etmek ve bu farklılıkları bir araya getirerek adil bir düzen oluşturmak önemlidir. Bu bağlamda, bağımsız düşünme platformlarının ve açık tartışma ortamlarının teşvik edilmesi, toplumsal anlaşmazlıkların çözümünde önemli bir rol oynar.

Rawls'ın perspektifinden bakıldığında, makul çoğulculuk, bireylerin farklı inançlara ve değerlere sahip olmalarını kabul etmeleri ve bu farklılıklara saygı duymalarıyla şekillenir. Ona göre, basit çoğulculuk, toplumun doğal bir özelliğidir ve insanların çeşitliliğiyle zenginleşir. Ancak, bu çeşitlilik bazen anlaşmazlıklara ve muhakeme zorluklarına neden olabilir (Çelik, 2016: 91). Öyle ki Rawls'a göre, makul çoğulculuğun temelini oluşturan bireyler, bu anlaşmazlıkları kabul edebilirler ve farklı bakış açılarına hoşgörüyle yaklaşabilirler. Ona göre, asıl önemli olan, bu farklılıkları zenginlik olarak görmek ve toplumu uyumlu bir şekilde bir araya getirmektir. Makul bireyler, muhakeme zorluklarını anlayarak, çeşitliliği hoşgörüyle karşılarlar ve farklı inançlara saygı gösterirler (2016: 92).

Bu perspektiften bakıldığında, Rawls'ın görüşleri, toplumsal uyum ve barışın sağlanması için önemli bir kılavuz olarak ortaya çıkar. Makul çoğulculuk, farklılıkları kabul etmek ve hoşgörüyle karşılamak suretiyle toplumun bütünlüğünü ve çeşitliliğini korur. Bu da, insanların özgür ve adil bir ortamda bir arada yaşamasına olanak tanır ve toplumsal adaletin temelini oluşturur.

Sonuç

Bu makalenin sonucunda, siyasal liberalizmin çoğulculuk ve istikrar arasındaki dengeyi sağlama çabalar ve bunun da ötesinde; liberal bir devlette çoğulculuğun istikrarını sağlamanın zorluğu ele alınmış ve çözüm arayışı belirtilmiştir. Rawls'un "muhakeme zorluklarına" dikkat çekerek adil bir düzen oluşturmanın imkanı üzierine ileri sürdüğü görüşler, çoğulculuğun işbirliği ve makul çoğulculuk anlayışlarına bağlılığı ile vaaz edilmiştir. Ancak, bu ideallerin pratikte zorluklarla karşılaşabileceği ve insanların farklı arzuları, çıkarları ve değerleri nedeniyle herkesin aynı adil düzen anlayışını paylaşmasının beklenemeyeceği belirtilir. Sonuç olarak, makale siyasal liberalizmin çoğulculuk ve istikrar arasındaki dengeyi kurma çabalarını değerlendirirken, Rawls'un teorisinin pratik uygulanabilirliği ve çoğulculuk kavramının gerçek dünya koşullarında ne kadar başarılı olabileceği üzerine felsefi bir tartışma başlatmaktadır. Bu bağlamda, siyaset felsefesinin önemi ve çoğulculuğun adalet bağlamında değerinin "ne"liği vurgulanmaktadır.

 

KAYNAKÇA

ARNHART, Larry. (2013). Platon'dan Rawls'a Siyasi Düşünce Tarihi. (Çev. Ahmet Kemal Bayram). Ankara: Adres Yayınları.


AYDIN, İsrafil. (2015). BAŞLANGIÇ DURUMU, BİLGİSİZLİK PEÇESİ: RAWLS, HABERMAS VE SANDEL FLSF Felsefe Ve Sosyal Bilimler Dergisi, sy. 20 75-94.


ÇELİK, Raşit. (2016). JOHN RAWLS’UN SİYASAL LİBERALİZMİ VE HOŞGÖRÜ ÜZERİNE. Kaygı. Bursa Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi(27), 183-200.


ÇELİK, Raşit. (2016). KAPSAMLI LİBERALİZMDEN SİYASAL LİBERALİZME: ADALETİN SİYASAL ALAN İÇERİSİNDE GEREKÇELENDİRİLMESİ”. FLSF Felsefe Ve Sosyal Bilimler Dergisi, sy. 22, 83-98.


İSPİR, Naci. (2007). JOHN RAWLS’UN SİYASAL LİBERALİZMİNDE ÇOĞULCULUK VE İSTİKRAR. Felsefe Dünyası(46), 204-214.


RAWLS, John. (2007). Siyasal Liberalizm, (Çev. Mehmet Fevzi Bilgin). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

Adsız tasarım.PNG
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X

© 2035 tüm hakları saklıdır.

www.ninfelsefe.com

Sosyal medya hesapları

bottom of page