Anthony Giddens - Sosyoloji Eleştirel Bir Yaklaşım
- Yusuf Sincar

- 26 Şub
- 7 dakikada okunur
Özet
Bu incelememizde Anthony Giddens'ın Sosyoloji Eleştirel Bir Yaklaşım kitabının tarihsel ve sosyolojik analizini yapmanın yanı sıra; yazarın kitapta değindiği kapitalizm, sanayi topumu, marksizm, sınıf ayrımı, çağdaş devlet ve kentleşme vb. kavramları eleştirel bağlamda ele alacağız. Anthony Giddens, sosyoloji konusunda uzun süredir akademi ve fikir dünyasının temelini oluşturan Marksizm, Kapitalizm, Max Weber ve Emile Durkheim vb. yaklaşım tarzlarını eleştirel bir dille okuyucularına yeni baştan tanıtmak istemiştir. Söz gelimi Giddens'ın amacı da tam olarak budur. Çünkü O, kendi sosyal teorisini eleştirel yaklaşımı da temel alarak sosyolojiyi geleneksel anlayıştan farklı olarak yeni-baştan tanımlamak istemiştir. Giddens, özellikle; geçmiş-geleneksel ve çağdaş toplumların aralarındaki farklar nelerdir? sorusunun cevabını yanıtlamaya çalışmıştır. Öte yandan Giddens'ın ısrarla üzerinde durduğu bir diğer konu; ''Sosyoloji'' ve ''Tarih'' kavramlarının apayrı bilimler gibi anlaşılagelmiş olmalarından duyduğu rahatsızlıktır. Yazar, bu geleneksel anlayışı tamamiyle yanlış bir yaklaşım tarzı olarak ifade etmektedir... Ayrıca Giddens, onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıl Avrupa'sının iki büyük devrimi olan; ''1789 Fransız Devrimi'' ve ''Endüstri Devrimi''nin insan özgürlüğünü ve ekonomiyi sosyolojik bağlamında nasıl etkilediğini de ifade ediyor.

GİRİŞ
Anthony Giddens söz konusu kitabın 'Konular ve Sorunlar' başlıklı bölümün hemen girişinde insanların Sosyoloji'yi öğretici olarak görmediğini söylemekle birlikte bu anlayışın kuru bir bilim kisvesine büründüğünü ifade etmektedir. Giddens'a göre sosyoloji, bu denli aydınlatıcı bir bilim değildir. ''Sosyolojinin temel bilimlere ait olduğu ve böylece bunların yöntem ve hedeflerini körü körüne kopya etmeğe çalışması gerektiği anlayışı yanlıştır.'' (Giddens: 1998, 11). Öte yandan Giddens'a göre sosyolojinin ''yıkıcı' bir gücü olduğu gerçeğini de gözardı etmemek gerekir. Çünkü sosyoloji, toplumda süregelen birçok tartışma ve anlaşmazlığın konusunu oluşturur. Onun bu özelliği, eleştirel bir niteliğe sahip olmasından ileri gelmektedir ve Giddens'a göre; bu ayıplanacak bir şey değildir. Söz gelimi Giddens, sosyolojinin değersiz bir paket gibi bize sunlamasının ve 'Fizik' gibi tamamen nesnel bir bilim gibi anlaşılmasının yanlışlığını söz konusu kitabında şöyle dile getiriyor: ''Sosyoloji, içindekilerin açılıp görülmesi arzusu dışında bir talebi olmayan, özenle sarılıp sarmalanmış bir hediye paketi içinde gelen bir konu değildir. Antropoloji, ekonomi ve tarih gibi diğer disiplinler arasında aynı etiket altında sosyal bilimlere dahil edebileceğimiz sosyoloji, yapısı gereği kendi içinde çelişkili bir uğraşı alanıdır.'' (Giddens: 1998, 13)
Anthony Giddens, yaşadığımız çağın dünayanın global olarak sosyal dönüşümler geçirdiğini düşünmektedir. Yakın tarih bize göstermektedir ki iki yüz yıllık zaman dilimi içerisinde çok kapsamlı toplumsal değişimler olmuştur ve bu değişimler hızını arttırarak yükselmeye devam etmektedir. Şüphesiz, söz konusu kitlelerin sosyal değişimlerinin en büyük iki nedeni; Fransız Devrimi ve Endüstri Devrimidir. Fransız devrimi ile özgürlük, eşitlik, demokrasi ve Ulus Devlet kavramları belki de tarihte ilk kez böylesine güçlü bir şekilde önplana çıkmış ve evrensel bir nitelik kazanmıştır. Endüstri devrimi ile de; iş gücü gücü kitleler halinde kırsal alandan sanayi alanına geçiş yapmıştır. ''Mesela ondördüncü yızlyıl Londra'sının nüfusu 30.000 iken aynı dönemde Floransa'nın nüfusunun 90.000 olduğu hesaplanmıştır. Ondokuzuncu yüzyıla girerken Londra'nın nüfusu 900.000'e ulaşarak kendincen önceki bütün şehirleri geride bıraktı.'' (Giddens: 1998, 16). Kentleşme, çağdaş dünyada korkutucu bir şekilde artmaya devam ediyor. Çağdaş dünya geçmişle kıyaslandığında nüfus sayısı bir hayli fazladır. Örneğin; Hz. İsa'nın yaşadığı dönemde dünya nüfusunun 300 milyona yakın olduğu tahmin ediiyordu, bugün ise insan sayımız 6 milyarın üstünde seyretmektedir. Söz gelimi çağdaş dünyaya ulaşıncaya kadar insanlık tarihinin doğum-ölüm sayıları hemen hemen biririyle dengeliydi. Üstelik çağdaş ailelere nazaran geçmiş dönemdeki ailelerin çocuk yapma oranı da daha fazlaydı fakat ortalama insan ömrünün daha kısa olması ve salgın hastalıklara çözüm bulunamaması sebebiyle dünya nüfüsü dengeli olarak günümüze nazaran daha aşağılarda seyrediyordu. Fakat bilimin gelişmesiyle çağdaş dünyada insan ömrü 35-40 yaş ortalamasından 60-70 yaş ortalamasına yükseldi.
Sanayi Toplumu ve Kapitalizm
Sosyolojinin gelişmesiyle ilgilenen birçok düşünür-sosyolog vardır. Bunlardan en önemlisi şüphesiz ''Sosyoloji toplumun bir tabii bilimi olmalıydı'' diyen ve ''sosyoloji'' terimini icat eden Auguste Comte'dur. Comte, sosyoloji dahil bütün bilimlerin genel bir mantık ve yöntem çerçevesi çizdiklerini ve evrensel kanunları ortaya çıkarmaya çalıştıklarını ifade ediyodu. ''Sosyolojinin temel bilimlere göre biçimlendirilmesi gerektiği nosyonu, Comte'dan bu yana bu konu hakkında hakim bir görüş olagelmiştir...'' (Giddens: 1998, 21 ). Fakat bu görüşler bazı sosyologların eleştirisinden nasibini almıştır. Söz gelimi Emile Durkheim da sosyoloji hakkında kendine özgü eleştiri ve tanımlamalar yapmıştır. Durkheim'a göre sosyal fenomenler eşya gibi ele alınmalıdır. Sosyal fenomenlerden kasıt elbetteki insan ve toplumun ta kendisidir. Yani Durkheim bir nevi şöyle demektedir: Tabiattaki nesneler ne ise; insan da odur. İşte söz konusu kitabın yazarı Giddens, bu yaklaşım tarzına karşı çıkar. O'na göre tabiattaki nesnelere yaklaşıldığı gibi topluma ve insana da öyle yaklaşlamaz; çünkü toplum, bizim eylemlerimizle tekrar tekrar yaratılır. ''biz toplumu yaratırken aynı zamanda o da bizi yaratıyor demektir.'' (Giddens: 1998, 22).

Sanayi toplumu mu, Kapitalizm mi? Giddens'ın soruşturmasının devamı bu soru üzerinde seyretmektedir. Anthony Giddens sanayi toplumu teorisiyle kapitalist toplum teorisini birbirnden ayrımaktadır. Sanayi toplumu kavramını ondokuzuncu yüzyılda Comte Henri de Saint-Simon ortaya atmıştır. Bu terim o zamanlarda bir tür ''orta yol'' anlamına geliyordu. Kapitalist toplum kavramının ise Giddens, hiç şüphesiz Karl Marx'a bağlandığını ifade etmektedir. Fakat Giddens, Marx'ın eserlerinin sosyoloji için önemli olduğunu söylemekle birlikte onun birçok tutarsızlıklarının da olduğunu ileri sürmektedir. Bazı düşünürler Sanayi toplumunu, aristokratlar ile avam tabaka arasındaki hiyerarşinin çözülmeye başladığı bir toplum türü olarak tanımlamaktadırlar. Öte yandan Sanayi toplumunu eşitlik ve özgürlük kavramlarıyla yakın ilişkili olması bakımından geleneksel toplumalara nazaran ilerlemeci bir toplum anlayışını ifade ettiğini düşünülmektedir. Kapitalizme dönecek olursak; Giddens, kitabında şu ifadelere yer vermektedir: ''Marx sermayenin özel kişilerde toplanmasını kapitalizmin en belirgin özelliği olarak kabul etmiştir.'' (Giddens: 1998, 43). Ancak Dahrendorf, Marx'ın görüşlerine katılmamaktadır. O'na göre kapitalist toplum, sanayi toplumuna dolaylı olarak hizmet etmesi bakımından yalnızca Sanayi toplumunun bir alt dalı olabilir. Kapitalizmden önceki toplumlar büyük ölçüde kırsal alanda küçük toprak parçalarını işleyerek yaşıyorlardı. Fakat kapitalizmin gelişmesiyle gerek zorla gerekse de ikna yoluyla köylünün gelişen büyük şehirlere göç etmesi sağlanıp sermeya sahiplerine bağımlı hale getirilmeye çalışılıyordu. Miliband ise kapitalizme onun anlaşılması için şöyle bir yorum kazandırmıştır: ''Kapitalist toplumların iki çarpıcı özelliği vardır: Birincisi bunların son derece sanayileşmiş toplumlar olması, ikicisi de ekonomik etkinlikte kullanılan araçların büyük bir bölümünün bireylerin mülkiyetinde ve denetiminde olmasıdır...'' (Miliband, s. 9). Gerçekten de saniyeleşmiş toplumların hepsi kapitalist toplumlarıdır ve her şeyi birer kar veya meta olarak görmektedirler. Kapitalist toplumlar, 'bu ürünün insanlığa bir faydası dokuru mu?' sorusunu sormaları gerekirken, onlar; 'bu ürün bize ne kadar para kazandırır?' sorusu kendilerine sormaktadırlar. Böyle bir kapitalist anlayışın yanlış olduğunu düşünmekle birlikte, kapitalizmin tümden yok olması gerektiğini de ifade etmemekteyim. Çünkü fayda için yapıldığı zaman kapitalizm insanlığın gelişmesi ve konfor düzeyinin artması bakımından büyük önem arzetmektedir.
Sanayinin Topluma Etkisi
Batı toplumlarında, zaman geçtikçe devletin ekonomik hayata müdahalesinde artış görülmektedir. Örneğin; Amerika'da tüm ürünlerin yüzde kırkına yakını hemen hemen yüz şirketin kontrolündedir. Giddens bununla ilgili söz konusu kitapta şu ifadelere yer vermektedir: ''Büyük şirketlerin doğuşu, ondokuzuncu yüzılda görüldüğü gibi kapitalist sınıfın parçalanmasını gerektirmiştir. Çok büyük firmalarda hisselerin çeşitli ellerde bulunuşu birçok önemli sonuçlara yol açmıştır. Bundan böyle bu tür firmalara ''mega şirketler'' diyelim... Ondokuzuncu yüzyıl kapitalizmi zorlu rekabete dayanıyordu, bu yüzden her şirketin zorunlu hedefi kar oranını en yüksek düzeye çıkartmaktı. Ancak mega şirketlerin ekonominin belirli sektörlerinde öyle hakim bir pozisyonu vardır ki...'' (Giddens: 1998, 60 ) Gerçekten de bugün mega şirketler uluslarası düzeyde hem ekonomik açıdan hem de karizma açısından birbirleriyle amansız bir rekabet içerisindedirler.
Toplum hayatında devletin rolü; ekonomi, üretim, medya, kamu ve daha birçok anlamda gittikçe büyüyor. Marx, devlet hakkında 'burjuvazinin yürütme komitesi' diye söz etmekte oldukça haklıdır. Çünkü devletin artan bu müdahaleleri 'insan için devlet' anlayışından 'devlet için insan' anlayışına evrilmektedir. Fakat burada görüşü büyük önem arzeden bir başka büyük düşünür; Max Weber, sosyalizm bürokrasiyi yaygınlaştırmaktan başka bir işe yaramadığı için işlerin daha da kötüye gideceğini söylemektedir.
Kapitalizm ortaya çıkmadan önce kentler genellikle sularla çevrilirdi. Bu sular dışarıdan gelecek tehlikeleri önleme ve dışa dönük açıklığı yadsıma özellkleri nedeniyle tercih ediliyodu. Genellikle aristokratların tekelinde bulunan bu kentler bilim ve sanatın beşiği konumundaydılar. Fakat daha önce de belirttiğimiz gibi endüstri toplumu geliştikçe bu tür kırsal kentlerden insanlar hızla büyük şehirlere göç etmeye başladı. Giddenns konuyla ilgili kitabında şu ifadelere yer veriiyor: ''Bu gün dünya nüfusu 100.000'den fazla olan şöyle böyle 1700 şehir vardır. Ayrıca yakın zamana kadar tarihte en büyük şehir diye bilinenlerden daha çok nüfusa sahip, yani 500.000'in üstüne insanın yaşadığı yaklaşık 20 şehir bulunuyor... Nasıl çağdaş ekonomiler mega-şirketlerin egemenliğinde ise kent hayatı da ''megapol''ün ya da ''kentlerin kentin''nin kuşatıcı gölgesi altındadır.'' (Giddens: 1998, 97). Hemen hemen her yerin mega-kent olması gerçekten de eleştiri konusu olmaya aday biricik konudur. Çünkü insan, doğal bir varlıktır ve doğal olan insanın günümüzde adım attığı her yerin insan eseri olması oldukça üzücüdür. Kapitalizm kar uğruna insanı doğal yapısından uzaklaştırmakla en büyük kötülüğü kendisine yapmaktadır, çünkü kapitalizmi var eden de insandır; insan yok olursa kapitalizm de yok olur...
Sanayileşmeden önce geleneksel toplumun ekseriyeti geniş ailelerden oluşmaktaydı. Geniş aile ekonomi çarkının dönmesinde en önemli etkenlerin şüphesiz başında geliyordu. Fakat ne var ki kaptalizm geniş aileyi de dağıtmayı başarıp insanları dar çevrelere dolaylı olarak hapsetti. Akrabalık ilişkileri zayıfladı ve iş yerleri ile ev ayrı ayrı yerler olmaya başladı. Geniş ailenin yerini anne-baba ve çocuklardan oluşan sıkıcı bir aile tipi aldı. Deyim yerindeyse aile bile özelleştirildi. Bununla birlikte kapitalist düzenin adaletsiz gelir dağılımı küçük yaştaki çocukların en zor işlerde çalıştırılmasını zorunlu kıldı. Söz konusu konu için Anthony Giddens şu ifadeleri kullanmaktadır: ''İlk kapitalist girişimciler, yetişkinler kadar çocukların da üretici emeğe katılması gerektiği yolundaki geleneksel beklentilere uygun olarak oldukça sık bir biçimde bireylerden çok aileleri çalıştırmışlardır. Her ne kadar madenlerde ve fabrikalarda sefalet içinde çalışan çocukların insafsızca sömürülmesine yol açmışsa da bunu işverenlerin hırsına bağlamak gerçeğin tümünü yansıtmaz...'' (Giddens: 1998, 119). Bu noktada Giddens’in sözlerine katılmadığımı belirtmeliyim. Çünkü çocukların bu şekilde insafsızca çalıştırılması tamamen işverenlerin hırsına dayanır ve gerçeğin tümü de budur. Çünkü işverenlerin para hırsı, gözü her zaman aç bırakır, göz ise hiçbir zaman doymaz, çünkü ne zaman doyduğuna kanaat getirse çevresindekilerin ondan daha fazla kazandığını gördüğünde tekrar acıkacaktır. Ama bu hırs olmasa işverenler doymayı bileceğinden işçilerine daha fazla nakit ayıracaklardır ve evde tek bir bireyin çalışması tüm aileye yetecektir.
Sonuç
Sonuç olarak Anthony Giddens genel anlamda, sosyoloji konusunda uzun süredir geleneksel anlayışın fikir dünyasının temelini oluşturan Marksizm, Kapitalizm, Max Weber ve Emile Durkheim vb. yaklaşım türlerini eleştirel bir dille okuyucularına yeni baştan tanıtmak istemiştir. Çünkü Giddens'a göre sosyolojiye bakış açısından her ne kadar bu yaklaşım tarzlarının olumlu yönleri olsa da eksik ve tutarsız olan birçok yönleri de bulunmaktadır. Bu analiz sonucunda hiç kimsenin fikirlerinin tümüyle kabul edilemeyeceğini ve tümüyle reddedilemeyeceğinin idrakına vardım. Çünkü geleneksel dönemden çağdaş döneme ekonomi, aile ve devlet hakkında bir çok kıymetli düşünürün fikirleri çoğu zaman farklılık göstermiştir. Hatta diyebiliriz ki her biri diğerini tamamlamıştır çünkü eksikliklerini tespit etmiştir. Eksiklik genel anlamda olumsuz bir anlam içerse de; aslına bakıldığında eksikliğin tespit edilmesi doğruluğun tespitinden daha kıymetlidir. Çünkü doğru zaten bulunmuştur, zararı yoktur fakat eksikliğin tespit edilememesi her zaman potansiyel bir sorunun başlangıç noktasıdır. Sosyoloji formel bilimlerden farklıdır çünkü dış dünyada da bir gerçekliğe sahiptir. Sosyoloji doğa bilimlerinden farklıdır çünkü yalnızca dış dünyada var değildir. Sosyoloji esas itibariyle insan ve toplum bilimidir fakat biz şuna yarı-bilim desek daha doğru olur. Çünkü o da tarih gibi tam anlamıyla bilim adını almayı haketmez ancak; tarih gibi sosyoloji de bazı bilim dallarından yararlanabilir. Söz gelimi Anhony Giddens'ın da dediği gibi; ''sosyoloji, yapısı gereği kendi içinde çelişkili bir uğraşı alanıdır.'' (Giddens: 1998, 13).
KAYNAKLAR:
Anthony Giddens ,Sosyoloji Eleştirel Bir Yaklaşım, birey yay. Ekim/1998.
Sosyoloji dersi ders notları.
Anthony Giddens - Sosyoloji Eleştirel Bir Yaklaşım






Yorumlar