Heidegger ve Fenomenoloji
Heidegger ve Fenomenoloji
Fenomenoloji geleneğinden gelen Heidegger, varlığın zihin veya ruhtan ibaret olduğunu savunan idealistlere, varlığın madde olduğunu ileri süren materyalistlere ve varlığın hem zihin hem madde olarak iki töze sahip olduğunu savunan düalistlere karşı çıkarak; varoluşçuluk (egzistansiyalizm) akımını benimsemiştir. Bu bakımdan Heidegger'e göre varlık zihin, madde veya zihin-madde ikiliği değil; varoluştur.
Tarih boyunca, insanlar her zaman dilleriyle dünyayı açmışlar veya ifade etmişlerdir. Söz konusu dil ile dünyayı ifade ediş biçimleri zaman geçtikçe kollektif bir hafıza oluşturduğu için; bizim dünyayı öncekilerden farklı bir biçimde yeniden açmamız, kemikleşmiş önceki açma biçimlerinden farklı olacağı için, önermelerimiz yanlış olarak yaftalanacaktır. Örneğin Galileo teorisini ortaya attığında Ona şiddetle karşı çıkılmasının sebebi tam olarak budur. Çünkü Galileo'ya kadar hiç kimse dünyayı bu şekilde açmamış, gizinden bu şekliyle sıyırmamıştı. Bu yüzden Galileo, gerçeğe uymadığı gerekçesiyle mahkemede yargılanmıştı. O halde doğruluk dediğimiz şey çoğu zaman geleneğin otoritesi gibi yanlış bir anlama işaret eder. Bu problem aynı zamanda etimolojik bir anlam taşır.
Heidegger, felsefede kullanılan genel kavramların orijinal anlamını ve kavramların antik yunandan günümüze tarih boyunca nasıl bir dönüşüme veya anlam kaybına uğradığını etimolojik olarak takip edecektir. Bu iz sürme, Heidegger'i kendi Almanca kavramlarını yaratmaya yöneltecektir.

Heidegger, gizinden sıyırmak veya Türkçede doğruluk anlamına gelen aletheia kavramını Yunancadan Almancaya wahrheit olarak çevirir. Aletheia doğruluk tanrıçasıdır, ancak aynı zamanda bir şeyleri gizleyen bir tanrıçadır bu. Çünkü her görmenin bir bedeli vardır. Bu bedel ise bir çok şeyi görememktir. Öyleyse her gösterme, bir şeyleri gizlemek demektir. Siyasetçilerin açıklarını gizlemek için oluşturdukları suni gündemler bu anlamda güzel bir örnektir.
Aletheia kavramının etimolojik kökenine baktığımızda onu ''a-lethe-ia'' olarak parçalayabiliriz. ''lethe'' burada unutmak anlamına gelir. Başına gelen A harfi ise sıyrılmak anlamı katmaktadır. Bu bakımdan aletheia ''unutkanlığından sıyrılmak'' anlamına gelecektir. Unutkanlığından sıyrılmak (aletheia) Platon tarafından çokça kullanılmıştır çünkü Platon'un temel felsefesi zaten hakikati anımsamak üzerine kuruluydu.
Öte yandan aletheia sözücüğü Türkçeye doğruluk olarak çevrilmelidir. Çünkü doğruluk da gizinden sıyrılma anlamına gelir. Şöyle ki: ''Doğru'' sözcüğü doğmak ve doğurmaktan gelir. Doğmak ve doğurmak kelimelerinde ise hep bir açığa çıkma durumu söz konusudur. Bu bakımdan aletheia kelimesini doğruluk olarak çevirmek en uygunudur. Aletheia'yı ''hakikat'' olarak çevirenler de var ancak bu çeviri hatalı ve çelişklilidir çünkü Heidegger aletheia'yı ''wahrheit'' olarak Almancaya çevirmişti. Heidegger wahrheit kelimesini önermelerin bir özelliği olarak kullanılır. Bu bakımdan hakikat kelimesi önermelerin bir özelliği olarak kullanıldığında ''hakiki önermeler'' ve bunun zıttı; ''sahte önermeler'' olarak karşımıza çıkacaktır. Sahte önermeler anlamsız önermelerdir. Bu yüzden sahte önermeler kendi içinde çelişkilidir çünkü önermelerin temel özelliği zaten anlamlı oluşlarıdır. Bu bakımdan hakiki önermeler doğru ve yanlış olarak iki değer alabilir. Sahte önermeler ise hiçbir değer alamaz, çünkü anlamsızdırlar.
Bu türden bir çeviri hatasının bir benzeri, aletheia kelimesini Yunancadan Latinceye ''veritas'' olarak çevirmektir. Veritas sözcüğü ''sözüne sadık olma tanrıçası'' demektir. Burada aletheia'da olduğu gibi ''gizleme'' yoktur. Bu bakımdan veritas tanrıçasına göre; dilimiz, bizim dışımızdaki bir gerçekliğe sadık olmalıdır. Aletheia sözcüğünün bu türden bir anlam kaybına uğramasının en açık ve aslında en can alıcı kanıtını, Descartes'ın ''veritas'' kavramını ''gizinden sıyırmak'' olarak değil, ''zaten sıyrılmış veya apaçık olan gerçekliğe önermelerin denk düşmesi'' anlamında kullanmasında görebiliriz. Aletheia kavramının Descartes'da bu türden bir dönüşümle anlam kaybına uğraması, Heidegger'i asıl ulaşmak istediği yere götürecektir.
Descartes, varlığı gizinden sıyrılmış bir şey olarak anlamak yerine, zaten açılmış bitmiş bir şey olarak ele alır. Dilin de tek yapması gereken şey dünyadaki gerçekliğe denk düşmesidir. Çünkü Descartes'in kendisini yanıltmayacak çok sağlam ve apaçık bir hakikate ihtiyacı olduğu için ''veritas'' kavramını bu anlamda kullanır. Bu bakımdan, aletheia sözcüğü antik yunancada kullanıldığı biçiminden farklılaşır. Söz gelimi, doğruluk Platon ve Aristo'da ''aletheia'' yani gizinden sıyrılmak anlamına gelirken; Descartes'da doğruluk (aletheia) ''veritas'' olmuştur. Zaten Platon'da Descartes'daki gibi bir şüphecilik yoktur, dolayısıyla Platon'un ''aletheia'' kavramıyla bir problemi de yoktur, çünkü zaten Platon, aletheia'yı aldatıcı bir şey olarak düşünüyordu. Bu bakımdan Descartes, gizinden sıyrılmak veya karanlıktan aydınlığa çıkmak tabirlerini sevmez, çünkü karanlığa tahammülü yoktur Descartes'ın; her şeyin açık seçik olmasını ister. Descartes'in bu kavrayış tarzına modern bilimde de rastlarız. Çünkü modern bilim de tüm evreni eksiksiz ve kusursuz bir şekilde matematiksel olarak her ayrıntısına kadar açıklamak ister.
Tüm bu kavram kargaşasından sonra Heidegger hedefine ulaşarak şunu soracaktır: Eğer önermeler ve dünyadaki gerçeklik arasında bir uyum varsa, bu nasıl gerçekleşiyor? Yani, önermelerin bu gücü nereden gelmektedir. Bir şeyin bir şeye uyması ne demektir, anahtar kilit uyumu gibi bir şey mi kastedilen? Yani benim kafamda olup bitenle dış dünyadaki gerçeklik nasıl birbirine tekabül ediyor? Heidegger'e göre çoğu zaman dili, dünyayı temsil ediyor gibi düşünürüz ancak dil ile dünya arasında -anahtar kilit uyumunda olduğu gibi- bir temsiliyet ilişkisi yoktur. İşte Heidegger Varlık ve Zaman'da, dilin bu türden metafizik güçleri varmış gibi düşüneceğimize; biz dil ile dünyaya yöneliriz desek daha doğru olur diyor. Yani önermeler zaten açık seçik olan dünyadaki gerçekliğe kendiliğinden tekabül etmiyor, biz (dasein) dili kullanarak dünyaya yönelip aslında dünyayı belli ölçüde gizinden sıyırıyoruz. Bir bakıma kürekle çukur kazar gibi dil ile de dünyayı açıyoruz. Varlığı açtığımız zaman bir şeyler görünür hale gelir ve bizim dil ile yönelerek dünyayı açma biçimimiz geleneksel açma biçimlerine benzemiyorsa bizim gizinden sıyırdığımız şey yanlış olarak niteleniyor. Peki varlığı en iyi kim açımlayabilir, anlayabilir veya kazabilir: Dasein.
Bir şeyi açığa çıkaran araç veya kaynak o şeyi anlamamız açısından zorunlu bir koşuldur. Örneğin, ışığı gizinden sıyıran ampul sayesinde ışıkla temasa geçebilir ve ışık nedir sorusuna yanıt alabiliriz. Dasein da bu türden bir kaynak veya araçtır diyebiliriz. Bu bakımdan varlık ancak ''dasein'' ile açıklanabilir. Varlığı tanrı, idealar veya maddeye indirgediğimiz zaman, var olanı bir başka var olanla açıklamış oluruz. Yani burada biz, varlığı var olan ile karıştırmış oluyoruz. Dasein'da bir varolandır ancak diğer varolanlardan farkı; Dasein, varlığı anlayabilecek yegane varolandır.
Varlık uçsuz bucaksız, daha soyut bir kavramken; varolan, olmakta olan ve zamanın akışında karşımıza çıkan her şeydir. Örneğin masa bir varolandır. Ancak biz hep varolanları formları üzerinden kavramsallaştırırız. Mesela şöyle bir etrafımıza baktığımızda, onların hep formlarından bahsetmek durumunda kalırız. Yani tümel kısımlarıyla onları kavrarız. Heidegger'e göre felsefe tarihinde varlık açıklanırken aslında hep varolanın özü açıklanmaya çalışılmıştır. Varlık nedir sorusu ise hep gözardı edilmiştir. Bu bakımdan Heidegger, varlığın ne olduğu konusuda cahil olduğumuzu söyleyecektir.
Filozoflar çoğu zaman varolanın bir kısmını seçip onu tüm varlığın yerine koyup varlık şudur demişlerdir. Örneğin su bir varolandır. Thales ise varlık sudur diyerek suyu varlık saymıştır. Öte yandan ortaçağda varlık tanrıydı. Aristoteleste ise varlık tözdü, ancak töz de bir varolandır Heidegger için. Heidegger'e göre varlık nedir sorusunun cevabı bunlar değildir. Çünkü onlar, varlığı hep aşkın bir varolan ile özdeş kılmışlardır. Heidegger filozofların varlığı es geçmelerine varlık unutkanlığı (Seinsvergessenheit) demektedir. Heidegger ise bu noktada özn-nesne felsefesi yapmak istemez çünkü eğer yaparsa aynı tuzağa düşecektir. Bu zeminden hareketle Heidegger varlığı anlama yetisine sahip olan ya da varlığı kendisine mesele eden dasein kavramını üretir.
Özne-nesne ikiliği epistemolojik bir ayrımdır. Zihin-beden ikiliği ise ontolojik bir ayrımdır. Bu bakımdan zihin-beden ikiliği ile ben kendi içimde bir bölünmüşlük yaşarken, zihin-madde ikiliği ile kendim ve dünya arasında bir bölünmüşlük yaşıyorum.
Özne-nesne ilişkisi öznenin, nesnenin karşısına geçip ona teorik bir bakış fırlatmasıdır. İşte Descartes ile gündeme gelen özne-nesne ikiliği bu karşıdan bakış ile gerçekleşir çünkü özne nesneye karşıdan bakar. Heidegger ise tüm bu tartışmaların dışına çıkıp yeni bir bakış açısı elde etmek için kendi kavramını (dasein) üretir.
Latincede object karşıda duran anlamına gelirken subject ise, object ile karşı karşıya gelmiş olan, karşısında duran anlamına gelir. Dasein ise anlama yetisi olan varlık idi. Heidegger ''dasein''ı subject ve mensch kelimeleri yerine kullanmaktadır. Bu bağlamda dasein, subject ile karşı karşıya gelen varlıktır. Dasein sadece insan değildir, kaygı ve algılayabilme yetisi olan her varlık dasein olabilir.
Heidegger'e göre ne dasein dünyadan ne de dünya dasein'dan soyutlanabilir. Onlar hep iç içedirler. Ancak dasein ve insanı karıştırmamak gerekir. Dasein insan olmak zorunda olmadığı için, dasein dünyadan soyutlanamaz ama insan soyutlanabilir. Dasein insanın varlığıdır. Bu, ''insan daseindır'' demek değildir çünkü bir şeyin kendisi ile ''kendi varlığı'' aynı şey değildir.
Dasein'ın varlık ile ilişkisi, güneşin ışıkla ilişkisine benzerdir. Güneş hem kendini hem de etrafı aydınlatır. Dasein da varlığı kendisini anlayarak, kendini aydınlatmış olur; yani kendine mesafe alıp kendi kendini görme fırsatını yakalar. Öyleyse Dasein, hem kendini kendinden, hem de kendini diğer şeylerden ayırt edebilen şeydir. Bu bakımdan dasein kendine mesafe alarak kendine bir parça yabancılaşmış da olur. Zaten ben kendime ''ben'' dediğim anda özne olduğum halde aynı zamanda kendimi nesneye çevirmiş olurum. Bu bir bakıma, kendine dışarıdan bakarken aynı zamanda kendi içine hapsolma anlamına gelir.
Descartesin zihin beden probleminin yarattığı ontolojik sorunla karşılaşmak istemiyorsak o halde ''existence'' kavramına ''hem içerde hem dışarda'' anlamını yüklememiz gerek ancak bu defa da hem içerde hem dışarda olmak çelişik olacaktır. Ancak bu aşılamayacak bir sorun değildir Heidegger için. Çünkü bu kavram Descartes'in tözü gibi doymuş bir kavram değildir. Dasein sürekli olarak kendi içinden dışarı doğru itilir. Burdan da yönelimsellik (intentionality) kavramına ulaşırız. Yani özne nesneye yönelmiş durumda. Yönelimsellik kavramını arada sırada yapılan bir etkinlik anlamında değil, varoluşun zorunlu koşulu anlamında kullanıyoruz. Bu ise doymamışlık anlamına gelir, zaten insanın sürekli peşinden koştuğu hazları, bitmek tükenmek bilmeyen istekleri; eksik oluşunun açık kanıtıdır. Örneğin, pessimistler hayattan bi beklentileri olmadığını söyleyip pasif bir yaşamı benimseseler bile, hiçbir şey yapmamak da bir şey yapma biçimi olduğu için çelişkiye düşerler. Mesela hiçbir şey yapmasan canın sıkılır, can sıkıntısı bile hayata bir yönelme biçimidir. Sonuç olarak var olmak, yönelmişlik yükünü beraberinde getirdiği için çok ağır bir şey olmak durumdadır.
Öte yandan Husserl'de ''existance'' kavramında gizlenen yönelimsellik bilinçle ilgiliyken, Heidegger'de bu ontolojik bir anlam kazanır. Çünkü Heidegger bilinç felsefesini reddeder. Yani Heidegger'e göre, insanın asıl varlığını oluşturan şeyin zihin olduğunu ve bu zihinle nesnelere yöneldiği fikiri aşırı teorik ve metafiziktir. Bunun yerine Heidegger, somut yaşam pratiğine bakmak gerektiğini yani günlük yaşamın fenomelojisini yapmak gerektiğini düşünür. Bu bakımdan Heidegger'de teori yerine pratik daha geçerlidir. Yani Heidegger'e göre yapılması gereken; insana uzaktan bakıp insanın doymuş bir resmini çekmek değil, insanı günlük yaşam içindeki dinamizmiyle beraber resmetmektir. Bu noktada Heidegger'de ''present at hand'' ve ''ready to hand'' kavramlarına bakmamız gerekir. ''Present at hand'' günlük yaşam içindeki dinamizmin tam tersidir. Çünkü o tamamlanmış, bitmiş ve artık karşımızda bir nesne olarak hareketsiz duran şeydir. Örneğin, bir arabanın karşısına geçip arabaya teorik bir bakış fırlatmak, arabayı ''present at hand'' olarak görmek demektir. Bu teorik bakışla yetinmek ise arabanın ne olduğu konusunda bizi yanıltır. Çünkü biz arabanın ne olduğunu gerçekten bilmek istiyorsak onu kullanmalıyız. Zaten Heidegger'in Descartes'e eleştirisi tam olarak budur. Descartes'ın düalizminde zihin dışındaki her şey hareketsiz ve tamamlanmış bir nesne, yani ''present at hand'' olarak görülüyordu. Söz gelimi, Descartes öncelikle bizim dış dünyayla olan bağımızı koparıp sonradan ikinci bir hamleyle bizi dış dünyayla ilişki içine sokarak, teoriyi pratiğe öncelemişti. Heidegger ise Descartes'i ters düz ederek; varlıkla kurulan asıl temasın pratik temas olması gerektiğini söylüyor. Çünkü pratik teoriden önce gelir. Bebekler bile önce pratiği öğrenir. Örneğin bebeklerin anneleriyle kurduğu ilişkiye bakalım. Bebekler annelerinden süt emerken, kendileriyle anneleri arasında bir ayrıma sahip değillerdir. Anneleri bebeklerin bir parçası gibidir adeta. Yani şeylerin en orijinal varlığı onları deneyimlediğimiz zaman ortaya çıkar. Aristotelesin dediği gibi, pratik yaparak erdemli olunur. Söz gelimi pratik yapmadan istediğiniz kadar etik dersi alın yine de bu sizi zorunlu olarak ahlaklı yapmaz.
Heidegger'e göre varlığın birçok modu vardır ve bazı modlar diğerlerinden çok daha geneldir. Örneğin ''being in the world'' varlığın en genel modudur. (being in the world: dünyada olmak) Being in the world sadece Dasein'ın bir özelliğidir. ''World'' kelimesi burada; bir fizksel nesneler toplamı veya kör bir mekanizma anlamına gelir. ''in'' kelimesi yani içinde olmak kavramı bir bardağın içinde olmak gibi algılanır. Yani Dasein dünyanın içinde (in world) anlamına gelir ancak Heidegger'de ''world'' kelimesi zaten analitik olarak Dasein kavramında içerilir. Bir bakıma ''being in the world'' Dasein'ın karakteristik bir özelliğidir. Öyleyse ''in world'' suyun bardağın içinde olması gibi değil de bir şeye kendini kaptırmak, ona bulanmak, onu mesken tutmak (habitari) anlamına gelir.
Existence (varoluş) ''being in the world''süz düşünülemez. Çünkü ''being in the world'' ''existence''ın biricik yuvasıdır. Dasein'ın özü ise onun varoluşunda (existence) yatar. Yani Heidegger'de -Sartre'da olduğu gibi- varoluş özden önce gelmez, dasein'ın özü varoluşunda yatar.
Son olarak; Heidegger'e göre felsefe tarihi boyunca varlık hep 'şimdiki zaman' merkezci bir anlayışla düşünülmüştür. Yani varlık hep şimdiki zamana hapsedilmiştir. Varlık geçmişte de vardı, ancak burada geçmiş zaman eki kullanıldığı için varlık geçmişte artık yoktur. Keza gelecekte de varlık olacaktır ancak gelecek henüz gelmediği için varlık dediğimiz şey gelecekte de henüz yoktur. Yani varlık şimdiki zamanda bir var olan olarak anlaşılmıştır hep. Dikkat edersek burada varlık ve zaman iki ayrı şey olarak düşünülür. Yani varlık, eksiden artıya doğru, zamanın içinde ayrı bir varlık olarak durmadan ilerleyen bir var olan olarak düşünülür; tıpkı suyun bardağın içinde oluşu gibi. Yani varlık zamanın içinde duran bir şey gibi zannediliyor. Ancak Heidegger'e göre bu anlayış hatalıdır çünkü zaman dediğimiz şey varlığın bize kendini açma biçimidir. Veyahut zaman, varlığın bir görünüş biçimi olarak düşünülmelidir.
Kaynak
Kıta Avrupası Ders Notları
Heidegger - Varlık ve Zaman




Yorumlar