Kant’tan Sonraki Transandantal Yaklaşımlar
Kant’tan Sonraki Transandantal Yaklaşımlar
Giriş
Kant’ın transandantal yöntemi yalnızca kendi felsefesiyle sınırlı kalmamış, kendisinden sonra gelişen birçok felsefi akımı da derinden etkilemiştir. Özellikle Alman İdealizmi içerisinde, Kant’ın transandantal yaklaşımının izlerini açıkça görmek mümkündür. Hatta Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in metinlerinde bile Kant’ın transandantal yönteminin önemli etkileri görülmektedir.
Hatırlanacağı üzere Kant’ın transandantal argümanı, genel olarak şüpheciliğe; daha özel olarak ise dış dünyanın varlığını reddeden veya ondan şüphe duyan şüphecilere karşı geliştirilmiştir. Agnostisizm de büyük ölçüde bu şüpheci yaklaşımın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Burada psikolojik şüphecilik ile felsefi şüpheciliği birbirinden ayırmak gerekir. Örneğin, “Acaba eşim beni aldatıyor mu?” şeklindeki gündelik kuşku psikolojik şüpheciliktir. Felsefi şüphecilik ise tek tek olaylardan değil, bilginin kendisinin mümkün olup olmadığından veya dış dünyanın gerçekten bilinip bilinemeyeceğinden şüphe duyan sistematik bir yaklaşımdır.
Şüphecilik ve agnostisizm söz konusu olduğunda, Rene Descartes’tan sonra akla gelen en önemli filozoflardan biri David Hume’dur. Her iki filozofun ortak noktası, farklı yöntemlerden hareket etmelerine rağmen dış dünyanın kesin olarak bilinebileceği konusunda ciddi problemler görmeleridir. Descartes bir rasyonalist olarak, Hume ise bir empirist olarak bu probleme farklı çözümler önermiş; ancak her ikisi de dış dünyanın bilgisi konusunda felsefe tarihinde derin etkiler bırakmıştır.

Kant’tan sonra ise onun transandantal yöntemini yeniden canlandırmaya yönelik önemli girişimler olmuştur. Özellikle analitik felsefe içerisinde bu konuda çalışan en önemli isimlerden biri Peter Strawson’dır. Bu gelenek içerisinde yer alan diğer önemli filozoflar ise Donald Davidson ve Hilary Putnam’dır. Yirminci yüzyılın en etkili filozofları arasında yer alan bu düşünürler de Kant’a benzer şekilde şüpheciliği ciddiye almış ve ona karşı çeşitli transandantal argümanlar geliştirmişlerdir.
Peter F. Strawson’un Transandantal Argümanı
Peter Strawson, Kant’ın transandantal yönteminden büyük ölçüde yararlanmakla birlikte, Kant’ın bazı metafizik unsurlarını dışarıda bırakarak onun felsefesini daha sade ve analitik bir çerçevede yeniden yorumlamıştır. Bu nedenle Strawson’un amacı, Kant’ın sistemini bütünüyle yeniden kurmaktan ziyade, metafizik yüklerinden arındırarak transandantal argümanları çağdaş analitik felsefe içerisinde yeniden temellendirmektir.
Strawson’un bu konudaki en önemli iki eseri Individuals (Tikeller) ve The Bounds of Sense (Anlamın Sınırları) adlı kitaplarıdır. Özellikle The Bounds of Sense adlı eserinde geliştirdiği Nesnellik Argümanı (Objectivity Argument), özneden bağımsız nesnelerin varlığını transandantal bir yöntemle temellendirmeyi amaçlamıştır.
Argüman şu şekilde ifade edilir:
1. Being self-conscious is a matter of being able to ascribe diverse experiences to oneself, while being conscious of the unity of that to which they are ascribed.
2. To be in a position to think of experiences as one’s own, one must be able to think of them as experiences.
3. For experience to be such as to provide room for thought of experience itself, it must provide room for a distinction between “This is how things are” and “This is how things are experienced as being.”
4. Only experience of objects that are subject-independent could provide room for this is/seems distinction.
Therefore:
5. Subject-independent objects exist.
Strawson’un argümanının ilk adımı özbilinç kavramıyla ilgilidir. Özbilince sahip olmak, kişinin çeşitli deneyimleri kendisine atfedebilmesi anlamına gelir. Örneğin havanın sıcak olduğunu deneyimliyorsam, bu deneyimi kendi bilincime ait bir deneyim olarak görürüm. Ancak kişinin deneyimleri kendisine ait olarak görebilmesi için öncelikle kendisinin zaman içerisinde aynı kişi olduğunun, yani kendiyle özdeş bir birlik oluşturduğunun bilincinde olması gerekir. Örneğin sürekli hafıza kaybı yaşayan ya da çoklu kişilik bozukluğu bulunan bir bireyde bu birlik duygusu zedelendiğinde özbilinç de zarar görür. Kısacası, birlik olmadan özbilinçten söz edilemez.
İkinci adımda Strawson, kişinin deneyimlerini kendisine ait olarak düşünebilmesi için öncelikle onları birer deneyim olarak kavraması gerektiğini ileri sürer. Başka bir ifadeyle, yalnızca deneyim yaşamak yeterli değildir; kişinin aynı zamanda “Bu bir deneyimdir.” diyebilmesi gerekir. Örneğin paraşütle atlama deneyiminin bana ait olduğunu söyleyebilmem için, öncelikle paraşütle atlamanın bir deneyim olduğunu düşünmem gerekir.
Üçüncü adımda ise deneyimin kendisi üzerine düşünebilmenin koşulu ele alınır. Bunun mümkün olabilmesi için “şeylerin nasıl olduğu” ile “şeylerin bana nasıl göründüğü” arasında bir ayrım yapılabilmelidir. Deneyimin kendisi bu ayrımı içermediği sürece, deneyim hakkında düşünmek de mümkün olmayacaktır.
Bu kısım, argümanı anlaşılması en güç kısmı olduğu için daha detaylı açıklamakta yarar görüyorum.
Diyelim ki masaya baktın ve şöyle dedin “Masa bana kırmızı görünüyor.” Şimdi, bu cümleyi kurabilmen için iki şeyi birbirinden ayırabiliyor olman gerekir:
1. Masanın gerçekten nasıl olduğu.
2. Masanın sana nasıl göründüğü.
Çünkü “bana kırmızı görünüyor” demek, görünüş ile gerçekliği ayırabildiğini gösterir. Şimdi şöyle düşün: Eğer bu ayrımı hiç yapamasaydın, “Masa bana kırmızı görünüyor.” diyemezdin. Sadece “Kırmızılık var.” gibi bir yaşantın olurdu. Deneyimin üzerine düşünüp onu değerlendiremezdin.
Başka bir örnek vereyim: Akşam karanlığında uzakta bir ağaç görüp onu insan sanıyorsun. Bir süre sonra yaklaşıp: “Meğer insan değilmiş, ağaçmış.” diyorsun. Bu cümleyi kurabilmen için şu ikisini ayırabilmen gerekir:
* Şey gerçekte nasıldı? Ağaçtı.
* Bana nasıl görünmüştü? İnsan gibi görünmüştü.
İşte Strawson’un üçüncü öncülü tam olarak budur: Bir deneyimi “yanlış”, “doğru”, “aldatıcı”, “görünüş”, “gerçeklik” gibi kavramlarla değerlendirebilmemiz için, deneyimin içinde zaten “şeylerin nasıl olduğu” ile “şeylerin bana nasıl göründüğü” ayrımının bulunması gerekir. Bu ayrım hiç olmasaydı, “yanılmışım”, “öyle görünüyormuş”, “aslında farklıymış” gibi ifadeler de anlamsız olurdu. Peki Strawson bunu neden söylüyor? Çünkü dördüncü adıma geçecektir:
Dördüncü adımda Strawson, yukarıdaki ayrımın yalnızca özneden bağımsız nesnelerin varlığını kabul ettiğimiz durumda mümkün olduğunu savunur. Çünkü bir nesnenin var olması ile bana görünmesi aynı şey değildir. Bir şeyin var olması için benim onu algılıyor olmam gerekmez; ancak bana görünmesi için onu deneyimlemem gerekir. Örneğin bir masaya “Bu masa kırmızıdır.” dediğimde, aslında masanın bana kırmızı göründüğü deneyiminden hareket ederek masanın kırmızı olduğunu ifade ederim. Burada “masanın varlığı” ile “masanın bana görünmesi” arasında açık bir ayrım bulunmaktadır.
Bu nedenle Strawson şu sonuca ulaşır: Eğer deneyim hakkında düşünebiliyor, “şeylerin nasıl olduğu” ile “şeylerin bana nasıl göründüğü” arasında ayrım yapabiliyorsak, o halde özneden bağımsız nesnelerin varlığını zaten önceden kabul ediyoruz. Dolayısıyla özneden bağımsız nesnelerin varlığı, deneyimin sonucunda ulaşılan bir bilgi değil; deneyimin mümkün olmasının transandantal koşuludur.
Sonuç olarak bizler, farkında olmasak bile, mekansal ve zamansal bir evrende yaşadığımızı ve nesnelerin biz onları algılamadığımız zamanlarda da var olmaya devam ettiğini varsayarak düşünür ve konuşuruz. Dilimizi kullanış biçimimiz de bunu gösterir. Örneğin “Ben elma yemeyi deneyimliyorum.” dediğimde, farkında olmadan elmanın benden bağımsız olarak var olduğunu zaten kabul etmiş olurum. Çünkü eğer elma hiç var olmasaydı, “elmayı deneyimliyorum” demek anlamsız olurdu. Öte yandan, elmanın var olması ile onu deneyimlemem aynı şey olsaydı, yine “elmayı deneyimliyorum” demek gereksiz olurdu; yalnızca “elma vardır” demek yeterli olurdu. Dolayısıyla “elma” ile “elma deneyimi” arasında ayrım yapabiliyor olmamız bile, elmanın bizden bağımsız olarak var olduğunu önceden varsaydığımızı gösterir.
İşte Strawson’un şüpheciliğe yönelttiği transandantal itiraz tam olarak budur. Şüpheci başlangıçta “Ben elmayı algılıyorum; ancak elma, ben algılıyorum diye var olmak zorunda değildir.” der. Fakat bu cümleyi kurduğu anda zaten “elma” ile “elma deneyimi” arasında ayrım yapmaktadır. Başka bir ifadeyle, ilk önermesinde hem elmanın varlığını hem de elma deneyimini kabul etmekte; ikinci önermesinde ise elma deneyimini korurken elmanın varlığını reddetmektedir. Böylece başlangıçta kullandığı kavramsal ayrımı daha sonra kendisi ortadan kaldırmaktadır. Bir anlamda şüpheci, ilk cümlesinde benimsediği kavramsal şemayı ikinci cümlesinde inkar etmektedir. “Elmanın var olduğunu söyleyemem.” diyerek şüphe eden kişi, aslında daha cümlesinin başında elma ile elma deneyimi arasındaki ayrımı kullanmış ve böylece elmanın varlığını örtük olarak kabul etmiş olmaktadır.
Transandantal Argümanlara Yönelik Eleştiriler ve Çağdaş Savunular
Transandantal argümanların yirminci yüzyılda yeniden popülerlik kazanmasının ardından, bu yönteme yönelik çeşitli eleştiriler de ortaya çıkmıştır. Bu eleştirileri dile getiren en önemli isimlerden ikisi Stephan Körner ve Barry Stroud’dur. Özellikle Stroud’un temel eleştirisi, transandantal argümanların insan zihninin belirli biçimlerde düşünmek zorunda olmasından hareketle, dış dünyanın da zorunlu olarak o şekilde olduğunu çıkarsamasıdır. Ona göre insanların belirli kavramları kullanmak zorunda olmaları veya belirli şeylere inanmak zorunda olmaları, bu şeylerin gerçekten var olduğunu göstermez. Başka bir ifadeyle, transandantal argümanlar psikolojik ya da kavramsal zorunluluktan ontolojik zorunluluğa açıklanmamış bir sıçrama yapmaktadır. Her iki filozof da bu nedenle transandantal argümanların sanıldığı kadar güçlü bir temele sahip olmadığını ve belirli sınırları bulunduğunu ileri sürmüştür.
Ancak bu eleştirilerin, transandantal yöntemin tamamen başarısız veya değersiz olduğu anlamına geldiği düşünülmemelidir. Özellikle Barry Stroud, transandantal argümanların bütünüyle işe yaramaz olduğunu savunmaz. Ona göre bu argümanlar önemli katkılar sunmuş olsa da, şüpheciliği kesin biçimde ortadan kaldırabilecek kadar güçlü değildir. Bu nedenle Stroud, transandantal argümanların daha mütevazı iddialarla savunulması gerektiğini düşünür. Dolayısıyla onun eleştirileri yıkıcı olmaktan çok, yöntemin sınırlarını göstermeye yöneliktir.
Transandantal yöntemi çağdaş dönemde savunan en önemli isimlerden biri ise Hilary Putnam’dır. Putnam, transandantal argümanını Descartes’ın rüya argümanının modern ve teknolojik bir versiyonu olarak görülen Kavanozdaki Beyin (Brain in a Vat) düşünce deneyine dayandırır. Bu düşünce deneyinin, daha sonra çekilen The Matrix filmine de ilham verdiği sıkça dile getirilmektedir. Putnam’ın temel amacı, kavanozdaki beyin senaryosunun mümkün olmadığını göstermeye çalışarak şüpheciliğe karşı transandantal bir cevap geliştirmektir.
Putnam bu görüşünü özellikle Reason, Truth and History adlı eserinde ayrıntılı olarak savunur. İlk bakışta teknolojik açıdan oldukça gelişmiş bir uygarlığın insan beynini bir kavanoz içerisinde yaşatması mümkün gibi görünebilir. Putnam da bunun fiziksel açıdan imkansız olduğunu söylemez. Ancak ona göre asıl sorun fiziksel imkan değil, bu önermenin anlamlı olup olmadığıdır. Putnam’ın iddiasına göre “Ben kavanozdaki bir beyin olabilirim.” diyen kişi, farkında olmadan kendi kendisiyle çelişen bir önerme kurmaktadır.
Bu argümanı anlayabilmek için Putnam’ın dil felsefesine bakmak gerekir. Çünkü Putnam yalnızca bir epistemolog değil, aynı zamanda çağdaş dil felsefesinin en önemli isimlerinden biridir. Onun argümanının merkezinde, dildeki kavramların dış dünyadaki nesnelere nasıl gönderimde bulunduğu, yani referans (reference) problemi yer alır.
Bu noktada dil felsefesinin iki önemli ismi olan Gottlob Frege ve Bertrand Russell’ı hatırlamak gerekir. Dil felsefesi ile mantık arasındaki güçlü ilişki nedeniyle, bu alanda çalışan filozofların aynı zamanda mantık ve matematik konusunda da oldukça yetkin olmaları beklenir. Frege’nin en önemli katkılarından biri, felsefedeki birçok problemin aslında dilin yanlış kullanılmasından kaynaklandığını göstermeye çalışmasıdır. Bunlardan biri de anlam (sense) ile referans (reference) arasındaki ayrımdır.
Frege’ye göre bir kavramın anlamı ile gönderimde bulunduğu nesne aynı olmak zorunda değildir. Örneğin bir kişi kendi çocuğu açısından “baba”, öğrencileri açısından ise “öğretmen”dir. Her iki ifade de aynı kişiye gönderimde bulunur; ancak farklı anlamlar taşır. Dolayısıyla anlam ile referans özdeş değildir.
Daha da detay verelim: Frege’nin ayrımı şudur: Referans (Bedeutung), bir kelimenin dış dünyada gönderimde bulunduğu nesnedir; anlam (Sinn) ise o nesnenin bize sunuluş biçimidir. Başka bir ifadeyle, aynı nesneye farklı yollarla ulaşabiliriz. Frege bunu klasik olarak “Sabah Yıldızı” ve “Akşam Yıldızı” örneğiyle açıklar. Eskiden insanlar bunların iki farklı gök cismi olduğunu sanıyordu. Daha sonra ise her ikisinin de aslında Venüs olduğu anlaşıldı. Burada referans aynıdır; çünkü her iki ifade de Venüs gezegenine gönderimde bulunur. Ancak anlam farklıdır; çünkü biri sabah görülen yıldızı, diğeri ise akşam görülen yıldızı ifade eder. Bu nedenle “Sabah Yıldızı = Akşam Yıldızı” önermesi yeni bir bilgi verir. Eğer anlam ile referans aynı şey olsaydı, bu önerme yalnızca “Venüs = Venüs” demekten ibaret olur ve herhangi bir yeni bilgi sağlamazdı. Bunu daha basit bir örnekle de açıklayabiliriz. Bir arkadaşını düşün. Sen ona “Ali” diyorsun, annesi ise ona “Oğlum” diye hitap ediyor. Her iki ifade de aynı kişiye gönderimde bulunduğu için referans aynıdır. Ancak kişinin zihinde sunuluş biçimi farklıdır. Sen onu arkadaşın olarak görürken, annesi onu evladı olarak görmektedir. İşte Frege’ye göre anlam ile referans arasındaki fark tam olarak budur.
Putnam ise referansın nasıl çalıştığı konusunda Frege ve Russell’dan ayrılır. Frege ve Russell, referansın büyük ölçüde betimleme yoluyla kurulduğunu savunurken, Putnam referansın temelinde nedensel bir ilişkinin bulunduğunu ileri sürer. Ona göre bir nesneye başarılı biçimde gönderimde bulunabilmemiz için o nesneyle doğrudan ya da dolaylı bir nedensel ilişki içerisinde olmamız gerekir. Başka bir ifadeyle, bir şeyin bana etkide bulunması gerekir ki ben de ona başarılı biçimde gönderimde bulunabileyim. Örneğin önümde duran bir arabaya gönderimde bulunabiliyorsam, bunun nedeni o arabanın çeşitli duyularım aracılığıyla benimle nedensel bir ilişki kurmasıdır.
Buradaki önemli soru şudur: Geçmişte yaşamış veya gelecekte yaşayacak kişilerle nasıl nedensel ilişki kurabiliriz? Putnam’a göre nedensellik yalnızca doğrudan gerçekleşmek zorunda değildir; dolaylı yollarla da kurulabilir. Örneğin Descartes bugün yaşamıyor olsa bile yazdığı eserler, tarihsel belgeler ve onun yaşamına tanıklık eden kayıtlar sayesinde Descartes ile dolaylı bir nedensel ilişki kurabiliriz. Böylece onun hakkında kullandığımız kavramlar da başarılı bir referansa sahip olur.
İşte Putnam’ın transandantal argümanı bu konuyla ilişkili olarak kurulur. Ona göre biz, gerek doğrudan gerek dolaylı biçimde nesnelerle sürekli nedensel ilişkiler kurarak onlara gönderimde bulunuruz. Çünkü başarılı bir referansın koşulu, (Frege ve Russell’ın aksine) doğru betimleme yapmak değil, gönderimde bulunulan nesneyle uygun bir nedensel bağlantı kurmaktır.
Bu nedenle Putnam, “Ben kavanozdaki bir beyin olabilirim.” diyen kişinin aslında kendi kurduğu önermeyle çeliştiğini ileri sürer. Çünkü onun referans teorisine göre, bu cümleyi kuran kişi gerçek anlamda bir “kavanoz” kavramına gönderimde bulunamaz. Eğer kişi gerçekten doğduğu andan itibaren bir simülasyon içerisinde yaşayan kavanozdaki bir beyin olsaydı, kullandığı “kavanoz” kavramı gerçek dünyadaki kavanoza değil, yalnızca simülasyon içerisindeki görüntüsüne gönderimde bulunurdu. Dolayısıyla “Ben kavanozdaki bir beynim.” dediğinde kullandığı kavramlar, iddia ettiği gerçekliği ifade edemez. Böylece önerme kendi anlamını ortadan kaldırmış olur.
Transandantal Argümanlara Yönelik Eleştiriler ve Strawson’un Cevabı
Peter Strawson’a göre şüphecilerin temel hatası, dilsel olarak zaten kabul ettikleri bir şeyi daha sonra reddetmeleridir. Başka bir ifadeyle şüpheci, kullandığı kavramların ve önermelerin anlamlı olabilmesi için önceden kabul etmek zorunda olduğu koşulları, argümanının devamında inkar etmektedir. Bu nedenle Strawson’a göre şüphecilik yanlış olduğu için değil, kendi kavramsal zeminiyle çeliştiği için başarısızdır.
Bu görüşe karşı çıkan en önemli isimlerden biri Barry Stroud’dur. Stroud’a göre transandantal argümanlar kritik bir noktada açıklanmamış bir sıçrama yapmaktadır. Ona göre bu sıçrama, zihnin çalışma biçiminden doğrudan gerçekliğin yapısına geçiş anlamına gelir. Başka bir ifadeyle transandantal argümanlar, psikolojik ya da kavramsal bir zorunluluktan ontolojik bir zorunluluk çıkarmaktadır.
Stroud’un temel itirazı şudur: Benim bir şeye inanıyor olmam, o şeyin gerçekten var olduğunu veya zorunlu olarak doğru olduğunu göstermez. İnsan zihni belirli biçimlerde düşünmek zorunda olabilir; ancak bundan hareketle gerçekliğin de aynı yapıya sahip olduğu sonucuna ulaşılamaz. Dolayısıyla zihnin işleyiş biçimi tek başına ontolojik bir zorunluluk üretmez.
Strawson ise bu eleştiriye, argümanının ontolojik bir amacı olmadığını söyleyerek cevap verir. Ona göre amacı dış dünyanın gerçekten var olduğunu metafiziksel anlamda kanıtlamak değildir. Strawson yalnızca, Aristotles’in sofistlerle mücadele ettiği gibi şüphecilerin kendi iddialarıyla çeliştiklerini göstermeye çalışmaktadır. Dolayısıyla onun transandantal argümanı, ontolojik bir ispat değil, kavramsal bir eleştiridir.
Bu eleştiri dikkate alındığında, Strawson’un argümanı şüpheciyi kavramsal olarak susturabilir; ancak gerçekten kavanozdaki bir beyin olmadığımızı veya dış dünyanın kesin olarak var olduğunu kanıtlamaya yetmez. Stroud’un asıl itirazı tam da bu noktaya yöneliktir.
Stroud’a göre transandantal argüman geliştiren filozoflar sonunda iki seçenekten birine sürüklenmektedir. Ya doğrulamacılığı benimsemek zorunda kalırlar ya da idealizme yaklaşırlar. Doğrulamacılığa yönelmeleri sorunludur; çünkü transandantal argümanlar deneysel doğrulama veya tümevarımsal yöntem üzerine kurulmuş değildir. Bu argümanların amacı metafiziksel zorunlulukları ortaya koymaktır. Eğer doğrulamacılığa yönelmezlerse bu kez de “Her şey idedir.” biçimindeki idealist görüşlere yaklaşmak zorunda kalırlar. Oysa transandantal argümanlar başlangıçta mutlak idealizme karşı geliştirilen argümanlar olarak görülmekteydi. Bu nedenle Stroud’a göre transandantal yöntemin karşılaştığı bu ikilem, onun eski çekiciliğini önemli ölçüde azaltmaktadır.
Stroud’un eleştirisinin özü, psikolojik zorunluluktan ontolojik zorunluluğa geçişte açıklanması gereken bir boşluk bulunduğu iddiasıdır. Başka bir ifadeyle, insanların belirli biçimlerde düşünmek zorunda olmaları ile gerçekliğin gerçekten o şekilde olması arasında doğrudan bir bağlantı kurulamamaktadır.
Bu eleştiriye yöneltilebilecek karşı cevap ise şudur: Eğer psikolojik olandan ontolojik olana geçiş problemliyse, psikolojik olandan yine psikolojik olana yapılan çıkarımların neden problemli olmadığı da açıklanmalıdır. Başka bir ifadeyle eleştirinin yalnızca ontolojiye yöneltilmesi yeterli değildir; psikolojik çıkarımların da aynı ölçüde sorgulanması gerekir.
Bununla birlikte şüpheci, kendisine mantıksal zorunluluklar üzerinden yöneltilen itirazlara karşı, mantığın kendisinden de şüphe ederek cevap verebilir. Ancak bu noktaya gelindiğinde tartışma anlamını büyük ölçüde yitirir. Çünkü mantığın en temel ilkeleri bile reddedildiğinde artık anlamlı bir tartışma yürütmek mümkün değildir. Şüpheci konuşmaya devam etse bile kullandığı önermeler anlamlı bir argüman oluşturamaz.
Strawson da bu noktada Stroud’un psikolojiden ontolojiye geçiş eleştirisini büyük ölçüde kabul eder. Ancak kendi transandantal argümanının zaten ontolojik bir çıkarım amacı taşımadığını tekrar vurgular. Onun amacı, Aristoteles’in sofistlere karşı yaptığına benzer biçimde, şüphecilerin kendi iddialarını dile getirirken onları anlamsız hale getirdiklerini göstermektir. Hatırlanacağı üzere Aristoteles, sofistler çelişmezlik ilkesini bile reddettiklerinde, artık kurdukları cümlelerin anlamını da ortadan kaldırdıklarını söylemiştir. Strawson da benzer şekilde şüphecilere, “Kendi argümanınızı kurabilmek için zaten reddettiğiniz kavramları kullanıyorsunuz.” diyerek onların performatif bir çelişki içerisinde olduklarını ileri sürmektedir.
Daha sonraki çalışmalarında Strawson, transandantal argümanı bir ölçüde geri plana bırakarak bu probleme doğalcı (naturalistic) bir cevap vermeye yönelir. Bu ikinci yaklaşıma göre dış dünyanın varlığına inanmak, yalnızca insanlara değil, birçok hayvana da özgü doğal bir özelliktir. İnsanlar günlük yaşamlarını dış dünyanın gerçekten var olduğu inancıyla sürdürürler. Hatta şüpheciler bile teorik olarak dış dünyadan şüphe ettiklerini söyleseler de pratik yaşamlarında herkes gibi acıdan kaçıp hazza yönelir, tehlikelerden uzak durur ve çevresindeki nesneleri gerçekten varmış gibi kabul ederek hareket eder.
Sonuç olarak Strawson’un bu konudaki yaklaşımı iki aşamada değerlendirilebilir. İlk aşamada transandantal argümanını revize ederek amacının ontolojik bir ispat olmadığını, yalnızca şüphecilerin kavramsal tutarsızlığını göstermek olduğunu savunur. İkinci aşamada ise doğalcı bir açıklamaya yönelerek, dış dünyanın varlığına inanmanın insan doğasının ayrılmaz bir parçası olduğunu ve bu inancın teorik olarak reddedilse bile pratik yaşamda vazgeçilemez olduğunu ileri sürer.




Yorumlar