Zihin Felsefesi Temel Konular
Identity Theory (Özdeşlik Teorisi)
Apriori ve Aposteriori Identity Theory
Zihin felsefesinde özdeşlik teorisi apriori ve aposteriori olarak iki şekilde savunulur. Örneğin a priori identity, zihnin beyinle özdeş olduğunun herhangi bir deney, gözlem veya bilimsel araştırmaya başvurmadan, yalnızca akıl yürütme ve kavramsal analiz yoluyla bilinebileceği düşüncesini ifade eder. Bu görüşü savunanlara göre özdeşlik ilişkileri zorunludur. Eğer zihin gerçekten beyinle özdeşse, bu durum deneysel araştırmalar sonucunda doğru hâle gelmiş değildir; zaten baştan beri doğrudur. Bu nedenle yapılması gereken şey laboratuvara gitmek değil, “zihin” ve “beyin” kavramlarını doğru analiz etmektir.
Örneğin “Üçgenin üç kenarı vardır.” önermesinin doğruluğunu anlamak için üçgenleri tek tek incelemeyiz. Üçgen kavramını analiz ettiğimizde, üç kenarlı olmanın zaten onun tanımının bir parçası olduğunu görürüz. A priori identity görüşünü savunanlar da benzer şekilde, yeterince doğru bir kavramsal analiz yapıldığında “Zihin beyindir.” önermesinin de yalnızca akıl yoluyla anlaşılabileceğini ileri sürerler.

Ancak Identity Theory’yi savunan filozofların büyük çoğunluğu bu görüşü kabul etmez. Onlara göre “Zihin beyindir.” önermesi, “Üçgenin üç kenarı vardır.” gibi yalnızca kavramların anlamından çıkan analitik bir doğruluk değildir. Aksine, bu özdeşliğin doğru olup olmadığı ancak nörobilim ve beyin araştırmaları gibi deneysel çalışmalarla değerlendirilebilir. Bu nedenle Identity Theory, zihnin beyinle özdeş olduğu iddiasını genellikle a priori değil, a posteriori bir özdeşlik olarak ele alır. Nitekim a priori identity görüşünü savunan filozofların sayısı oldukça azdır; Identity Theory’nin baskın yorumu, zihnin beyinle özdeşliğinin deneysel olarak keşfedilen bir özdeşlik olduğu yönündedir.
Identity Theory’yi savunan filozofların çoğuna göre “mind is brain” (zihin beyindir) önermesi a posteriori identity niteliğindedir. Yani bu önerme deneyden bağımsız olarak değil, bilimsel araştırmalar sonucunda doğrulanabilecek bir hipotezdir. Bu nedenle onu doğrulamak filozofların değil, bilim insanlarının görevidir. Filozofun görevi ise bu hipotezin ortaya çıkardığı felsefi problemlerin çözümünü araştırmaktır.
Özdeşlik Teorisinin Artıları ve Eksileri
Zihin felsefesinde Identity Theory (Özdeşlik Teorisi), düalizme karşı geliştirilen en önemli fizikalist yaklaşımlardan biridir. Bu teorinin en önemli avantajlarından biri, düalizmin karşı karşıya kaldığı ontolojik ikilik problemini ortadan kaldırmaya çalışmasıdır. Çünkü Identity Theory’ye göre zihin ve beyin iki ayrı varlık değil, aynı fiziksel gerçekliğin farklı biçimlerde ifade edilmesidir. Bu nedenle teori, zihinsel ve fiziksel olmak üzere iki farklı töz kabul etmek yerine tek bir fiziksel gerçekliği savunur.
Bunu anlamak için beyin hasarı örneği verilebilir. Beynin konuşmadan sorumlu bölgesi zarar gördüğünde kişinin konuşma yeteneği de bozulabilir. Benzer şekilde hafızayla ilgili bölgeler zarar gördüğünde anılar kaybolabilir; duyguları etkileyen bölgelerde meydana gelen değişiklikler ise kişinin karakterini ve ruh halini değiştirebilir. Bu durum, zihinsel yaşamın beyinden bağımsız ikinci bir töz olduğu fikrinden ziyade, zihinsel durumların beyinle çok sıkı bir ilişki içinde olduğu izlenimini verir.
Aynı şekilde anestezi uygulandığında bilinç geçici olarak ortadan kalkar; anestezinin etkisi sona erdiğinde bilinç tekrar geri döner. Eğer zihin beyinden tamamen bağımsız bir töz olsaydı, beyindeki kimyasal değişimlerin bilinç üzerinde bu kadar doğrudan etkili olmasını açıklamak güçleşebilirdi. Identity Theory, bu tür olguları zihinsel durumların beyindeki fiziksel süreçlerle özdeş olduğunu ileri sürerek açıklamaya çalışır. Bu yönüyle teori, düalizme kıyasla daha sade ve bilimsel bulgularla daha uyumlu bir ontoloji sunduğu şeklinde yorumlanabilir.
Identity Theory’nin Behaviorism’e (Davranışçılık) karşı en önemli avantajlarından biri ise, zihinsel durumları davranışlarla değil, beyindeki fiziksel durumlarla açıklamaya çalışmasıdır. Behaviorism’e göre acı, üzüntü veya korku gibi zihinsel durumlar, belirli davranışlardan ya da davranış eğilimlerinden ibarettir. Örneğin ağlamak (davranış) ve üzülmek (zihinsel durum) diye iki ayrı şey yoktur. Var olan sadece ağlamak yani belirli bir davranıştır. Yani aslında üzülmek, ağlamanın kendisidir. Aynı şeydir, var olan sadece davranıştır. Ancak günlük deneyimlerimiz, zihinsel durumların davranışın kendisi değil, daha çok davranışın nedeni olduğu izlenimini verir. Örneğin bir insan ağladığı için üzgün değildir; aksine, üzgün olduğu için ağlıyor gibi görünür. Benzer şekilde bir kişi yüzünü buruşturduğu için acı çekmez; acı çektiği için yüzünü buruşturuyor gibi görünür. Bu nedenle davranışlar, zihinsel durumların kendisinden ziyade onların sonucu olarak değerlendirilmeye daha elverişli görünmektedir.
Bu durum, Behaviorism açısından açıklanması gereken bir güçlük olarak değerlendirilebilir. Çünkü teori, zihinsel durum ile davranış arasındaki nedensel ilişkiyi açıklamakta yetersiz kalıyor gibi görünmektedir. Identity Theory ise bu ilişkiyi, zihinsel durumları beyindeki belirli fiziksel durumlarla özdeşleştirerek açıklamaya çalışır. Bu yaklaşıma göre üzüntü veya acı, davranışın kendisi değil, beyindeki belirli bir fiziksel durumdur; ağlama veya yüz buruşturma ise bu fiziksel durumun ortaya çıkardığı davranışlar olarak yorumlanır.
Bu ayrımı destekliyor gibi görünen örneklerden biri de oyunculuktur. Bir oyuncu filmde ağlayabilir ve dışarıdan bakıldığında üzgün gibi görünebilir; ancak gerçekte üzgün olmayabilir. Eğer üzüntü yalnızca ağlama davranışından ibaret olsaydı, oyuncunun gerçekten üzgün olduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Bu nedenle Identity Theory, zihinsel durumları davranışlarla değil, beyindeki fiziksel durumlarla ilişkilendirerek hem gündelik sezgilerimizle hem de modern nörobilimin genel yönelimiyle daha uyumlu bir açıklama sunuyor gibi görünmektedir.
Bazı filozoflara göre ise zihin ve beynin aynı şey olması, onların anlamsal olarak özdeş olduğu anlamına gelmez. Çünkü farklı anlamlara sahip ifadeler aynı varlığa göndermede bulunabilir. Bunun klasik örneği Clark Kent ile Superman’dir. Clark Kent ile Superman aynı kişidir; ancak farklı anlamlara sahip iki isimdir. Benzer şekilde Sabah Yıldızı ile Akşam Yıldızı da aynı gök cismidir; fakat farklı anlamlara sahip iki ifadedir. Üstelik bunu bilip bilmememiz de gerçeği değiştirmez. İnsanlar Sabah Yıldızı ile Akşam Yıldızı’nın aynı gezegen olduğunu bilmeseler bile, onların aynı gök cismi olması değişmez.
Identity Theory savunucuları da zihin ve beyin arasındaki ilişkinin buna benzediğini ileri sürerler. Ancak bu düşünceyi aşırı genelleştirdiğimizde problemli sonuçlara ulaşabiliriz. Örneğin aynı mantıkla “karpuz ile masa da aslında özdeştir; sadece bunu henüz keşfetmedik.” diyebiliriz. Bu durumda yalnızca anlamlarının farklı olduğunu, fakat aynı varlığa göndermede bulunduklarını iddia etmek mümkün hale gelir. Görüldüğü gibi bu yaklaşım, sınırlandırılmadığında oldukça sıra dışı sonuçlara götürebilir.
Identity Theory’ye yöneltilen önemli eleştirilerden biri de düalizme karşı geliştirilen bazı düşünce deneylerinin fizikalizme karşı da kullanılabilmesidir. Bunların en önemlileri Knowledge Argument (Mary örneği) ve Philosophical Zombie (Felsefi Zombi) argümanıdır.
Örneğin felsefi zombilerin mümkün olduğunu kabul edersek, benimle fiziksel olarak tamamen aynı olan; aynı beyne sahip olmasına rağmen hiçbir öznel deneyimi (qualia) bulunmayan bir varlığın mümkün olduğunu da kabul etmiş oluruz. Böyle bir durumda beyin ile zihnin aynı şey olamayacağı sonucu ortaya çıkar. Çünkü aynı beyne sahip olup zihni bulunmayan bir varlık tasavvur edilebilmektedir.
Identity Theory savunucuları bu itiraza şu şekilde cevap verirler: Zihin ile beynin özdeşliğini a priori değil, a posteriori olarak kabul ediyoruz. Bizim beyni olup zihni olmayan varlıkları hayal edebilmemiz, zihin ile beynin gerçekten farklı şeyler olduğunu göstermez. Bunun nedeni, zihin ve beyin kavramlarının farklı anlamlara sahip olmasıdır. Nasıl ki Clark Kent ile Superman aynı kişi olduğu halde onların farklı olduğu bir dünya tasavvur edilebiliyorsa, aynı şekilde zihin ile beynin ayrı olduğu dünyalar da düşünülebilir. Ancak bu, onların gerçekte özdeş olmadığını göstermez.
Özetle,
Behaviorism çoğu zaman fazla liberal olmakla eleştirilir. Çünkü bu teoriye göre belirli davranış kalıplarını sergileyebilen hemen her varlığa zihin atfedilebilir. Bu durumda gelişmiş bir robotun bile zihne sahip olduğu söylenebilir.
Buna karşılık Identity Theory ise fazla şovenist olmakla eleştirilmektedir. Çünkü eğer zihin beyin ile özdeşse, yalnızca beyne sahip olan varlıklara zihin atfedilebilir. Böylece beyni bulunmayan hiçbir varlığın zihni olamayacağı sonucu ortaya çıkar.
Type Identity
Identity Theory içerisinde yapılan önemli ayrımlardan biri Type Identity (Tip Özdeşliği) ile Token Identity (Örnek Özdeşliği) ayrımıdır. Type Identity daha genel düzeydeki özdeşliği ifade eder.
Bu ayrımı anlamak için “Ankara” kelimesini ele alabiliriz. Bu kelimede dört farklı harf tipi (type) vardır: A, N, K ve R. Buna karşılık kelimenin içerisinde altı harf örneği (token) bulunmaktadır: A-N-K-A-R-A. Burada “A” tek bir harf tipidir; ancak kelime içerisinde üç farklı örneği vardır. “N” ise bir harf tipidir ve yalnızca bir örneği bulunmaktadır.
Aynı mantık zihinsel durumlar için de geçerlidir. Acı, haz, mutluluk veya kırmızı algısı gibi durumlar zihinsel tiplerdir (types). Bu tiplerin her bireyde gerçekleşen somut örnekleri ise token olarak adlandırılır.
Bu nedenle “Pain is C-fiber stimulation” (Acı, C-liflerinin uyarılmasıdır.) denildiğinde aslında kastedilen şey Type Identity’dir. Yani genel olarak bütün acı deneyimleri C-liflerinin uyarılmasıyla özdeştir. Burada özdeşlik bireysel deneyimlerde değil, zihinsel durum tipinde kurulmaktadır.
Bu yaklaşımın sonucu olarak şu iddia ortaya çıkar: Bir varlığın acı çekme kapasitesi varsa C-liflerine sahiptir; C-lifleri yoksa acı çekemez. Aynı şekilde bir varlığın beyni varsa zihni vardır; beyni yoksa zihni de yoktur. Dolayısıyla genel düzeyde bakıldığında zihin ile beyin özdeştir.
Token Identity
Token Identity ise özdeşliğin bireysel gerçekleşmelerini ifade eder. Her insanın yaşadığı acı, mutluluk veya kırmızı algısı kendine özgü tekil bir örnektir. Dolayısıyla genel zihinsel durum tipi aynı olsa da, her bireyin yaşadığı örnek birbirinden farklıdır. Başka bir ifadeyle, herkesin zihin-beyin özdeşliği aynı genel ilkeye dayanır; ancak her bireyin bu özdeşliği farklı tokenlar üzerinden gerçekleşir.
Buna rağmen bazı filozoflar bu görüşe çoklu gerçekleştirilebilirlik (multiple realizability) düşüncesiyle karşı çıkarlar. Bunun için sıklıkla bardak ve su örneği verilir. Su H₂O’dur; eğer H₂O olmasaydı artık su olmazdı. Buna karşılık bir bardak camdan da yapılabilir, kartondan da, metalden de veya plastikten de yapılabilir. Yani bardak olmak belirli bir fiziksel maddeye bağlı değildir.
Benzer şekilde, acı deneyiminin de mutlaka C-lifleriyle gerçekleşmesi gerekmediği ileri sürülmektedir. Farklı biyolojik yapılara sahip canlılar veya tamamen farklı fiziksel sistemler de aynı zihinsel durumu gerçekleştirebilir. Eğer bu doğruysa, zihinsel durumların belirli bir beyin yapısıyla özdeş olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu yüzden asıl önemli soru şudur: Identity teorinin iddia ettiği zihin-beyin özdeşliği acaba “Su = H₂O” örneğiyle mi yoksa “su-bardak” örneğiyle mi uyuşmaktadır? Eğer cevap ikincisi ise, o halde suyun birçok bardakta bulunduğu gibi zihin de beyin dışında daha birçok yerde var olabilir. Öyleyse buradan zihin ve beyin özdeş değildir sonucuna ulaşılır; dolayısıyla identity teori açıklaması güç bir problemle karşı karşıya kalmış olur.
Bu nedenle Identity Theory’nin en önemli eleştirilerinden biri, yapay zekaya veya beyin dışında farklı fiziksel yapılara sahip bilinçli varlıklara yeterince yer vermemesidir. Çünkü bu teoriye göre beyin olmadan zihin de olamaz.
Distinct Property Argument (Max Black)
“Pain is C-fiber stimulation” (Acı, C-liflerinin uyarılmasıdır.) önermesi a posteriori bir özdeşlik önermesidir. Çünkü “pain” ile “C-fibers” terimleri farklı anlamlara sahiptir. Buna karşılık “Water is H₂O” (Su H₂O’dur.) önermesi ise a priori bir özdeşlik olarak değerlendirilebilir. Çünkü burada özne ile yüklem aynı varlığın özünü ifade eder ve kavramsal olarak birbirinden tamamen farklı iki alanı temsil etmez.
Max Black’in ileri sürdüğü Distinct Property Argument (Ayrık Özellik Argümanı) tam da bu noktaya dikkat çekmektedir. Bu argümana göre, eğer farklı anlamlara sahip iki kavramın aynı varlığa göndermede bulunduğunu söylüyorsanız, bu iki kavramın sahip olduğu özellikleri birbirine indirgemek mümkün olmayacaktır. Böyle bir durumda ise istemeden de olsa düalizme yaklaşmış olursunuz.
Örneğin “Pain is C-fiber stimulation” önermesini ele alalım. Burada “pain” kavramı öznel deneyimi, yani qualiayı ifade ederken; “C-fibers” kavramı tamamen fiziksel, uzamsal ve empirik bir olguyu ifade etmektedir. Eğer bu iki kavramın farklı özelliklere sahip olmalarına rağmen aynı varlığa göndermede bulunduğunu söylerseniz, zihinsel ve fiziksel özellikleri birbirinden ayırmış olursunuz. İşte Max Black’e göre problem tam olarak burada ortaya çıkar.
Bunu günlük dilde de görebiliriz. Acı hissettiğimizde “C-liflerimde bir uyarılma meydana geliyor.” demeyiz; “Acı çekiyorum.” deriz. Çünkü öznel deneyimimiz doğrudan fiziksel süreç olarak yaşanmaz. Aynı olay bize iki farklı biçimde görünmektedir. Bir taraftan aynı durum kendisini bize öznel bir deneyim (pain) olarak gösterirken, diğer taraftan aynı durum kendisini empirik bir gerçeklik (C-fibers) olarak göstermektedir. Birincisi zihinsel bir niteliğe, ikincisi ise fiziksel bir niteliğe sahiptir.
Bu durum, Sabah Yıldızı ile Akşam Yıldızı örneğinden farklıdır. Çünkü Sabah Yıldızı ile Akşam Yıldızı aynı varlığa göndermede bulunsalar da ikisi de aynı türden, yani fiziksel nesnelere ilişkin kavramlardır. Aralarında yalnızca isim farkı vardır; ontolojik bir fark yoktur.
Ancak zihin ve beden söz konusu olduğunda durum değişmektedir, zira artık arada ontolojik bir fark vardır. Eğer zihni ve beyni “farklı özelliklere sahip tek bir şey” olarak yorumlarsak, öznel deneyim ile empirik gerçekliği birbirinden ayırmış oluruz. Max Black’e göre bu ayrım bizi yeniden düalizme yaklaştırmaktadır. Çünkü zihinsel özellikler ile fiziksel özelliklerin aynı şey olduğunu söylemeye çalışırken, aslında onların birbirinden farklı niteliklere sahip olduğunu kabul etmiş oluruz. Bu yüzden, farklı anlamlara sahip iki şeyin aynı varlığa gönderimde bulunması mümkün olsa da bu durum zihin-beden problemi için geçerli görünmemektedir.
Makineler Düşünebilir mi?
Zihin felsefesinin en önemli sorularından biri de şudur: Makineler gerçekten düşünebilir mi? Daha açık bir ifadeyle; makineler renkleri algılayabilir, özgür olabilir veya acı hissedebilir mi?
Bu soruya verilen cevaplar genel olarak iki farklı yapay zeka anlayışında toplanmaktadır.
Zayıf Yapay Zeka Teorisi (Weak Artificial Intelligence)’ne göre, insan davranışlarını son derece başarılı biçimde taklit eden, hatta insandan ayırt edilemeyecek düzeyde makineler üretmek mümkündür. Ancak bu makineler gerçekten düşünmezler; yalnızca düşünüyormuş gibi davranırlar.
Buna karşılık Güçlü Yapay Zeka Teorisi (Strong Artificial Intelligence), robotların yalnızca insan davranışlarını taklit etmekle kalmayacağını, aynı zamanda gerçekten anlayabileceklerini ve düşünebileceklerini savunur. Bu yaklaşıma göre bilinç ve zihin yalnızca biyolojik beyinlere özgü değildir; uygun fiziksel yapı sağlandığında makinelerde de ortaya çıkabilir.
Turing Testi
Bu tartışmanın en önemli isimlerinden biri Alan M. Turing’dir. Turing, “Computing Machinery and Intelligence” adlı makalesinde doğrudan “Makineler düşünebilir mi?” sorusunu sormak yerine, bu sorunun kavramsal olarak belirsiz olduğunu ileri sürer. Çünkü “düşünmek” kavramının kesin bir tanımını yapmak oldukça zordur.
Bu nedenle soruyu şu şekilde yeniden formüle eder: “Bir makine taklit oyununda başarılı olabilir mi?”
Turing’e göre, eğer bir makine taklit oyununda başarılı olabiliyorsa, ona zihin atfetmek için yeterli gerekçemiz vardır.
Bunu açıklamak için şu örneği verir: Bir odanın diğer tarafında biri gerçek kadın, diğeri ise kadın gibi davranmaya çalışan bir robot bulunmaktadır. Robot sizi gerçek kadın olduğuna ikna etmeye çalışırken, gerçek kadın da robotun sizi aldattığını göstermeye çalışacaktır. Eğer konuşmanın sonunda robot sizi kadın olduğuna ikna edebilirse, Turing’e göre testi geçmiş sayılır.
Hatta Turing’e göre robot bunu yalnızca çok kısa bir süre için, örneğin bir saniyeliğine bile başarabilirse, bu durum ilke olarak böyle bir başarının mümkün olduğunu göstermeye yeterlidir. Dolayısıyla makinenin düşünme kapasitesine sahip olabileceği kabul edilmelidir.
Turing Testine Yönelik Bir Değerlendirme
Turing’in yaklaşımının güçlü yönleri bulunmaktadır. Şöyle düşünelim: En yakın arkadaşınızın bir gün size aslında robot olduğunu söylediğini varsayın. Bu açıklamadan sonra arkadaşınızın kişiliği, anıları, mizah anlayışı, sizinle kurduğu ilişki veya size karşı davranışları değişmeyecektir. Daha önce nasıl sohbet ediyorsa yine aynı şekilde sohbet edecek, birlikte nasıl vakit geçiriyorsanız yine aynı şekilde vakit geçireceksiniz.
Bu durumda yalnızca robot olduğunu öğrendiğiniz için tüm ortak anılarınızı yok sayıp arkadaşlığınızı sona erdirmeniz gerçekten makul olur mu? İlk bakışta bunun oldukça zor olduğu söylenebilir. Çünkü bizim insanlar hakkındaki değerlendirmelerimiz çoğu zaman onların iç yapılarından ziyade davranışlarına ve kurdukları ilişkilere dayanır.
Bu nedenle Turing Testi, zihni doğrudan gözlemleyemediğimiz bir dünyada, davranışın zihin atfetmek için önemli bir ölçüt olabileceğini göstermesi bakımından hala zihin felsefesindeki en etkili düşünce deneylerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Chinese Room Argument (Çin Odası Argümanı)
John Searle, Alan Turing’in makinelerin düşünebileceğine ilişkin görüşüne Chinese Room Argument (Çin Odası Argümanı) ile karşı çıkar.
Searle’e göre bilgisayarlar yalnızca bilgi işlerler (information processing). Ancak bilgi işlemek, anlamayı zorunlu olarak gerektirmez. Dolayısıyla yalnızca bilgi işleyen bir sistemin zihinsel yetilere veya öznel deneyimlere sahip olduğu söylenemez.
Bu görüşünü açıklamak için şu düşünce deneyini ileri sürer: Hiç Çince bilmeyen Searle’in elinde, bütün Çince sembollerin nasıl kullanılacağını gösteren ayrıntılı bir kural kitabı olduğunu varsayalım. Searle bu kitapla birlikte kapalı bir odaya girer. Odanın dışındaki insanlar kendisine Çince sorular gönderirler. Searle ise yalnızca elindeki kuralları takip ederek doğru sembolleri seçer ve dışarıya doğru cevaplar gönderir.
Dışarıdan bakan biri, içerideki kişinin Çince bildiğini düşünecektir. Oysa gerçekte Searle tek bir kelime bile Çince bilmemektedir. Verdiği cevapların anlamını anlamaz; yalnızca sembolleri kurallara göre işler.
Searle’e göre bilgisayarların yaptığı şey de tam olarak budur. Bilgisayarlar yalnızca sembolleri işlerler; fakat bu sembollerin anlamını kavramazlar. Dolayısıyla bilgi işlemek ile anlamak aynı şey değildir.
Elbette insan zihni de bilgi işleyebilir. Ancak insan zihninde bilgi işlemenin ötesinde bir özellik daha vardır: anlama (understanding). İnsan yalnızca sembolleri manipüle etmez; aynı zamanda onların ne anlama geldiğini de kavrar.
İnsan Zihni ile Robot Arasındaki Fark
Bu noktada şu soru ortaya çıkmaktadır: İnsan zihni de aslında robotların çok daha karmaşık bir versiyonu olamaz mı?
Örneğin bir bilgiyi ezberlediğimizde aslında bilgi işlemeye oldukça benzeyen bir süreç gerçekleştiririz. Bu nedenle dışarıdan bakarak diğer insanların gerçekten anlayıp anlamadıklarından veya yalnızca bilgi işleyip işlemediklerinden tam anlamıyla emin olamayız.
Ancak en azından kendi durumumuz söz konusu olduğunda, yalnızca bilgi işlemediğimizi biliriz. Çünkü biz bir şeyi anladığımızı doğrudan deneyimleriz. Bunun yanında sahip olduğumuz öznel yaşantılar, yani qualia, bize yalnızca veri işleyen bir sistem olmadığımızı düşündürmektedir.
Örneğin renkleri ayırt etmek ile renkleri deneyimlemek (algılamak) aynı şey değildir. Robotlar renkleri birbirinden ayırabilir, sınıflandırabilir ve doğru şekilde tanıyabilirler. Ancak insanların yaptığı yalnızca ayırt etmek değildir; biz aynı zamanda kırmızıyı, maviyi veya yeşili öznel olarak deneyimleriz. Searle’e göre asıl fark da burada ortaya çıkmaktadır.
Yapay Nöron Nakli Düşünce Deneyi
Zihin felsefesinde tartışılan en önemli düşünce deneylerinden biri de Yapay Nöron Nakli Düşünce Deneyidir.
Bu düşünce deneyinde şu soru sorulur: Beynimizde bulunan bazı biyolojik nöronların yerine, tamamen aynı işlevi yerine getiren yapay nöronlar yerleştirdiğimizi varsayalım. Bu durumda zihnimizi kaybeder miyiz?
Şimdi bu işlemi yalnızca birkaç nöronla sınırlı tutmayıp, adım adım beynimizdeki bütün biyolojik nöronları yapay nöronlarla değiştirdiğimizi düşünelim.
Bu durumda birkaç farklı ihtimal ortaya çıkar:
1. Zihin “değişimin” herhangi bir aşamasında ortadan kalkabilir.
2. Zihin ancak bütün biyolojik nöronlar değiştirildiğinde yok olabilir.
3. Zihin hiçbir aşamada kaybolmayabilir.
Bu düşünce deneyi yapay zeka tartışmaları açısından oldukça önemlidir. Çünkü eğer ilk iki ihtimal doğruysa, belirli bir noktadan sonra robotların veya tamamen yapay sistemlerin bilinç sahibi olamayacağını kabul etmek gerekir.
Buna karşılık üçüncü ihtimal doğruysa, yani biyolojik nöronların tamamı yapay nöronlarla değiştirilmesine rağmen bilinç devam ediyorsa, o halde robotların da gerçekten düşünebileceğini kabul etmek gerekir.
Bana göre insanlar ile robotlar arasındaki en temel fark, insan zihninde önceden verili ve insana aşkın bazı kavramların bulunmasıdır. Robotlar ise bu tür aşkın kavramlara kendiliklerinden sahip olamazlar. Onlara bu kavramlar ancak insanlar tarafından bilgi olarak işlendiği ölçüde kazandırılabilir. Ancak bu bir zihin yaratmaya yeter mi?
Libet Deneyleri ve Özgür İrade
Özgür iradeye ilişkin en önemli deneylerden biri Benjamin Libet’in gerçekleştirdiği deneylerdir.
Gündelik yaşamda kendimizi özgür hissetmemizin temel nedeni şudur: Bir şeyi yapmak isteriz ve ardından onu yaparız. Örneğin elimizi kaldırmak isteriz ve elimizi kaldırırız. Bu durum bize kararın önce bilinçli olarak verildiği, daha sonra ise davranışın gerçekleştiği izlenimini verir.
Ancak Libet deneyleri bu sezginin doğru olmayabileceğini göstermektedir.
Libet’in bulgularına göre, kişi bir eylemi gerçekleştirme isteğinin bilincine varmadan önce, beyinde o eylemi başlatan sinirsel süreçler çoktan başlamış olmaktadır.
Örneğin su içmek istediğimi düşündüğümde, bana öyle görünse de aslında beyin su içme davranışını başlatacak hazırlıkları daha ben bu isteğin farkına varmadan önce gerçekleştirmiştir.
Aynı durum vazgeçme kararı için de geçerlidir. Diyelim ki su içmekten vazgeçtim. İlk bakışta bu kararın bilinçli olarak verildiğini düşünürüz. Oysa Libet deneylerine göre beynimiz vazgeçme yönündeki hazırlıkları da biz bunun bilincine varmadan önce başlatmış olabilir.
Dolayısıyla bize “önce istiyoruz, sonra yapıyoruz” gibi görünmektedir. Ancak Libet’in yorumuna göre süreç bunun tam tersidir. Önce beyin eylemi başlatır; daha sonra biz bu eylemi istemiş olduğumuz hissine sahip oluruz.
Bunun temel nedeni, beynin son derece hızlı çalışan bir organ olmasıdır. Beyindeki hazırlık süreçleri, bilinçli farkındalığımızdan önce gerçekleşmektedir. Biz ise ancak bu süreçlerin ardından isteme duygusunun bilincine varırız.
Bu nedenle Libet deneyleri, özgür iradenin gerçekten var olup olmadığı ve bilinçli kararlarımızın eylemlerimizin gerçek nedeni olup olmadığı konusunda zihin felsefesindeki en önemli tartışmalardan birini oluşturmaktadır.
Functionalism (İşlevselcilik)
Töz düalizmi, zihnin maddesel olmayan bir tözden oluştuğunu savunurken; Identity Theory (Özdeşlik Teorisi) zihnin maddesel bir töz, yani beyin olduğunu ileri sürmektedir. Başka bir ifadeyle, her iki teori de öncelikle zihnin neyden yapıldığı sorusuna cevap vermeye çalışır. Davranışçılık (Behaviorism) ise bu iki yaklaşımdan farklıdır. Çünkü davranışçılık, zihni belirli davranış eğilimleri üzerinden açıklamaya çalışır. Dolayısıyla burada önemli olan zihnin hangi maddeden oluştuğu değil, hangi davranışları ortaya çıkardığıdır.
Functionalism (İşlevselcilik) de davranışçılığa benzer biçimde zihnin neyden yapıldığıyla değil, hangi işlevi yerine getirdiğiyle ilgilenir. İşlevselciliğe göre bir şeye “zihin” denilmesini belirleyen şey, onun maddi yapısı değil, yerine getirdiği işlevdir.
Bunu günlük hayattan basit bir örnekle açıklayabiliriz. Kesme işlevini yerine getiren bir araca bıçak deriz. Bu bıçağın demirden, çelikten, alüminyumdan ya da başka bir maddeden yapılmış olması önemli değildir. Çünkü bıçağı bıçak yapan şey yapıldığı madde değil, kesme işlevini yerine getirmesidir.
İşlevselcilik de zihni aynı şekilde ele alır. Buna göre zihin sahibi olmak, belirli bir fiziksel yapıya sahip olmak değil, belirli zihinsel işlevleri yerine getirebilmektir. Bu nedenle zihinsel durumlar da sahip oldukları işlevlerle tanımlanır.
Örneğin acı dediğimiz zihinsel durum, belirli bir işlevi yerine getirdiği ölçüde “acı” olarak adlandırılır. Başka bir ifadeyle, önemli olan acının hangi maddeden oluştuğu değil, sistem içerisinde hangi rolü oynadığıdır.
Aslında bu yaklaşım tamamen yeni değildir. İşlev üzerinden açıklama yapma düşüncesinin kökenleri, Aristoteles’in teleolojik (erekbilimsel) anlayışına kadar götürülebilir. Aristoteles de bir varlığı anlamanın en önemli yollarından birinin onun yerine getirdiği işlevi incelemek olduğunu savunuyordu.
Functionalism ile Behaviorism Arasındaki Fark
Peki işlevselcilik davranışçılıktan hangi yönüyle ayrılır?
Behaviorism yalnızca davranışa odaklanır. Davranışın arkasındaki zihinsel süreçleri veya içsel nedenleri dikkate almaz. Ancak bu yaklaşım gündelik sezgilerimizle büyük ölçüde çelişmektedir.
Çünkü günlük yaşamda insanların davranışlarını açıklarken sürekli onların içsel durumlarına başvururuz. Örneğin “Yusuf ağlıyor çünkü üzgün.” deriz. Hiç kimse “Yusuf üzgün çünkü ağlıyor.” şeklinde açıklama yapmaz. Bizim için üzüntü ağlamanın nedeni, ağlama ise onun sonucudur.
Dolayısıyla davranış çoğu zaman zihinsel bir durumun sonucu olarak görülmektedir.
Üstelik Yusuf’un ağlayabilmesi yalnızca üzgün olmasına bağlı değildir. Bunun gerçekleşebilmesi için aynı zamanda düşünmesi, hissetmesi, belirli inançlara sahip olması, gözyaşı üretebilmesi ve biyolojik sistemlerinin normal şekilde çalışması gibi birçok farklı koşulun da sağlanması gerekir.
Behaviorism ise bütün bu zihinsel bağlantıları göz ardı ederek davranışı doğrudan açıklamaya çalışmaktadır.
İşte bu noktada Functionalism devreye şöyle giriyor:
Biz davranışı tamamen reddetmiyoruz. Elbette davranış da zihinsel durumların önemli göstergelerinden biridir. Ancak işlevselcilik yalnızca davranışa bakmaz. Davranışın ortaya çıkmasına neden olan diğer zihinsel durumları, içsel süreçleri ve sistem içerisindeki ilişkileri de dikkate alır.
Çünkü bir işlev yalnızca dışarıdan görülen sonuçtan ibaret değildir. İşlev, aynı zamanda sistemin içinde bulunduğu durum ve diğer parçalarıyla kurduğu ilişkiler tarafından belirlenir.
Bunu basit bir örnekle açıklayabiliriz. Bir telefonun arama yapabilmesi için yalnızca tuşlara basılması yeterli değildir. Aynı zamanda telefonun şarjının olması, şebekeye bağlı bulunması ve başka bir görüşme yapmıyor olması gerekir. Görüldüğü gibi “arama yapma” işlevi yalnızca tek bir davranıştan değil, birçok farklı içsel durumun birlikte çalışmasından oluşmaktadır.
İşlevselcilik de zihni benzer şekilde değerlendirir. Bir zihinsel durumun ne olduğu yalnızca ortaya çıkardığı davranışlarla değil, diğer zihinsel durumlarla kurduğu ilişkiler ve sistem içerisindeki rolüyle belirlenir.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus daha vardır. Aslında işlev başlı başına ontolojik bir varlık değildir. Buna rağmen gündelik yaşamda işlevlerden sanki bağımsız bir varlık gibi söz etme eğiliminde oluruz. Oysa işlev, nesnelerin veya sistemlerin belirli koşullar altında yerine getirdiği ilişkisel bir özelliktir.
Bu nedenle davranışçılığa yöneltilen önemli eleştirilerden biri işlevselciliğe aynı güçle yöneltilemez. Örneğin davranışçılığa karşı şu itiraz yapılmaktadır: “Ben üzüntümü davranışlarıma yansıtmayabilir, onu tamamen gizleyebilirim.” Dahası, bunun tersi de mümkün: Ben ağlama davranışı gösterdiğim halde üzgün olmayabilirim. Rol yapmak böyle bir şeydir. Öyleyse eğer yalnızca davranışa bakıyorsak, bu durumda kişinin gerçekten üzgün olup olmadığını anlayamayız.
İşlevselcilik ise bu eleştiriden büyük ölçüde kaçınmaktadır. Çünkü yalnızca dış davranışları değil, kişinin içinde bulunduğu zihinsel durumu, diğer zihinsel süreçleri ve davranışın ortaya çıktığı koşulları da değerlendirmektedir.
Multiple Realizability ve Type Identity Eleştirisi
Functionalism’in en önemli iddialarından biri Multiple Realizability (Çoklu Gerçekleştirilebilirlik) tezidir.
Bu görüşe göre acı, mutluluk, korku veya düşünme gibi zihinsel durumlar tek bir fiziksel yapıya indirgenemez. Aynı zihinsel durum farklı fiziksel yapılarda da gerçekleşebilir.
Bu nedenle Functionalism, özellikle Type Identity Theory’ye karşı çıkmaktadır.
Hatırlanacağı gibi Type Identity Theory, “Pain is C-fiber stimulation” (Acı, C-liflerinin uyarılmasıdır.) önermesini savunuyordu. Buna göre acı deneyimi genel olarak C-liflerinin uyarılmasıyla özdeştir.
Hilary Putnam ise bu görüşe önemli bir eleştiri yöneltmektedir. Putnam’a göre eğer acı gerçekten yalnızca C-liflerinin uyarılmasıyla özdeş olsaydı, C-liflerine sahip olmayan hiçbir varlığın acı çekememesi gerekirdi. Bu eleştirisini açıklamak için Putnam ahtapot örneğini kullanır.
Bir ahtapotun sinir sistemi insanın sinir sisteminden oldukça farklıdır. Buna rağmen çoğu kişi ahtapotların acı çekebildiğini kabul etmektedir. Eğer gerçekten acı yalnızca C-lifleriyle özdeş olsaydı, ahtapotların acı çektiğini söylememiz mümkün olmazdı.
İşte bu nedenle Functionalism ve Behaviorism, zihinsel durumları belirli sinir hücrelerine indirgemez. Bu yaklaşımlar C-liflerine sahip olmayan farklı canlıların da acı çekebileceğini kabul etmektedir.
Identity Theory ise bunu kabul etmekte zorlanmaktadır. Çünkü bu teori zihni belirli biyolojik yapılara bağlamaktadır. Oysa insan dışındaki hiçbir canlının acı çekmediğini ileri sürmek oldukça güçlü ve savunulması zor bir iddiadır.
Functionalism bu nedenle Multiple Realizability argümanıyla yalnızca insan dışındaki canlıların acı çekebileceğini değil, aynı zamanda düşünebileceğini de savunmaktadır. Çünkü düşünmenin gerçekleşebilmesi için mutlaka insan beynindeki nöronların bulunması gerekmez. Aynı işlev farklı fiziksel sistemler tarafından da gerçekleştirilebilir. Bu nedenle Functionalism’e göre, gerekli zihinsel işlevleri yerine getirebildikleri takdirde robotların da gerçekten düşünebilmeleri mümkündür.
Bu düşünceye benzer bir örneği Prof. Dr. Erdinç Sayan, Zihnin Doğası Üzerine adlı söyleşisinde vermektedir. Sayan, çok yakın bir arkadaşınızın geçirdiği ağır bir kazadan sonra kafatasının içinden insan beyni yerine mavi, saydam ve ahtapot kollarına benzeyen tamamen farklı bir biyolojik yapı çıktığını hayal etmenizi ister.
Böyle bir durumda “Demek ki arkadaşım aslında insan değilmiş ve hiçbir zaman zihni yokmuş.” mu dersiniz; yoksa “Ben onun yıllardır düşündüğünü, sevindiğini, üzüldüğünü ve bilinç sahibi olduğunu biliyorum. Demek ki zihnin ortaya çıkması için yalnızca insan biyolojisi zorunlu değilmiş.” mi dersiniz?
Eğer ikinci cevabı vermeye daha yatkınsanız, bu durum zihin konusunda işlevselciliğe daha yakın olduğunuzu göstermektedir.
Chinese Room Argument ve Functionalism Eleştirisi
Functionalism’e yöneltilen en önemli eleştirilerden biri, John Searle’ün Chinese Room Argument (Çin Odası Argümanı) üzerinden geliştirilebilir.
Hatırlanacağı gibi Searle, Çin Odası düşünce deneyinde Çince bilmediği halde, yalnızca elindeki kuralları takip ederek dışarıdan gelen Çince sorulara doğru cevaplar verebilmektedir. Böylece dışarıdaki insanlar onun Çince bildiğini düşünmektedir. Oysa Searle gerçekte Çinceyi anlamamakta, yalnızca sembolleri belirli kurallara göre işlemektedir.
Bu örnek Functionalism açısından önemli bir problem ortaya çıkarmaktadır.
Çünkü Searle aslında dil çevirme işlevini başarıyla yerine getirmektedir. Başka bir ifadeyle sistem, dışarıdan bakıldığında Çince bilen biriyle tamamen aynı işlevi gerçekleştirmektedir. Buna rağmen Searle’ün gerçekten Çince bildiğini söyleyemeyiz. Çünkü sembollerin anlamını kavramamaktadır.
Dolayısıyla yalnızca belirli bir işlevin yerine getirilmesi, o zihinsel durumun gerçekten var olduğunu göstermeye yetmeyebilir.
Eğer Functionalism doğru olsaydı, Searle’ün Çince bildiğini kabul etmek zorunda kalırdık. Ancak böyle bir sonuca ulaşmak oldukça güç görünmektedir. Çünkü burada gerçekleştirilen şey anlamak değil, yalnızca sembolleri kurallara uygun biçimde işlemektir.
Bu nedenle Chinese Room Argument, işlevin tek başına zihni açıklamak için yeterli olmadığını göstermeye çalışan en güçlü eleştirilerden biri olarak kabul edilmektedir.
Ned Block ve China Brain (Çin Ulusu) Argümanı
Functionalism’e yöneltilen bir diğer önemli eleştiri ise Ned Block’un geliştirdiği China Brain (Çin Beyni ya da Çin Ulusu) düşünce deneyidir.
Block şu düşünce deneyini önerir:
Çin’in çok kalabalık nüfusunun bir araya geldiğini ve devasa büyüklükte yapay bir beynin içerisine yerleştirildiğini düşünelim. Her Çinli, beynimizde bulunan tek bir nöronun görevini üstlenmektedir. Aralarındaki iletişim de tıpkı gerçek nöronlar gibi belirli kurallar doğrultusunda gerçekleşmektedir.
Sonuçta ortaya çıkan sistem, insan beynindeki bütün işlevsel ilişkileri eksiksiz biçimde yerine getirmektedir.
Şimdi şu soruyu sormamız gerekir:
Bu durumda bütün Çin ulusunun oluşturduğu bu sistem gerçekten tek bir zihne veya tek bir bilince sahip olmuş mudur?
Çoğu kişinin sezgisel cevabı hayır olacaktır.
İşte Block’un amacı da tam olarak budur. Eğer Functionalism yalnızca işlevlere bakıyorsa, insan beynindeki bütün işlevsel ilişkileri kopyalayan bu sistemin de bilinç sahibi olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır.
Ancak bu sonuç oldukça sezgi karşıtı görünmektedir.
Dolayısıyla Ned Block’a göre Functionalism kabul edildiğinde, sezgilerimizle bağdaşmayan ve oldukça sıra dışı sonuçlara ulaşmak kaçınılmaz hale gelmektedir.
Dipnot: Bu düşünce deneyi, Block’un “The China Brain”, Troubles with Functionalism (1978) adlı çalışmasında ayrıntılı olarak ele alınmaktadır.
Qualia Problemi ve Functionalism
Functionalism’e yöneltilebilecek eleştiriler yalnızca Chinese Room veya China Brain argümanlarıyla sınırlı değildir.
Identity Theory’ye karşı ileri sürülen Knowledge Argument (Mary Düşünce Deneyi) ve Philosophical Zombie (Felsefi Zombi) argümanları da Functionalism’e karşı kullanılabilir.
Çünkü bu düşünce deneylerinin ortak noktası qualia, yani öznel deneyim problemidir.
Örneğin Mary bütün fiziksel bilgileri bilmesine rağmen ilk kez kırmızı rengi gördüğünde yeni bir şey öğrenmektedir. Benzer şekilde felsefi zombi, fiziksel olarak insanın tamamen aynısı olmasına rağmen hiçbir öznel deneyime sahip değildir.
Functionalism zihinsel durumları işlevler üzerinden açıklamaya çalışsa da, qualia’nın neden var olduğu veya öznel deneyimin nasıl ortaya çıktığı konusunda yeterli bir açıklama sunmakta zorlanmaktadır.
Bu nedenle qualia üzerine kurulan birçok eleştiri Functionalism’e karşı da yöneltilebilmektedir.
Functionalism, Identity Theory ve Token Identity
İlk bakışta Functionalism, zihni “neyden yapıldığı” yerine “ne yaptığı” üzerinden açıkladığı için Identity Theory’den oldukça farklı görünmektedir. Ancak bazı filozoflara göre bu fark sanıldığı kadar büyük değildir.
Bu eleştiriye göre Functionalism yalnızca Type Identity Theory’yi reddetmektedir; ancak aslında Token Identity Theory’ye oldukça yaklaşmaktadır.
Bunu şöyle açıklayabiliriz:
Identity Theory, genel olarak acıyı C-liflerinin uyarılmasıyla özdeşleştirmektedir. Functionalism ise bunun yerine acıyı belirli işlevlerle açıklamaktadır.
Ancak kendi baş ağrımı açıklarken “Bu baş ağrısı benim beynimde gerçekleşen belirli süreçlerin işlevidir.” dediğimde, aslında yine baş ağrısını benim kendi sinir sistemimde gerçekleşen fiziksel olaylara bağlamış olurum.
Benzer şekilde ahtapotun acısını da onun kendi sinir sisteminde gerçekleşen işlevlere indirgerim. Dolayısıyla burada genel bir tür özdeşliği (Type Identity) kurulmasa bile, her bireyin zihinsel durumunu kendi fiziksel yapısına bağlayan Token Identity anlayışı korunmuş olmaktadır.
Bu nedenle bazı filozoflar Functionalism’in Identity Theory’den tamamen bağımsız yeni bir teori olmadığını ileri sürmektedir. Onlara göre Functionalism yalnızca Type Identity’yi reddetmekte; buna karşılık Token Identity’nin daha esnek ve genişletilmiş bir versiyonunu savunmaktadır. Başka bir ifadeyle Functionalism, Identity Theory’nin tamamen alternatifi olmaktan ziyade, onun daha sınırlı ve daha kapsayıcı bir biçimi olarak yorumlanabilir.
Eliminative Materialism ve Folk Psychology
Reductive ve Non-Reductive Yaklaşımlar
Zihin felsefesinde fizikalist yaklaşımlar genel olarak indirgemeci (reductive) ve indirgemeci olmayan (non-reductive) yaklaşımlar şeklinde sınıflandırılmaktadır.
Reductive anlayış, zihinsel durumların bütünüyle fiziksel süreçlere indirgenebileceğini savunur. Nitekim Identity Theory’nin “Pain is C-fiber stimulation” (Acı, C-liflerinin uyarılmasıdır.) önermesi de bu yaklaşımın tipik örneklerinden biridir. İndirgemecilik adından da anlaşılacağı gibi, zihinsel olguları daha temel fiziksel süreçlere açıklayarak çözmeye çalışmaktadır.
Buna karşılık bazı filozoflar indirgemeciliğin yerine, zihinsel kavramları tamamen ortadan kaldırmayı öneren farklı bir yaklaşım geliştirmişlerdir. Bu görüş Eliminative Materialism (Eleminatif Materyalizm) olarak adlandırılmaktadır.
Eliminative Materialism
Eliminative Materialism’e göre nörobilim yeterince geliştiğinde artık “zihin”, “inanç”, “istek”, “acı” veya “arzu” gibi gündelik psikolojiye ait kavramları kullanmaya ihtiyaç duymayacağız. Çünkü bu kavramların tamamı bilimsel açıdan yanlış bir kuramın parçalarıdır.
Bu görüş kendi içinde de farklı biçimlerde savunulmaktadır.
Bazı eliminatif materyalistler yalnızca belirli zihinsel kavramların, örneğin “inanç” kavramının yanlış olduğunu ileri sürerken; bazıları ise zihinsel durumların tamamının ortadan kaldırılması gerektiğini savunmaktadır.
Ancak bu yaklaşım birçok kişiyi sezgisel olarak rahatsız etmektedir.
Çünkü eğer gerçekten zihinsel durumlar diye bir şey yoksa, o hâlde aşk, sevgi, heyecan, umut, korku veya üzüntü gibi yaşadığımız bütün deneyimlerin de aslında var olmadığını kabul etmemiz gerekir.
İnsanların Eliminative Materialism’e karşı mesafeli yaklaşmasının en önemli nedenlerinden biri de budur.
Identity Theory ile Eliminative Materialism Arasındaki Fark
Identity Theory ile Eliminative Materialism aynı ontolojik zemini paylaşmaktadır. Her iki teori de fizikalisttir. Başka bir ifadeyle, her iki yaklaşım da ontolojilerine yalnızca fiziksel varlıkları dâhil etmektedir.
Ancak aralarında önemli bir fark bulunmaktadır. Identity Theory zihni beyne indirger; fakat zihnin varlığını inkâr etmez. Bu görüşe göre acı gerçekten vardır; ancak acı dediğimiz şey C-liflerinin uyarılmasıyla özdeş olan fiziksel bir durumdur. Eliminative Materialism ise bundan çok daha radikal bir iddiada bulunmaktadır. Bu görüşe göre acı diye bağımsız bir zihinsel durum yoktur; yalnızca C-liflerinin uyarılması vardır. Dolayısıyla Identity Theory “Acı vardır, fakat fiziksel bir durumdur.” derken; Eliminative Materialism “Acı diye bir şey zaten yoktur.” demektedir.
Folk Psychology (Halk Psikolojisi)
Eliminative Materialism’e göre zihinsel durumlara gönderme yapan bütün açıklamalar yanlış bir kuramın parçalarıdır. Bu yanlış kuramın adı Folk Psychology (Halk Psikolojisi)dir.
Peki Folk Psychology nedir?
Folk Psychology, insanların gündelik yaşamda davranışları zihinsel durumlarla açıklamasını sağlayan sezgisel psikoloji anlayışıdır. Bu anlayışa göre insanlar belirli davranışları; inançlar, arzular, niyetler, korkular, umutlar ve acılar gibi içsel zihinsel durumlarla açıklarlar. Örneğin bir kişinin ayağına iğne battığında “Canı acır.” dememiz veya bir kişinin ağlamasını “Üzgün olduğu için ağlıyor.” şeklinde açıklamamız, Folk Psychology’nin tipik örnekleridir. Başka bir ifadeyle, toplum olarak zihinsel durumlar hakkında paylaştığımız bütün sezgisel açıklamalar Folk Psychology’nin kapsamına girmektedir. Eliminative Materialism’e göre ise Folk Psychology’nin kullandığı kavramların büyük bölümü yanlıştır ve bilim geliştikçe bunların tamamı terk edilecektir. Bu düşünceyi desteklemek için sıklıkla bilim tarihinden örnekler verilmektedir.
Geçmişte insanlar Caloric adı verilen görünmez bir sıvının sıcak cisimlerden soğuk cisimlere aktığını düşünüyordu. Daha sonra termodinamik geliştikçe böyle bir sıvının hiç var olmadığı anlaşıldı. Bugün artık “caloric” kavramını kullanmıyoruz. Üstelik caloric kavramını başka bir kavrama indirgemiş de değiliz. Onu tamamen terk ettik. Eliminative Materialism’e göre gelecekte “zihin”, “inanç”, “istek”, “acı” gibi kavramların başına da aynı şey gelecektir. Bilim ilerledikçe bu kavramların yanlış olduğu anlaşılacak ve tamamen terk edileceklerdir.
Folk Psychology Gerçekten Başarısız Bir Kuram mıdır?
Burada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır. Folk Psychology yüzyıllardır kullanılmaktadır. Peki bu süreç boyunca gerçekten hiçbir ilerleme sağlayamamış mıdır? Bilim beden hakkında her geçen gün yeni bilgiler üretmektedir. Bugün insan anatomisi, nörobilim veya genetik konusunda geçmişe göre çok daha fazla bilgiye sahibiz. Peki aynı gelişmeyi Folk Psychology göstermiş midir? İlk bakışta cevap olumsuz gibi görünmektedir. Çünkü bugün insanların inançları, arzuları veya acıları hakkında kullandığımız açıklamalar, bin yıl önce kullanılan açıklamalardan çok farklı değildir. Bu nedenle eliminatif materyalistler şu soruyu yöneltmektedir: Eğer Folk Psychology gerçekten doğru bir teori olsaydı, neden bilimsel teoriler gibi sürekli gelişmedi? Bu eleştiriye karşı ise farklı bir cevap verilebilir. Belki de burada bir kategori hatası yapıyoruz. Çünkü Folk Psychology’nin amacı bilim yapmak değildir. Bilim açıklamaya (explanation) yönelik bilgi üretirken, Folk Psychology daha çok anlamaya (understanding) yönelik bilgi üretmektedir.
Bunu basit bir örnekle açıklayabiliriz. Kapı zili çaldığında fizik, sesin kaç desibel olduğunu, hangi frekansta yayıldığını veya hangi hızla kulağımıza ulaştığını açıklayabilir. Ancak biri “Kapı çaldı.” dediğinde çoğumuz “Birisi içeri girmek istiyor.” diye düşünürüz. Burada ikinci açıklama bilimsel değildir; fakat davranışı anlamamızı sağlar. Dahası bu anlamın gelişmesi de gerekmez. Kapı çalıyorsa her zaman “biri geldi” olarak anlaşılabilir. Dolayısıyla Folk Psychology’nin amacı fiziksel süreçleri açıklamak değil, insan davranışlarını anlamlandırmaktır. Bilimdeki “ilerleme ve gelişim” anlayışı bu alana uygun değil gibi görünüyor. Bu nedenle bilimden anlam üretmesi beklenmediği gibi, Folk Psychology’den de bilimsel açıklamalar üretmesi beklenmemelidir.
Eliminative Materialism’e Yönelik Öz-Çelişki Eleştirisi
Eliminative Materialism’e yöneltilen en önemli eleştirilerden biri öz-çelişki iddiasıdır. Eliminatif materyalistler “İnanç diye bir şey yoktur.” demektedir. Bu durumda onlara şu soru yöneltilebilir: “Peki bu söylediğinize inanıyor musunuz?” Eğer “Evet, buna inanıyorum.” cevabını verirlerse, kendi görüşleriyle çelişmiş olurlar. Çünkü bir yandan inançların var olmadığını savunurken, diğer yandan kendi görüşlerini ifade etmek için “inanıyorum” kavramını kullanmaktadırlar.
Bu nedenle birçok filozofa göre Eliminative Materialism, kendi temel iddiasını dile getirirken bile tamamen zihinsel kavramlardan vazgeçememektedir. Bu durum, görüşe yöneltilen en güçlü felsefi eleştirilerden biri olarak kabul edilmektedir.
Thomas Nagel – What Is It Like to Be a Bat?
Thomas Nagel’in İndirgemecilik Eleştirisi
Thomas Nagel, “What Is It Like to Be a Bat?” adlı ünlü makalesinde, o güne kadar geliştirilen bütün indirgemeci zihin kuramlarının bilinci tatmin edici biçimde açıklayamadığını ileri sürmektedir. Ancak Nagel’in eleştirisi, bu kuramların kesin olarak yanlış olduğunu söylemek değildir. Ona göre mevcut indirgemeci yaklaşımlar henüz düalizmi çürütecek veya bilinci tamamen açıklayacak kadar başarılı olamamıştır. Bunun nedeni, bu teorilerin zorunlu olarak yanlış olması değil; belki de bugün sahip olduğumuz kavramsal çerçevenin henüz yeterli olmamasıdır. Nagel’e göre bazı bilimsel doğruların anlaşılabilmesi, uygun kavramsal araçlara sahip olmayı gerektirir. Örneğin bugün “madde enerjidir” önermesi fizik bilgisi sayesinde anlaşılabilmektedir. Oysa Orta Çağ’da yaşayan bir insanın bu önermeyi kavraması mümkün değildi. Bunun nedeni zeka eksikliği değil, gerekli bilimsel ve kavramsal altyapının henüz oluşmamış olmasıdır. Aynı şekilde, eğer fizikalizm gerçekten doğruysa, gelecekte geliştireceğimiz yeni kavramsal çerçeveler sayesinde zihin ile beynin nasıl özdeş olabileceğini anlayabiliriz. Dolayısıyla Nagel, bugünkü başarısızlığın fizikalizmin yanlış olduğunu göstermediğini, yalnızca mevcut açıklamaların yetersiz olduğunu savunmaktadır. Bu noktada Colin McGinn’in görüşü Nagel’den daha karamsardır. McGinn’e göre sorun yalnızca bugünkü bilgi eksikliği değildir; insanın bilişsel kapasitesi doğası gereği sınırlıdır. Bu nedenle insan zihni, zihin ile beden arasındaki ilişkinin gerçek doğasını hiçbir zaman tam anlamıyla kavrayamayacaktır.
Bilincin Öznel Karakteri ve Yarasa Düşünce Deneyi
Nagel’e göre bir varlığın bilinç sahibi olup olmadığını anlamanın temel ölçütü, o varlık hakkında “O varlık olmak nasıl bir şeydir?” sorusunu anlamlı biçimde sorabilmemizdir. Eğer bu soru anlamlıysa, o varlığın bilinçli deneyimlere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Buna karşılık masa, taş veya sandalye gibi bilinçsiz nesneler için “Masa olmak nasıl bir şeydir?” sorusunu sormak anlamsızdır. Çünkü masa hiçbir şey deneyimlemez. Aynı nedenle “Hiçbir şey deneyimlememek nasıl bir deneyimdir?” sorusu da kendi içinde çelişkilidir. Deneyim yoksa, deneyimin nasıl olduğundan söz etmek de mümkün değildir. Nagel bu düşüncesini yarasa örneği üzerinden geliştirir ve şu soruyu sorar: “Bir yarasa olmak, yarasanın kendisi için nasıl bir şeydir?” Nagel’e göre insanlar bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemezler. Yarasanın davranışlarını, sinir sistemini veya ekolokasyon mekanizmasını bilimsel olarak bütünüyle açıklayabiliriz; ancak bütün bunlar bize yarasanın öznel deneyiminin nasıl hissettirdiğini göstermez. Çünkü hayal gücümüz bile kendi deneyimlerimizle sınırlıdır.
Bu biraz da hiç algılamadığımız bir şeyi tasavvur edemeyişimize benziyor. Mesela altıncı bir duyumuz olsa nasıl olurdu diye tasavvur bile edemeyiz.
Benzer şekilde, yarasanın ekolokasyon yoluyla dünyayı deneyimlemesinin nasıl bir yaşantı olduğunu da kavrayamayız. Bu noktada akla “Reenkarnasyon böyle bir problemi çözebilir mi?” sorusu gelebilir. Örneğin, sonraki hayatında bir yarasa olarak dünyaya gelsen, yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayabilir miydin? Ancak Nagel’in temel iddiası, başka bir canlıya dönüşmeyi hayal etmekten ziyade, o canlının öznel bakış açısına gerçekten sahip olmanın ilke olarak mümkün olmadığıdır.
Öznel Deneyim Problemi ve İndirgemeci Kuramların Sınırı
Nagel’e göre bugüne kadar geliştirilen hiçbir indirgemeci kuram deneyimin öznel karakterini (subjective character of experience) açıklayamamıştır. Çünkü bu teorilerin tamamı, öznel deneyimin bulunmadığı durumlarla mantıksal olarak bağdaşabilmektedir. Örneğin Functionalism’e göre gerekli işlevler eksiksiz biçimde yerine getirilebilir; ancak bu durum öznel deneyimin gerçekten ortaya çıkmasını zorunlu kılmaz. Aynı şekilde Behaviorism davranışların gerçekleşmesini yeterli görür; fakat davranışların arkasında gerçekten hissedilen bir deneyimin bulunup bulunmadığını açıklayamaz. Identity Theory ise zihinsel durumları beyin süreçlerine indirger; ancak bu indirgeme, neden belirli beyin süreçlerinin belirli öznel deneyimlerle birlikte ortaya çıktığını açıklamaz. Başka bir ifadeyle, bütün bu teoriler “O varlık olmak nasıl bir şeydir?” sorusunu açıklamanın dışında bırakmaktadır. Oysa zihin felsefesinin temel amacı tam da bilinci açıklamaktır. Eğer bir teori bilinci açıklamaya çalışırken bilincin en temel özelliği olan öznel deneyimi açıklama dışında bırakıyorsa, Nagel’e göre henüz başarılı olmuş sayılamaz.
Nagel’in ulaştığı sonuç, bilinçli deneyimin daima belirli bir özneye ait tekil bir bakış açısı taşıdığıdır. “Yarasa olmak nasıl bir şeydir?” sorusunu sorduğumuzda aslında yalnızca yarasanın kendi bakış açısından yarasa olmanın nasıl bir deneyim olduğunu sormaktayız. Buna karşılık indirgemeci kuramlar bu tekil ve birinci şahıs bakış açısını, üçüncü şahıs bakış açısından nesnel olarak açıklamaya çalışmaktadır. İşte Nagel’e göre bilincin açıklanmasındaki temel güçlük tam da burada ortaya çıkmaktadır. Bilinç öznel bir olgu iken, bilim doğası gereği nesnel açıklamalar üretmektedir. Bu nedenle üçüncü şahıs bakış açısıyla kurulan bilimsel açıklamalar, birinci şahıs deneyiminin nasıl bir şey olduğunu bütünüyle yakalayamamaktadır. Nagel’in makalesi bu nedenle, çağdaş zihin felsefesinde qualia, öznel deneyim ve bilincin indirgenebilirliği tartışmalarının en önemli metinlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Saul A. Kripke – Naming and Necessity, Rigid Designators ve Fizikalizm Eleştirisi
Rigid Designators (Katı Belirleyiciler)
Saul A. Kripke, Naming and Necessity adlı eserinde geliştirdiği Rigid Designators (Katı Belirleyiciler) kavramıyla, özdeşlik kuramına ve genel olarak fizikalist yaklaşımlara önemli eleştiriler yöneltmektedir. Kripke’ye göre bazı terimler, göndermede bulundukları varlığı yalnızca içinde bulunduğumuz dünyada değil, mümkün olan bütün dünyalarda da aynı varlığa işaret edecek şekilde belirler. İşte bu tür terimlere katı belirleyici (rigid designator) adı verilir. Örneğin su, bizim dünyamızda H₂O ise, mümkün olan bütün dünyalarda da su yine H₂O olmak zorundadır. Çünkü Kripke’ye göre bir özdeşlik önermesi doğruysa, yalnızca fiilen doğru değildir; aynı zamanda zorunlu olarak (necessarily) doğrudur. Bu nedenle “Su H₂O’dur.” önermesi yalnızca olgusal bir doğruluk değil, doğru olduğu takdirde mümkün olan bütün dünyalarda geçerli olan zorunlu bir özdeşliktir.
Kripke bu anlayışı betimleyici ifadelerle karşılaştırır. Örneğin “Türkiye’nin başkenti Ankara’dır.” önermesini ele alalım. Bu önerme bizim dünyamızda doğrudur; ancak mümkün olan başka bir dünyada Türkiye’nin başkenti İstanbul veya başka bir şehir olabilir. Dolayısıyla “Ankara”, bu örnekte katı belirleyici değildir. Çünkü Ankara’nın başkent olması zorunlu değil, olumsaldır (contingent). Buna karşılık suyun H₂O olması Kripke’ye göre olumsal değil, zorunludur. Başka bir ifadeyle, suyun kimyasal yapısı değiştiği anda artık söz konusu olan şey su değil, yalnızca suya benzeyen başka bir madde olacaktır.
Kripke’nin Identity Theory Eleştirisi
Kripke bu düşünceden hareketle özellikle Identity Theory‘yi eleştirmektedir. Hatırlanacağı gibi Identity Theory’nin temel iddialarından biri “Pain is C-fiber stimulation” (Acı, C-liflerinin uyarılmasıdır.) önermesidir. Eğer bu önerme gerçekten bir özdeşlik önermesiyse, Kripke’ye göre su örneğinde olduğu gibi mümkün olan bütün dünyalarda da zorunlu olarak doğru olması gerekir. Ancak burada önemli bir fark ortaya çıkmaktadır. Biz, acının C-lifleriyle gerçekleşmediği mümkün bir dünya tasavvur edebiliyoruz. Örneğin başka bir dünyada acının tamamen farklı bir biyolojik yapı, örneğin XYZ adı verilen başka bir sinir sistemi tarafından gerçekleştirildiğini rahatlıkla düşünebiliriz. Eğer bu dünya tasavvur edilebiliyorsa, “Acı C-liflerinin uyarılmasıdır.” önermesinin zorunlu bir özdeşlik olmadığı sonucuna ulaşılabilir.
Bu noktada Identity Theory savunucuları şu itirazı ileri sürebilirler: Biz aynı şekilde suyun H₂O olmadığı, örneğin kimyasal formülünün XYZ olduğu bir dünya da tasavvur edebiliyoruz. O hâlde neden bu durum su için problem oluşturmuyor da acı için oluşturuyor?
Kripke’nin cevabı oldukça nettir. Eğer mümkün olan başka bir dünyada kimyasal yapısı XYZ olan, görünüşü, tadı ve bütün özellikleri suya benzeyen bir madde varsa, o madde gerçekte su değildir; yalnızca suya çok benzeyen farklı bir maddedir. Çünkü suyu su yapan şey tam olarak H₂O olmasıdır. Dolayısıyla H₂O olmayan hiçbir maddeye gerçek anlamda “su” diyemeyiz.
Ancak aynı açıklamayı acı için yapmak mümkün görünmemektedir. Çünkü başka bir dünyada acı deneyiminin C-lifleri yerine XYZ adı verilen farklı bir fiziksel yapı tarafından gerçekleştirildiğini varsaydığımızda, bu kişinin aslında acı çekmediğini, yalnızca acıya benzeyen farklı bir şey yaşadığını söylemek oldukça güçtür. Çünkü acının “benzeri” dediğimiz şey de öznel olarak yine acı deneyimi olacaktır. Başka bir ifadeyle, acının hangi fiziksel yapı tarafından gerçekleştirildiği değişse bile, yaşanan öznel deneyime hala “acı” demeye devam ederiz. İşte Kripke’ye göre su örneği ile acı örneği arasındaki temel fark burada ortaya çıkmaktadır.
Modal Argüman ve Explanatory Gap
Kripke’nin bu eleştirisi, zihin felsefesinde sıkça kullanılan Modal Argüman ile de yakından ilişkilidir. Özellikle modal argümanda kullanılan conceivability (tasavvur edilebilirlik) düşüncesine oldukça benzemektedir. Çünkü burada temel soru şudur: Eğer bir durum çelişkiye düşmeden tasavvur edilebiliyorsa, bu durum onun mümkün olduğunu mu gösterir?
Bu noktada bazı itirazlar ileri sürülebilir. Örneğin mazoşist bireylerin acıdan haz alması, acının öznel karakteriyle ilgili bu açıklamayı zayıflatabilir mi? Ya da daha genel bir itiraz olarak şu söylenebilir: Burada karşılaşılan problem Kripke’nin ileri sürdüğü gibi ontolojik değil, epistemolojik bir problemdir. Çünkü bir şeyi farklı şekilde tasavvur edebilmemiz, onun gerçekten mümkün olduğunu göstermez. Başka bir ifadeyle, tasavvur edilebilirlik ile metafiziksel mümkünlük aynı şey olmayabilir. Örneğin iki artı ikinin beş ettiğini tutarlı biçimde tasavvur edemeyiz. Buna karşılık oldukça karmaşık bir matematik probleminin yanlış çözümünü doğru sanabiliriz. Bu durumda yanlış tasavvur edebilmemiz, matematiksel gerçeğin değiştiğini göstermez. Dolayısıyla yalnızca bir durumu hayal edebiliyor olmamız, onun gerçekten mümkün olduğunu kanıtlamaya yetmeyebilir.
Bununla birlikte Kripke’nin temel iddiası şudur: Su hakkında sorduğumuz bütün soruların nihai açıklaması H₂O üzerinden yapılabilir. Suyun neden yaşam için gerekli olduğu, neden belirli sıcaklıklarda farklı davranışlar gösterdiği veya neden belirli kimyasal özelliklere sahip olduğu gibi bütün sorular en sonunda H₂O yapısına başvurularak açıklanabilir. Buna karşılık acı hakkında sorduğumuz bütün sorular aynı şekilde C-lifleri üzerinden açıklanamaz. C-lifleri acının biyolojik olarak nasıl gerçekleştiğini açıklayabilir; ancak acının neden tam da bu şekilde hissedildiğini, yani öznel deneyimin neden bu karaktere sahip olduğunu açıklayamaz. Başka bir ifadeyle, fiziksel açıklama ile öznel deneyim arasında hala kapatılamamış bir boşluk bulunmaktadır. Zihin felsefesinde bu boşluk “Explanatory Gap (Açıklama Boşluğu)” olarak adlandırılmaktadır. Kripke’nin eleştirisinin temel amacı da, fizikalist kuramların bu açıklama boşluğunu henüz tatmin edici biçimde dolduramadığını göstermektir.
Zihin Felsefesi Temel Konular




Yorumlar