Heidegger Felsefesine Giriş - 2
Heidegger Felsefesine Giriş - 2
Bir şeyi teorik olarak bilmek ile onu pratik olarak, yani deneyimleyerek bilmek arasında önemli bir fark vardır. Bir şeyin ne olduğunu yalnızca kavramsal olarak bilmek başka, onu yaşayarak tecrübe etmek ise bambaşka bir şeydir. Bu ayrımı açıklamak için sıklıkla Frank Jackson’ın ünlü “Mary” düşünce deneyine başvurulur. Mary, siyah-beyaz bir odada yaşayan ve renklerle ilgili bütün fiziksel bilgileri öğrenmiş bir bilim insanıdır. Ancak odadan çıkıp ilk kez kırmızı rengi gördüğünde yeni bir şey öğrenir. Çünkü kırmızının ne olduğu hakkındaki tüm teorik bilgiye sahip olmasına rağmen, kırmızıyı deneyimlemenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyordur. Bu örnek, teorik bilgi ile deneyimsel bilgi arasındaki farkı göstermektedir.

İngilizcede bu ayrım genellikle “I know that” ve “I know how” ifadeleriyle açıklanır. “I know that” bir önermeyi ya da olguyu bilmek anlamına gelirken, “I know how” bir şeyi yapabilmeyi, yani pratik bir yetkinliğe sahip olmayı ifade eder. Birincisi teorik bilgiye, ikincisi ise pratik bilgiye karşılık gelir. Aristoteles’in erdem anlayışı da buna benzer bir ayrım içerir. Aristoteles’e göre insan erdemli olmayı kitaplardan öğrenmez; erdemli davranışları tekrar ederek erdemli hale gelir. Bu nedenle istediğiniz kadar etik dersi alın, bu sizi zorunlu olarak ahlaklı yapmaz. Çünkü ahlak yalnızca teorik bilgi değil, aynı zamanda bir yaşam pratiğidir.
“I know that” bir şeye dışarıdan bakmayı ifade eder. Burada kişi nesneyi gözlemler, hakkında konuşur ve onu kavramsallaştırır; fakat onu yaşamaz. Buna karşılık “I know how”, bir şeyi teorik olarak bilmenin yanı sıra onun içinde bulunmayı ve onu deneyimlemeyi de içerir. Heidegger açısından bakıldığında bir insan varlığın ne olduğunu teorik olarak açıklayamasa bile, onu yaşayarak belirli ölçülerde anlayabilir. Örneğin bir piyanist piyano çalarken, piyano yalnızca karşısında duran bir nesne olmaktan çıkar; ona belirli bir anlam ufku açar. Heidegger’in ifadesiyle varolan, kişinin önünde bir dünya gibi açımlanır.
“I know that” aynı zamanda doğruluk anlayışıyla da ilişkilidir. Geleneksel epistemolojide bir bilginin doğru sayılabilmesi için gerçekliğe karşılık gelmesi gerekir. Bilgi ile gerçeklik arasında bir uyuşma ya da uygunluk bulunmalıdır. Ancak günlük yaşamımızdaki bilgilerin büyük kısmı “I know how” türündendir. Yani yaşamımız esas olarak pratik bilgiye dayanır. Yürümek, konuşmak, yemek yemek, insanlarla ilişki kurmak gibi en temel faaliyetlerimiz bile öncelikle pratik bilgi alanına aittir.
Duyuları ve bedensel deneyimi olmayan bir insanın “know how” bilgisi de olmayacaktır. Örneğin yürümeyle ilgili bütün teorik bilgilere sahip olabilirsiniz; kasların nasıl çalıştığını, dengenin nasıl sağlandığını ve hareketin fiziksel yasalarını öğrenebilirsiniz. Ancak bir bedeniniz yoksa yürümeyi deneyimleyemezsiniz. Bu durumda yürümenin nasıl hissettirdiğini ya da insan yaşamındaki anlamını da bilemezsiniz. Pratik bilgi, doğrudan deneyimle ilişkilidir.
Öte yandan bir şeyin “know how”ına sahip olmak, onun “know that”ına sahip olmayı gerektirmez. Örneğin bisiklet sürmeyi çok iyi biliyor olabilirsiniz. Fakat bisikletin tam olarak kaç kilogram olduğunu, hangi metal alaşımlardan üretildiğini ya da mekanik yapısının ayrıntılarını bilmeniz gerekmez. Yani pratik beceri ile teorik açıklama birbirinden farklı bilgi türleridir.
Buna karşılık teorik bilgiye ulaşmanın çoğu zaman pratik bilgiyi gerektirdiği söylenebilir. İnsan dünyayla ilk olarak teorik değil, pratik bir ilişki kurar. Bebekler de önce “know how” öğrenirler. Yürümeyi, konuşmayı ve nesneleri kullanmayı öğrenirler; daha sonra bunları kavramsallaştırırlar. Dil öğrenimi de büyük ölçüde böyledir. Bebekler dilbilgisi kurallarını öğrenerek konuşmaya başlamazlar; duyarak, taklit ederek ve kullanarak konuşmayı öğrenirler. Bu nedenle dilin temelinde de pratik bilgi bulunur.
Heidegger’e göre varlığı anlama da derecelidir. İnsanlar varlığı aynı ölçüde deneyimlemezler. Varlığı daha derinden yaşayan ve onunla daha yoğun bir ilişki kuran kişi, onu daha fazla anlar. Bu nedenle varlığı anlamak yalnızca teorik bir mesele değil, aynı zamanda bir yaşama biçimidir.
Felsefede metafizik ve ontoloji alanında sıkça karşımıza çıkan “Zihnimin dışında bir şey var mı?” gibi sorular, şeylerin gerçekten var olup olmadıklarıyla ilgilidir. Bu tür sorular çoğu insana oldukça doğal görünür. Ancak Heidegger’in dikkat çektiği nokta şudur: Bir şeye “Var mı?” diye sorduğumuz anda, zihnimizde zaten belirli bir varlık anlayışı bulunmaktadır. Çünkü varlık kavramına ilişkin hiçbir ön anlayışımız olmasaydı bu soruyu sormamız da mümkün olmazdı. Sorunun kendisi bile belirli bir varlık anlayışını önceden varsayar.
Üstelik “var olmak” yüklemi tek anlamlı değildir. Örneğin “Tanrı var mı?” sorusuyla “Yanımda bir kalem var mı?” sorusu aynı türden sorular değildir. Her iki soruda da “var” sözcüğü kullanılır; ancak kullanım biçimleri farklıdır. Benzer şekilde “Süpermen var mı?” sorusunu ele alalım. Süpermen bir film ve çizgi roman karakteri olarak vardır; fakat dış dünyada yaşayan gerçek bir varlık değildir. Bu durumda bir bakıma hem vardır hem yoktur gibi görünür. Çelişki gibi duran bu durumun sebebi, farklı varlık kiplerinin birbirine karıştırılmasıdır. Soruyu uygun ontolojik bağlama yerleştirdiğimizde bu karmaşa ortadan kalkar.
Bir şeyi açığa çıkaran araç ya da kaynak, o şeyi anlayabilmemizin zorunlu koşuludur. Örneğin ışığı açığa çıkaran ampul sayesinde ışıkla temas eder ve ışığın ne olduğu üzerine düşünebiliriz. Heidegger’e göre Dasein da buna benzer bir işleve sahiptir. Dasein, varlığın kendisini açığa çıkaran ve görünür kılan varlıktır. Bu nedenle varlık ancak Dasein aracılığıyla anlaşılabilir.
Varlığı Tanrı’ya, ideaya ya da maddeye indirgediğimizde aslında varlığı başka bir varolanla açıklamış oluruz. Böylece varlık ile varolan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmış oluruz. Heidegger’in temel itirazı da tam olarak budur. Dasein da bir varolandır; ancak diğer varolanlardan farklı olarak varlığı anlayabilen tek varolandır. Dasein’ın ayrıcalığı burada yatar.
Bu durum güneş örneğiyle açıklanabilir. Güneş hem kendisini hem de çevresini aydınlatır. Dasein da benzer biçimde yalnızca dünyayı anlamaz; aynı zamanda kendisini de anlar. Varlığı anlamaya çalışırken kendi varoluşunu da görünür hale getirir. Böylece kendisine belirli bir mesafe alabilir ve kendisini bir bakıma dışarıdan görebilir.
Dasein’ın en önemli özelliklerinden biri, kendisini hem kendinden hem de diğer varolanlardan ayırabilmesidir. İnsan kendisi üzerine düşünebildiği ölçüde kendisine yabancılaşma imkanı da kazanır. Nitekim kişi kendisine “ben” dediği anda ilginç bir durum ortaya çıkar. Çünkü konuşan özne, aynı zamanda kendisini düşüncenin nesnesi haline getirmiş olur. Böylece insan hem özne hem de nesne konumuna gelir. Kendine dışarıdan bakmaya çalışırken aynı zamanda kendi bilincinin sınırları içinde kalır. Bu nedenle Dasein’ın kendini anlaması, hem özgürleştirici bir mesafe kazanmak hem de kendi içine kapanmak arasında sürekli bir gerilim taşır.




Yorumlar