top of page

Heidegger Felsefesine Giriş - 3

13 Eyl
5 dakikada okunur

Heidegger Felsefesine Giriş - 3


Descartes’in ortaya koyduğu zihin-beden düalizminin yarattığı temel sorunlardan biri, insanın hem dünyaya ait hem de dünyadan ayrı bir varlık olarak düşünülmesidir. Eğer bu ikiliğin yarattığı çıkmazla karşılaşmak istemiyorsak, varoluş (existence) kavramına hem içeride olma hem de dışarıda olma anlamını yüklememiz gerekir. Ancak ilk bakışta bu da çelişkili görünür; çünkü bir şey aynı anda hem içeride hem dışarıda nasıl olabilir? Heidegger’e göre bu, çözümsüz bir problem değildir. Burada Hegel’in etkisi hissedilir. Hegel, çelişkiyi felsefenin dışına atmak yerine onu düşüncenin merkezine yerleştirmişti. Heidegger de benzer biçimde, çelişkileri ortadan kaldırmak yerine onların ortaya çıkardığı anlam alanlarını araştırır.

Bu nedenle Heidegger’in varoluş anlayışı, Descartes’ın kapalı ve kendi içine tamamlanmış töz anlayışından farklıdır. Dasein durağan, kendi içinde bitmiş ve doymuş bir yapı değildir. Tam tersine sürekli kendi dışına taşan, kendisinden dışarı doğru yönelen bir varlıktır. Buradan da yönelimsellik (intentionality) kavramına ulaşırız. Yönelimsellik, öznenin nesneye yönelmiş olması anlamına gelir. Ancak burada yönelimsellik, zaman zaman gerçekleştirilen bir etkinlik olarak değil, varoluşun zorunlu koşulu olarak anlaşılmalıdır. İnsan her zaman bir şeye yönelmiş durumdadır. Bu da insanın hiçbir zaman tamamlanmış ya da doymuş bir varlık olmadığını gösterir.


Heidegger
Heidegger

İnsanın bitmek tükenmek bilmeyen arzuları, sürekli peşinden koştuğu hazlar ve sonu gelmeyen beklentileri bu eksikliğin göstergesidir. İnsan daima kendisinin ötesine geçmeye çalışır. Hatta kötümser filozofların ya da hayattan hiçbir beklentisi olmadığını söyleyen insanların durumunda bile bu yönelimsellik ortadan kalkmaz. Çünkü hiçbir şey yapmamayı seçmek bile bir yönelim biçimidir. Örneğin insan hiçbir şey yapmadan oturduğunda can sıkıntısı yaşar. Can sıkıntısı bile dünyanın içinde belirli bir konum alış ve hayata yönelik bir tepki biçimidir. Bu nedenle Heidegger açısından var olmak, sürekli olarak bir şeye yönelmiş olmanın yükünü taşımaktır ve bu nedenle oldukça ağır bir durumdur.

Husserl’de yönelimsellik daha çok bilinçle ilgili bir kavramdır. Bilinç her zaman bir şeyin bilincidir; dolayısıyla bilinç özsel olarak yönelimsel bir yapıya sahiptir. Heidegger ise bu düşünceyi ontolojik bir düzleme taşır. Çünkü Heidegger bilinç felsefesini yeterli bulmaz. Ona göre insanın özünü bilinç ya da zihinle açıklamak aşırı teorik ve metafizik bir yaklaşımdır. İnsan öncelikle düşünen bir bilinç değil, dünyada yaşayan bir varlıktır. Bu nedenle Heidegger’in ilgisi bilinçten çok yaşamın kendisine yönelir.

Bu noktada Heidegger için fenomenolojinin görevi, bilincin fenomenolojisini yapmak değil, gündelik yaşamın fenomenolojisini yapmaktır. İnsanların dünyayla nasıl ilişki kurduklarını, nesneleri nasıl kullandıklarını ve hayatlarını nasıl sürdürdüklerini incelemek gerekir. Bu nedenle Heidegger’de “know how”, yani pratik bilgi, “know that”, yani teorik bilgiden daha temel bir konuma sahiptir. Teori pratiğin üzerine kuruludur; pratik ise teoriden önce gelir.

Heidegger’e göre insanı anlamak için ona uzaktan bakıp tamamlanmış bir fotoğrafını çekmek yeterli değildir. İnsan, ancak gündelik yaşam içerisindeki hareketliliği ve dinamizmiyle birlikte anlaşılabilir. Bu nedenle Heidegger’in düşüncesinde present-at-hand ve ready-to-hand ayrımı büyük önem taşır.

Present-at-hand (Vorhandenheit), karşımızda duran, teorik olarak incelenen ve nesneleştirilen şeyleri ifade eder. Bir arabanın karşısına geçip onu yalnızca gözlemlemek, teknik özelliklerini sıralamak ve onu teorik bir nesne olarak ele almak buna örnektir. Ancak Heidegger’e göre bu yaklaşım, arabanın ne olduğunu tam anlamıyla anlamamızı sağlamaz. Çünkü arabanın gerçek anlamı, onu kullandığımız zaman ortaya çıkar.

Bu noktada ready-to-hand (Zuhandenheit) kavramı devreye girer. Araba kullanılırken, çekiç çakılırken ya da piyano çalınırken nesneler karşımızda duran teorik objeler olmaktan çıkar ve faaliyetimizin bir parçası haline gelirler. Heidegger’e göre şeylerin en özgün varlık tarzı da budur. Bir nesneye dair en temel ilişki biçimimiz teorik değil, pratiktir.

Heidegger’in Descartes’a yönelttiği temel eleştiri de burada ortaya çıkmıştır. Descartes önce insan ile dünya arasındaki bağı koparmış, ardından ikinci bir adımla bu ikisi arasında yeniden ilişki kurmaya çalışmıştır. Böylece teoriyi pratiğin önüne yerleştirmiştir. Heidegger ise bunun tersini savunur. İnsanın dünyayla ilk ilişkisi teorik değil pratiktir. Dünya önce yaşanır, sonra düşünülür. Bebeklerin gelişimi de bunu gösterir. Bebekler önce pratik beceriler geliştirir, daha sonra teorik kavrayışlar oluştururlar.

Örneğin bebek ile anne arasındaki ilişkiye baktığımızda, bebeğin başlangıçta kendisi ile annesi arasında belirgin bir ayrım yapmadığını görürüz. Anne, bebeğin gözünde adeta kendi bedeninin bir uzantısı gibidir. Bu nedenle dünyanın en temel ve en özgün görünümü, teorik düşüncede değil, yaşanan deneyimin içinde ortaya çıkar.

Heidegger’in doğruluk anlayışı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Geleneksel doğruluk teorileri, doğruluğu dil ile gerçeklik arasındaki uygunluk olarak tanımlamıştır. Bir önerme dış dünyaya karşılık geliyorsa doğru kabul edilir. Heidegger ise doğruluğun daha temel bir anlamı olduğunu düşünür. Ona göre doğruluk, Yunanca aletheia kavramının ifade ettiği biçimiyle “gizinden sıyrılmışlık”, “örtüsünün açılması” anlamına gelir. Burada Heidegger, modern doğruluk anlayışının yanlış olduğunu söylemez. Daha çok, bu anlayışın kökenine giderek kavramın tarih içerisinde nasıl dönüştüğünü göstermeye çalışır.

Heidegger’e göre varlığın farklı görünüm ya da modları vardır ve bazıları diğerlerinden daha temel ve daha genel bir karakter taşır. Bu modların en genel olanlarından biri being-in-the-world yani “dünyada-olma”dır. Heidegger’e göre bu yalnızca Dasein’a özgü bir özelliktir.

Buradaki “world” kavramı sıradan anlamıyla fiziksel nesnelerin toplamı ya da mekanik bir evren anlamına gelmez. Benzer şekilde “in” yani “içinde” kavramı da bir bardağın içinde su bulunması gibi mekansal bir ilişkiyi ifade etmez. Heidegger’e göre dünya, zaten Dasein kavramının içinde bulunan yapısal bir özelliktir. Bu nedenle Dasein’ın dünyada olması, sonradan gerçekleşen bir durum değildir.

Buradaki “içinde olmak”, bir şeye kendini kaptırmak, ona bulaşmak, onunla meşgul olmak ve onu mesken edinmek anlamına gelir. Heidegger’in sıkça başvurduğu Latince habitare kavramı da bu anlamı taşır. Dolayısıyla being-in-the-world, bir nesnenin başka bir nesnenin içinde bulunması gibi değil, Dasein’ın varoluş tarzı olarak anlaşılmalıdır.

Bu nedenle existence yani varoluş, being-in-the-world olmadan düşünülemez. Dünyada olmak, varoluşun zorunlu ufkudur. Heidegger’in ünlü ifadesiyle Dasein’ın özü onun varoluşunda yatar. Bu nokta Sartre ile önemli bir farklılık taşır. Sartre “varoluş özden önce gelir” derken, Heidegger daha çok Dasein’ın özünün zaten onun varoluş biçiminde bulunduğunu söyler.

Heidegger’in varlık modları, genelden daha özel olana doğru sıralanabilir. En genel düzeyde being-in-the-world bulunur. Bunun ardından bu yapıyı taşıyan existence gelir. Daha sonra ise ready-to-hand ve present-at-hand gibi daha özel varlık kipleri ortaya çıkar. Bu sıralama kronolojik değil, ontolojik ve epistemolojik bir sıralamadır.

Heidegger’e göre dünya sahibi olan yalnızca Dasein’dır. Hayvanlar çevreleriyle ilişki kurabilirler, ancak Heidegger onların dünyaya sahip olmadıklarını söyler. Çünkü dünya sahibi olmak, varlığı anlayabilme kapasitesini gerektirir. Hayvanlar varlığı konu edinemezler; bu nedenle Dasein da olamazlar.

İnsanın dikkatini yönelttiği şey ontolojik olarak ona yaklaşır. Neyi düşünüyorsanız ve neyle ilgileniyorsanız, o şey sizin dünyanızda daha görünür hale gelir. Örneğin çekiç kullanırken zihniniz tamamen kız arkadaşınızla yaşadığınız bir anıya yönelmişse, elinizdeki çekiç arka plana çekilir. Çekiç fiziksel olarak orada olsa bile sizin dünyanızda ontolojik olarak uzaklaşır. Bu nedenle çoğu zaman çevremizdeki birçok şeyin farkına varmadan yaşarız. Çünkü dikkatimiz sürekli başka şeylere yönelmiştir.

Heidegger’e göre Dasein dünyadan, dünya da Dasein’dan soyutlanamaz. İkisi birbirine dışsal iki unsur değil, aynı yapının iki yönüdür. Dasein her zaman dünyadadır ve dünya da ancak Dasein için dünya olarak vardır. Ancak burada Dasein ile insanı özdeşleştirmemek gerekir. Çünkü Heidegger açısından Dasein belirli bir biyolojik türden çok, belirli bir varlık tarzını ifade eder.

Bu nedenle “Dasein insanın varlığıdır” demek ile “insan Dasein’dır” demek aynı şey değildir. Bir varlık ile onun varlığı arasında ayrım yapmak gerekir. İnsan bir varolandır; Dasein ise insanın var olma biçimini ifade eder.

Son olarak Heidegger’e göre herkesin dünyası belirli ölçüde kendine özgüdür. Elbette hepimizin paylaştığı ortak bir dünya vardır; ancak aynı zamanda her bireyin kendi uğraşları, alışkanlıkları ve ilgileri tarafından şekillenen özel bir dünyası da bulunur. Bir marangozun dünyasıyla bir futbolcunun dünyası aynı değildir. İkisi aynı fiziksel çevrede yaşayabilir; fakat dikkat ettikleri şeyler, anlam verdikleri nesneler ve dünyayla kurdukları ilişkiler farklıdır. Bu nedenle dünya, yalnızca nesnelerin toplamı değil, aynı zamanda anlamların örgütlendiği yaşanmış bir ufuktur.

Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

ninfelsefe logo
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X

© 2035 tüm hakları saklıdır.

www.ninfelsefe.com

Sosyal medya hesapları

bottom of page