top of page

Heidegger Felsefesine Giriş - 1

13 Eyl
4 dakikada okunur

Heidegger Felsefesine Giriş - 1


Heidegger, felsefe tarihinde kullanılan temel kavramların ilk anlamlarını ve tarih boyunca geçirdikleri dönüşümleri araştırır. Bu nedenle çoğu zaman kavramların etimolojik kökenlerine kadar geri gider. Kavramların tarih içindeki anlam kaymalarını takip ederek onların örtük varsayımlarını açığa çıkarmaya çalışır. Bu yaklaşım onu birçok durumda kendi Almanca kavramlarını üretmeye yöneltmiştir. Heidegger’in özellikle Yunanca aletheia ile Latince veritas arasındaki ayrım üzerinden yürüttüğü analizler bunun önemli örneklerinden biridir.


Heidegger
Heidegger

Özne-nesne ikiliği epistemolojik bir ayrımdır. Yani bilginin nasıl mümkün olduğu ve bilen ile bilinen arasındaki ilişkiyi konu edinir. Buna karşılık zihin-beden ya da zihin-madde ikiliği ontolojik bir ayrımdır; varlığın yapısıyla ilgilidir. Bu nedenle zihin-beden ikiliği insanın kendi içinde yaşadığı bir bölünmüşlüğe işaret ederken, zihin-madde ikiliği insan ile dünya arasındaki bir bölünmüşlüğü ifade eder. Birincisinde insan kendi içinde iki farklı töz ya da alan arasında bölünürken, ikincisinde özne ile dış dünya birbirinden ayrılır.

Modern felsefenin temel kavramlarından biri olan özne (subject), insanı ifade ederken; nesne (object) ise insanın karşısında duran şeyi ifade eder. Heidegger’in dikkat çektiği üzere bu kavramların tarihsel kökenleri önemlidir. Latince objectum, “karşıya atılmış olan”, “karşıda duran” anlamına gelir. Subjectum ise nesnenin karşısında bulunan, onunla yüz yüze gelen şeyi ifade eder. Böylece özne ve nesne arasındaki ilişki, karşı karşıya duran iki kutup arasındaki ilişki olarak kurulmuş olur.

Heidegger bu özne kavramı yerine Dasein kavramını kullanır. Dasein, kelime anlamıyla “orada-olma” ya da “varoluşunu anlayabilen varlık” anlamına gelir. Heidegger’e göre Dasein yalnızca biyolojik anlamda insan değildir; varlığı kendisine mesele edebilen, kaygı duyabilen ve anlayabilen her varlık Dasein olarak düşünülebilir. Bu nedenle Dasein, klasik özne kavramından daha geniş ve daha temel bir anlam taşır.

Heidegger fenomenoloji geleneğinden gelir ve hocası Edmund Husserl’dir. Husserl, özne-nesne ikiliğini aşmak amacıyla fenomenolojiyi yeni bir yöntem olarak geliştirmişti. Fenomenoloji, şeylerin bize göründükleri biçimleriyle betimlenmesi demektir. Husserl için günlük yaşamın en sıradan nesnelerinin bile fenomenolojik incelemesi yapılabilir. Örneğin bir bardağın bize nasıl göründüğü ve bilinçte nasıl deneyimlendiği araştırılabilir. Heidegger ise fenomenolojiyi yalnızca tek tek nesnelere uygulamak istemez; bizzat yaşamın kendisinin fenomenolojisini yapmak ister.

Klasik özne-nesne ilişkisi, öznenin nesnenin karşısına geçerek ona teorik bir bakış yöneltmesiyle ortaya çıkar. Bu yaklaşımda özne ile nesne arasında belirli bir mesafe vardır. Oysa gündelik yaşamımızda kullandığımız şeylerin çoğuna bu şekilde yaklaşmayız. Oturduğumuz sandalye, giydiğimiz terlik, kullandığımız telefon ya da yediğimiz yemek üzerine sürekli teorik düşünmeyiz. Çünkü sorunsuz işleyen şeylere karşı zamanla körleşiriz. Bir nesne ancak işlevini yerine getiremediğinde dikkatimizin konusu olur.

Örneğin bilgisayarım normal çalışırken ona teorik bir gözle bakmam. Ancak bozulduğu anda ona yönelir ve ne olduğunu anlamaya çalışırım. Bir şeye teorik bakış yöneltmek, ona karşı belirli bir mesafe almak anlamına gelir. Çünkü insan bir etkinliğin içindeyken o etkinliğe dışarıdan bakamaz. Teorik bakış ancak bir adım geri çekildiğimizde mümkün olur. Heidegger’e göre Descartes’tan itibaren belirginleşen özne-nesne ayrımı da tam olarak bu karşıdan bakış üzerine kuruludur. Özne nesnenin karşısında durur ve ona dışarıdan bakar. Heidegger ise bu çerçevenin dışına çıkmak istediği için özne yerine Dasein kavramını geliştirir.

Heidegger’in felsefesindeki en temel ayrımlardan biri varlık (Sein) ile varolan (Seiendes) arasındaki ayrımdır. Varlık, son derece genel ve soyut bir kavramdır. Varolan ise zaman içerisinde karşımıza çıkan, belirli bir biçime sahip olan her şeydir. Bir masa, bir taş, bir ağaç ya da bir insan birer varolandır. Biz gündelik yaşamda karşılaştığımız şeyleri daima onların belirli biçimleri ve özellikleri üzerinden kavrarız. Etrafımıza baktığımızda gördüğümüz her şeyi belirli formlar altında tanımlarız.

Heidegger’e göre felsefe tarihi boyunca filozoflar varlığı açıklamaya çalıştıklarını düşünmüşlerdir; fakat gerçekte yaptıkları şey varolanların özünü açıklamaktan ibarettir. Varlığın ne olduğu sorusu ise ya hiç sorulmamış ya da gözden kaçırılmıştır. Bu nedenle Heidegger, insanlığın varlığın anlamı konusunda derin bir cehalet içinde olduğunu söyler.

Ona göre filozoflar çoğu zaman belirli bir varolanı seçmiş ve onu tüm varlığın temeli ilan etmişlerdir. Örneğin su bir varolandır. Ancak Thales suyu evrenin temel tözü ilan ederek varlığın özünü suyla açıklamaya çalışmıştır. Benzer şekilde Orta Çağ’da Tanrı varlığın temeli olarak görülmüştür. Aristoteles’te ise töz temel kategori olarak öne çıkar. Fakat Heidegger açısından su da, Tanrı da, töz de sonuçta birer varolandır. Bunların hiçbiri varlığın kendisi değildir. Filozoflar varlığı sürekli olarak aşkın ya da ayrıcalıklı bir varolanla özdeşleştirmişlerdir. Heidegger bu durumu “varlık unutkanlığı” (Seinsvergessenheit) olarak adlandırır.

Bu nedenle Heidegger klasik anlamda bir özne felsefesi yapmak istemez. Çünkü ona göre özneyi merkeze almak da yine belirli bir varolanı ayrıcalıklı konuma yükseltmek anlamına gelecektir. Bunun yerine varlığı anlayabilme kapasitesine sahip olan Dasein kavramını geliştirir. Dasein, varlığı kendisine mesele eden ve varlık hakkında soru sorabilen varlıktır. Bu nedenle örneğin bir masa Dasein olamaz; çünkü masa varlığını sorgulayamaz.

Burada önemli bir problem ortaya çıkar. Heidegger bir yandan felsefe tarihinin varlığı anlayamadığını ve sürekli varolanlarla karıştırdığını söylerken, diğer yandan Dasein’ı “varlık anlayışına sahip olan ayrıcalıklı varolan” olarak tanımlar. Bu durum ilk bakışta bir çelişki gibi görünebilir. Eğer hiç kimse varlığı anlayamamışsa Dasein kimdir ve varlığı nasıl anlayabilmektedir?

Heidegger bu itiraza, anlamanın dereceleri olduğunu söyleyerek cevap verir. İnsanlar varlığı tam anlamıyla kavrayamamış olabilirler; fakat bu, onu hiç anlamadıkları anlamına gelmez. Sonuçta insan ile bir masa arasında önemli bir fark vardır. İnsan varlık hakkında soru sorabilir, kendi varoluşunu problem haline getirebilir ve yaşadığı dünyanın farkına varabilir. Bu nedenle Dasein’ın varlıkla ilgili örtük bir anlayışı vardır. Ancak bu anlayış çoğu zaman açık ve bilinçli değildir.

Heidegger’e göre her anlamama aslında belirli bir anlamayı da içerir. Bir şeyi anlamadığımızı söyleyebilmek için bile onun hakkında asgari düzeyde bir kavrayışa sahip olmamız gerekir. Örneğin “Kalem nedir?” diye sorduğumuzda, kalem hakkında hiçbir şey bilmiyor değilizdir. En azından onun defter olmadığını ya da masa olmadığını biliriz. Sorunun kendisi bile belirli bir ön-anlamayı varsayar. Dolayısıyla insan varlığı tam olarak kavrayamasa da, ona ilişkin belli bir ön-anlayışa zaten sahiptir. Heidegger’in Dasein anlayışının temelinde de bu düşünce yer alır.

Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

ninfelsefe logo
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X

© 2035 tüm hakları saklıdır.

www.ninfelsefe.com

Sosyal medya hesapları

bottom of page