Heidegger Felsefesine Giriş - 4
Heidegger Felsefesine Giriş - 4
Felsefe tarihi boyunca varlık çoğunlukla şimdiki zaman merkezli bir anlayışla ele alınmıştır. Varlık, genellikle yalnızca şu anda mevcut olan bir şey olarak düşünülmüştür. Elbette filozoflar varlığın geçmişte de bulunduğunu ve gelecekte de bulunacağını kabul ederler. Ancak geçmişten söz edildiğinde kullanılan dil, varlığı artık geride kalmış bir şey haline getirir; gelecekten söz edildiğinde ise henüz gerçekleşmemiş bir şeyden bahsedilmiş olur. Böylece varlık fiilen yalnızca şimdiki zamanda mevcut olan bir varolan gibi anlaşılır. Bu yaklaşımda varlık ve zaman iki ayrı şey olarak düşünülür. Zaman, geçmişten geleceğe doğru akan bağımsız bir süreç olarak tasarlanırken, varlık bu sürecin içinde yer alan bir şey olarak ele alınır. Bir bakıma varlık, zamanın içine yerleştirilmiş bir nesne gibi görülür; tıpkı suyun bardağın içinde bulunması gibi.

Heidegger’e göre bu anlayış temel bir hataya dayanır. Çünkü zaman, varlığın dışında duran ve onu içine alan bağımsız bir kap değildir. Tam tersine zaman, varlığın kendisini açığa vurma biçimidir. Başka bir ifadeyle zaman, varlığın görünüş tarzlarından biridir. Bu nedenle varlık ile zaman arasında dışsal bir ilişki değil, içsel ve kurucu bir ilişki vardır. Heidegger’in temel sorusu da budur: Varlık kendisini nasıl açığa vurur ve bu açığa çıkışın zamanla ilişkisi nedir? Bu noktada onun düşüncesi bizi veritas ile aletheia arasındaki ayrıma götürür.
Doğruluk kavramı genellikle epistemolojik bir anlam taşır. Bir önermenin doğru olması, onun gerçekliğe uygun düşmesi ya da dış dünyadaki bir olguya karşılık gelmesi demektir. Bu anlayış, felsefede “uygunluk kuramı” (correspondence theory of truth) olarak bilinir. Bir önerme ile gerçeklik arasında uyum varsa önerme doğrudur; uyum yoksa yanlıştır. Bu nedenle doğruluk burada önermelerin bir özelliği olarak anlaşılır.
Hakikat kavramı ise yalnızca epistemolojik değil, aynı zamanda ontolojik bir boyuta da sahiptir. Hakikat yalnızca doğru önermeler üretmek değil, varlığın kendisini açığa vurmasıyla ilgilidir. Heidegger’in dikkat çekmek istediği nokta da budur. Ona göre doğruluğun daha temel bir anlamı vardır ve bu anlam, varlığın gizinden sıyrılarak görünür hale gelmesiyle ilişkilidir.
Heidegger’in düşüncesinde önemli olan noktalardan biri, her açığa çıkışın aynı zamanda bir gizleme içermesidir. Bir şeyi görebilmek için sayısız başka şeyi gözden kaçırmak zorundayız. Aslında bir şeyi görebilmemizin nedeni, diğer birçok şeyi görmememizdir. Aynı şekilde bir şeye odaklandığımız anda başka birçok şey dikkatimizin dışında kalır. Bu nedenle her gösterme aynı zamanda bir gizleme eylemidir. Açığa çıkan her şey, başka şeylerin geri planda kalması pahasına açığa çıkar.
Bu durumu günlük hayatta da görmek mümkündür. Örneğin siyasetçilerin bazen kamuoyunun dikkatini belirli bir konuya yönelterek başka sorunların görünmez hale gelmesini sağlamaları buna örnek verilebilir. Yapay gündemler oluşturularak bazı şeyler görünür kılınırken, başka şeyler gizlenmiş olur. Heidegger’in aletheia anlayışı tam da bu yapıya işaret eder. Hakikat, yalnızca açığa çıkmak değil, aynı zamanda gizleme ve açığa çıkma arasındaki gerilimli süreçtir.
Aletheia kelimesi Yunanca kökenlidir ve genellikle “gizinden sıyrılma”, “örtüsünün açılması” ya da “açığa çıkma” anlamlarında kullanılır. Kelimenin etimolojisine bakıldığında a-lethe-ia biçiminde çözümlenebilir. Buradaki lethe, unutma ve gizlenme anlamına gelir. Başındaki “a” ise olumsuzluk ekidir. Böylece aletheia, unutulmuş ya da gizlenmiş olanın örtüsünün kaldırılması anlamını kazanır.
Bu kavram özellikle Platon’un düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. Çünkü Platon’un bilgi anlayışı büyük ölçüde anamnesis, yani hatırlama öğretisine dayanır. İnsan ruhu hakikati daha önce görmüştür; öğrenme dediğimiz şey aslında unutulanı yeniden hatırlamaktır. Bu nedenle hakikat, unutulmuş olanın yeniden açığa çıkması olarak anlaşılır.
Aletheia’nın Türkçeye nasıl çevrilmesi gerektiği konusunda farklı görüşler vardır. Bazı yorumcular bu kavramı “hakikat” olarak çevirirken, bazıları “doğruluk” kavramını tercih eder. Heidegger’in düşüncesi dikkate alındığında “doğruluk” çevirisinin belirli avantajları olduğu söylenebilir. Çünkü Türkçedeki “doğru” kelimesi etimolojik olarak “doğmak” ve “doğurmak” fiilleriyle ilişkilidir. Bu kelimelerde de bir açığa çıkma, görünür olma ve ortaya çıkma anlamı vardır. Doğan bir şey gizlilikten çıkar ve görünür hale gelir. Bu nedenle “doğruluk” kavramı, Heidegger’in açığa çıkma vurgusunu belirli ölçüde koruyabilir.
Öte yandan Aletheia’yı “hakikat” olarak çevirmek bazı sorunlara yol açabilir. Çünkü Heidegger bu kavramı Almancaya Wahrheit olarak çevirmiştir. Almancadaki Wahrheit kelimesi yalnızca ontolojik anlamda değil, önermelerin doğruluğu anlamında da kullanılabilmektedir. Burada önemli olan nokta, Heidegger’in doğruluğun yalnızca önermelere ait bir özellik olmadığını, önermesel doğruluğun daha temel bir açığa çıkma olayına dayandığını göstermeye çalışmasıdır.
Bu bağlamda “hakiki önerme” ve “sahte önerme” ayrımına dikkat etmek gerekir. Bir önerme öncelikle anlamlı olmak zorundadır. Anlamsız bir ifade zaten önerme değildir. Bu nedenle “sahte önerme” ifadesi problemli görünür. Çünkü sahte olan şey aslında önerme olmaktan çıkmıştır. Oysa anlamlı önermeler doğru ya da yanlış olabilirler. Dolayısıyla doğruluk ve yanlışlık, anlamlı önermelere ait mantıksal değerlerdir; anlamsız ifadeler ise bu değerleri alamaz.
Heidegger’e göre benzer bir anlam kayması, Aletheia’nın Yunancadan Latinceye çevrilmesi sırasında da yaşanmıştır. Antik Yunan’daki aletheia anlayışı, varlığın açığa çıkmasıyla ilgili ontolojik bir anlam taşırken, Latin düşüncesinde bunun yerini veritas kavramı almıştır. Heidegger, felsefe tarihindeki dönüşümün önemli ölçüde bu çeviriyle başladığını düşünür.
Bu dönüşümün etkisi özellikle Descartes’ta açıkça görülebilir. Descartes için doğruluk artık gizinden sıyrılma değildir. Gerçeklik zaten karşımızda hazır olarak bulunmaktadır. Doğruluk ise zihindeki düşüncelerin veya önermelerin bu hazır gerçekliğe uygun düşmesidir. Böylece doğruluk, varlığın açığa çıkması olmaktan çıkarak önermeler ile nesneler arasındaki uygunluk ilişkisine indirgenmiş olur.
Veritas kavramının kökeni de bu dönüşümü yansıtır. Roma geleneğinde Veritas, doğruluğun ve sözünde durmanın tanrıçasıdır. Burada temel vurgu açığa çıkma ya da gizlenme değil, sadakat ve uygunluk üzerinedir. Bu nedenle Veritas anlayışında dilin görevi, dış dünyada zaten mevcut olan gerçekliğe sadık kalmaktır. Söylenen şey ile gerçeklik arasında bir uyum bulunmalıdır.
Aletheia ile Veritas arasındaki temel fark da burada ortaya çıkar. Aletheia, hakikati açığa çıkma ve gizlenme süreçleri içerisinde düşünürken; Veritas, doğruluğu önermeler ile gerçeklik arasındaki uygunlukta arar. Heidegger’in amacı bunlardan birinin doğru diğerinin yanlış olduğunu göstermek değildir. O, daha çok felsefe tarihinde hakikat anlayışının nasıl dönüştüğünü ve ontolojik bir anlamdan epistemolojik bir anlama doğru nasıl daraldığını ortaya koymaya çalışır. Bu nedenle Heidegger’in hakikat anlayışı, yalnızca bilgi teorisinin değil, aynı zamanda varlık düşüncesinin de merkezinde yer alır.
Descartes, varlığı Heidegger’in düşündüğü gibi sürekli açığa çıkan ve kendisini kademeli olarak gösteren bir süreç olarak değil, zaten açılmış, tamamlanmış ve belirlenmiş bir gerçeklik olarak ele almıştı. Bu nedenle doğruluğun görevi de varlığı açığa çıkarmak değildir. Varlık zaten bütünüyle ortadadır; dilin ve düşüncenin yapması gereken tek şey bu hazır gerçekliğe uygun düşmektir. Descartes’ın doğruluk anlayışının temelinde bu düşünce yatar.
Bunun önemli nedenlerinden biri, Descartes’ın kesinlik arayışıdır. Descartes, kendisini yanıltmayacak, şüphe karşısında sarsılmayacak ve üzerine güvenle dayanabileceği bir hakikat aramaktadır. Bu nedenle doğruluğu, gerçekliğin açığa çıkma süreci olarak değil, düşünce ile gerçeklik arasındaki güvenilir uygunluk ilişkisi olarak kavramıştı. Bu noktada Antik Yunan’ın aletheia anlayışından uzaklaşarak Latin geleneğinin veritas anlayışına yaklaşmıştır.
Bu nedenle doğruluk kavramı felsefe tarihinde önemli bir dönüşüm geçirir. Platon ve Aristoteles’te doğruluk büyük ölçüde aletheia, yani gizinden sıyrılma ve açığa çıkma anlamı taşırken; Descartes’ta doğruluk giderek veritas, yani uygunluk ve karşılık gelme anlamını kazanmaya başlamıştır. Heidegger’in dikkat çektiği “hakikat tarihindeki dönüşüm” tam da budur. Doğruluk artık varlığın kendisini göstermesi değil, önermelerin gerçekliğe uygun olması şeklinde anlaşılmaya başlanmıştır.
Aslında Platon’da Descartes’taki türden radikal bir şüphecilik bulunmaz. Descartes’ın bütün düşünce projesi şüpheyle başlar ve kesin bilgiye ulaşmayı amaçlar. Bu nedenle onun için belirsizlik tehlikeli bir durumdur. Açıklık ve seçiklik (claritas et distinctio) düşüncenin temel ölçütüdür. Heidegger’in yorumuna göre Descartes, gizlenme ve açığa çıkma arasındaki gerilimle ilgilenmez; onun istediği şey her şeyin açık, net ve kesin olmasıdır. Bu nedenle Descartes’ın düşüncesinde karanlıktan aydınlığa çıkış, örtünün yavaş yavaş kalkması ya da hakikatin kendisini açması gibi temalar geri planda kalır.
Bu anlayışın etkisini modern bilimde de görmek mümkündür. Modern bilim çoğu zaman evrenin eksiksiz ve kusursuz biçimde açıklanabileceği varsayımıyla hareket eder. Evren belirli yasalarla işleyen hazır bir gerçekliktir ve bilimsel önermelerin görevi bu gerçekliğe uygun düşmektir. Burada da Heidegger’in vurguladığı anlamda bir “gizinden sıyrılma” düşüncesi yoktur. Gerçeklik zaten vardır; bilim yalnızca onu doğru biçimde temsil etmeye çalışır.
Bu nedenle veritas kavramında “karşılık gelme” düşüncesi merkezi bir yer tutar. Nitekim Veritas, Roma geleneğinde sözüne sadık olmanın ve doğruluğun tanrıçasıdır. Buradaki vurgu açığa çıkma değil, uygunluk ve sadakattir. Dil, dış dünyadaki gerçekliğe sadık kalmalıdır. Bir önerme doğruysa bunun nedeni, dış dünyadaki olgularla uyuşmasıdır.
Aletheia ise farklı bir yapıya sahiptir. Burada temel mesele bir önermenin gerçekliğe uygun olması değildir. Aletheia’da gerçekleşen şey, varlığın gizinden sıyrılması ve görünür hale gelmesidir. Bu nedenle Aletheia öncelikle ontolojik bir olaydır; veritas ise öncelikle epistemolojik bir ilişkidir.
Günümüzde doğruluk kavramını kullanış biçimimize bakıldığında da çoğunlukla veritas anlayışının etkisinde olduğumuz görülür. Bir önermenin doğru olup olmadığını sorarken genellikle onun dış dünyaya uygun düşüp düşmediğini araştırırız. Doğruluğu açığa çıkma olarak değil, uygunluk olarak anlarız. Heidegger’in eleştirdiği durum da budur.
Bu noktada Heidegger önemli bir soru sorar: Önermeler nasıl oluyor da dış dünyadaki gerçekliğe karşılık gelebiliyor? Bir önermenin gerçekliğe uygun olması tam olarak ne anlama gelir? Burada nasıl bir ilişki söz konusudur? Acaba bu ilişki anahtar ile kilit arasındaki uyum gibi bir şey midir? Önermelerimizin dış dünyada birebir karşılıkları mı vardır? Yoksa dış dünya önermelerimizi tanıyıp kendisini onlara göre mi düzenlemektedir? Ya da tam tersine önermelerimiz mi dış dünyayı tanımaktadır?
Bu sorular, uygunluk teorisinin çoğu zaman varsaydığı fakat açıklamadığı noktaları açığa çıkarır. Çünkü zihnimizde gerçekleşen düşünsel süreçlerle dış dünyadaki fiziksel gerçeklik arasında nasıl bir bağ bulunduğu açık değildir. Dil ile dünya arasındaki ilişkinin anahtar ile kilit arasındaki uyuma benzediğini söylemek kolaydır; fakat bu benzetme sorunu gerçekten çözmez.
Heidegger’e göre burada dilin gizemli ve metafizik bir temsil gücüne sahip olduğunu varsaymak yerine, daha temel bir noktadan hareket etmek gerekir. İnsan, yani Dasein, dili kullanarak dünyaya yönelir. Dilin gücü dünyayı kopyalamasından değil, dünyayla ilişki kurmamızı sağlamasından gelir. Bu nedenle önermeler kendiliklerinden gidip gerçekliğe yapışmazlar. Önce Dasein dünyaya yönelir, ardından dil aracılığıyla dünyanın belirli yönlerini açığa çıkarır.
Bu durum bir anlamda kürekle toprak kazmaya benzetilebilir. Kürek toprağın altında zaten mevcut olan şeyleri yaratmaz; yalnızca onları görünür hale getirir. Heidegger’e göre dil de buna benzer bir işleve sahiptir. Dil dünyayı yaratmaz, fakat dünyanın belirli yönlerini açar ve görünür kılar. Böylece bazı şeyler ortaya çıkarken bazı şeyler de geri planda kalır.
Bu nedenle doğruluk, önermelerin hazır bir gerçekliğe uygun düşmesi değil; dünyayı belirli bir biçimde açma başarısı olarak anlaşılmalıdır. Eğer bizim dünyayı açma biçimimiz, daha önceki açma biçimlerinden farklıysa çoğu zaman yanlış olarak damgalanır. Çünkü insanlar genellikle dünyayı alıştıkları biçimde görmeye devam etmek isterler.
Heidegger’e göre tarih boyunca insanlar dilleri aracılığıyla dünyayı farklı şekillerde açmışlardır. Bu açma biçimleri zamanla birikerek kolektif bir hafıza oluşturur. Kuşaklar boyunca tekrar edilen bu yorumlar giderek doğal ve değişmez gerçekler gibi görünmeye başlar. Sonuçta belirli bir dönemin dünyayı açma biçimi, tek doğru açma biçimiymiş gibi kabul edilir.
Bu durumda dünyayı farklı biçimde açmaya çalışan kişiler çoğu zaman yanlış olmakla suçlanırlar. Çünkü onların ortaya koyduğu yorumlar, yerleşmiş açılma biçimleriyle çatışmaktadır. Tarihteki birçok düşünsel devrim bu nedenle başlangıçta büyük dirençle karşılaşmıştır.
Örneğin insanlar uzun süre gökyüzünü belirli bir şekilde yorumlamış ve evreni buna göre anlamlandırmıştır. Yeni bir teori ortaya çıktığında sorun yalnızca yeni önermelerin ortaya atılması değildir; aynı zamanda dünyanın farklı bir biçimde açılmasıdır. İnsanlar alışık oldukları açılma biçimlerini terk etmek istemedikleri için yeni yorumları çoğu zaman yanlış, sapkın ya da saçma olarak nitelemişlerdir.
Bu nedenle Heidegger açısından doğruluk yalnızca gerçekliğe uygunluk meselesi değildir. Çoğu zaman doğruluk olarak kabul edilen şey, aslında belirli bir tarihsel dönemin yerleşmiş yorumlarının otoritesidir. İnsanlar dünyayı belirli bir biçimde açmaya alıştıkları için, farklı açılma biçimlerini yanlışlık olarak değerlendirebilirler. Heidegger’in amacı doğruluğu bütünüyle reddetmek değil; doğruluğun arkasında yatan daha temel ontolojik süreci, yani varlığın tarihsel olarak açığa çıkışını görünür kılmaktır.




Yorumlar