top of page

Sartre ve Kıta Felsefesi

13 Eyl
6 dakikada okunur
Sartre ve Kıta Felsefesi

Dönemlerine göre Sartre'da üç farklı etik pozisyonu tespit edebiliriz: Birinci pozisyon Sartre'ın ilk dönemlerine denk düşen Varlık Ve Hiçlik kitabında savunduğu; özgürlüğü en basit veya teorik haliyle ele alıp "politik ve sosyal özgürlük" kavramlarını görmezden geldiği dönemdir. Bu şu anlama geliyor: Sartre'a göre hapisaneye düşmüş bir adam veya bir köle bile sadece var olduğu için özgürdür. Sartre bu anlayışını "ontological freedom" olarak adlandırır. Sartre'ın bu özgürlük anlayışı eylem konusunda hiçbir şey söylemediği gerekçesiyle çok fazla eleştirilince; tabii Hegel ve Marks'ı okumaya başlamasının da etkisiyle ikinci pozisyonuna geçecektir. Çünkü Marks'ın "benden öncekiler hayatı anlamaya geldi ben ise değiştirmeye"  sözüyle teoriden çok eyleme yaptığı vurgu, Sartre'ı pratik anlamdaki özgürlüğe yakınlaştırmıştır. Böylelikle İkinci pozisyonunda Sartre, Diyalektik Aklın Eleştirisi kitabında bireyci pozisyonunu terketmeden biraz daha praksisi, toplumsal olayları, marksizm ve hümanizmi de işin içine dahil etmiştir. Sartre'ın üçüncü dönemi ise artık "bireyden" değil "bizden" hareketle etik teorisini temellendirmek istediği dönemdir ancak bu dönemde Sartre gözlerini kaybettiği için bu pozisyon temellendirilmemiş bir teori olarak kalmış ve tamamlanamamıştır. 


J. P. Sartre
J. P. Sartre

Sartre'a bir etik teorisi atfedecek olursak onun etiği özgürlük anlayışına, özgürlük anlayışı ise onun ontolojisine dayanır. Özgürlük, kaybettiğimiz veya kazandığımız bir şey değil, bizzat sahip olduğumuz bir şeydir. Söz gelimi biz özgürlüğün ta kendisiyiz. İşte Sartre'da özgürlüğün neden etik değil de ontolojik (ontological-freedom) bir şey olduğunu burada daha iyi anlıyoruz. Bununla birlikte "ontological-freedom" anlayışının sorumluluk (responsibility) gibi bir bedeli vardır. Öyle ki, eğer bu kadar özgürsek, her şeyden sorumlu olmamız gerekir. Bu bakımdan Sartre'a göre başımıza gelen her şeyin sorumluluğu bize aittir. "Neden ben?" sorusunun cevabı her zaman: "çünkü sen" şeklinde olacaktır. Öyleyse özgürlük, "etik" değil de "ontolojik" bir anlam taşıdığı için "neden ben?" sorusuna ekstra bir cevap aramaya  gerek yoktur. Çünkü; "çünkü sen" demek yeterlidir. Buna benzer bir temayı Nietzsche'de yazgısını sevmek (amor fati) kavramında bulabiliriz. 

Öyleyse Sartre'ın özgürlük anlayışında, baskı altında bile olsak, yaptığımız şeyin sorumluluğu (responsibility) bize aittir. Çünkü kendini, kendine verili olanla sınırlayıp; "ben buyum, bundan başka bir şey değilim" anlayışı aynı zamanda bir sorumluluktan kaçma biçimidir. Örneğin nazi sorgulamalarında Alman askerlerine "neden yaptınız?" diye sorgulandığında, "bana emredileni yaptım" diyerek askerler kendilerini "belirlenmiş" kılarak sorumluluktan kaçmak istemişlerdir. Zaten Sartre'daki özgürlük anlayışı bizim alışık olduğumuz biçimde bir "eylem özgürlüğü" anlayışı değildir. Eylem özgürlüğü anlayışı bildiğimiz gibi negatif özgürlük ve pozitif özgürlük olarak ikiye ayrılır. Negatif özgürlük anlayışı "engellenmemek" olarak ifade edilirken, pozitif özgürlük anlayışı ise isteklerimizin bile kendimiz tarafından seçilmesi demektir. Sartre'ın ontolojik özgürlük anlayışı ise bu iki anlayıştan sıyrılır. Çünkü Sartre'a göre, kendi için varlık (the for itself) varolduğu itibariyle zorunlu olarak özgürdür. Bunun için bilinçli olmak yeterlidir çünkü bilinçli olmak kendi kendini değillemeyi (self-negation) beraberinde getirir. Yani bizlerin, kendimizi değilleme yeteneğine sahip olmamız, özgür olmamızdan kaynaklanır. Örneğin bir şeyi belirlemek aslında zorunlu olarak diğer birçok şeyi değillemek demektir. Mesela "bugün hava güneşli" dediğimde, hava bugün yağmurlu değil, rüzgarılı değil vb. gibi birçok olguyu değillemiş olurum. Bunu da ancak özgürlüğe sahip bir varlık yapabilir. 

Sartre'ın bir ahlak teorisi öne sürdüğü pek söylenemez. Ancak Sartre'ın etik anlayışını kavrayabilmek için onun karşı çıktığı filozofların insan doğasına (human nature) dair görüşlerini bilmek gerekir. Bu bakımdan antropoloji büyük önem ifade eder. Çünkü her etik teorisi mutlaka bir insan antropolojisine dayanır.  Bunun sebebi insan ontolojisinin etik üzerinde çok güçlü bir etkiye sahip oluşudur. Bu zeminden hareketle insan doğasına dair görüşleri iki başlık altında sınıflayabiliriz: Transandantal ego ve Empirical ego.

Transandantal ego fikrinden hareketle etik teoriler üreten en  önemli iki filozof Kant ve Husserl'dir. Empirical Ego tarafında yer alan filozoflar arasında ise Hume, Locke, Hobbes ve Mill'i sayabiliriz. Empirical ego anlayışının temeli psikoloji teorilerinden yola çıkarak etik teoriler üretmektir. Yani deneysel veya bilimsel verilere dayanarak insan doğasını tanımlarlar. Bu düşünce aynı zamanda, onları karşı kutupta yer alan transandantal ego düşüncesinden ayıran özelliktir. Çünkü transandantal ego anlayışında ahlaki eylemin kaynağı saf akıldır. Sartre ise hem "transandantal ego" hem de "empirical ego" ekolüne karşı çıkacaktır. Çünkü Sartre'ın karşısındaki bu filozoflar özgürlükten bilinçli kaçışın mümkün olduğunu ileri sürerlerken; Sartre, insanın özgürlüğe mahkum olduğu düşüncesine sahiptir. Bu karşı çıkış aslında varoluşçu çizgide olan bir filozof için hiçte şaşırtıcı değildir. Çünkü insan doğasından hareket eden tüm yaklaşımlar belirlenmiş bir insan özü varsaymak zorundadırlar. 


Heidegger ve Sartre

Heidegger ve Sartre arasında insana dair en açık benzerlik insanın bir özü olmadığını düşünmeleridir. Sartre ve Heidegger'ın ortak yanlarında biri ise, pratiği teoriye öncelemektir. Yani Sarte'da da Heidegger olduğu gibi "know that" ikinci plandadır.

Sartre'ın bireyci bir felsefesi vardır. Bu da Heidegger'den farklarından biridir çünkü Heidegger bireyci değildir. Mesela Heidegger "özne" felsefesi yapmak istemediği için "bilinç" kavramını pek kullanmaz. Bu da onu bireycilikten uzaklaştıram özelliğidir.

Sartre'ın Heidegger'e katıldığı bir diğer nokta ise "dasein"a benzer bir açıklama yapmasıdır. Çünkü Heidegger varlığı anlayabilen yegane varolanın "dasein" olduğunu söylemişti. Bu bakımdan hayvanların bir dünyası yoktu. Sartre ise benzer olarak yalnızca "kendisi için şey"in (being for itself) veya  "bilinç sahibi" varolanın varlığı anlayabileceğini söyler. Yani Heidegger nasıl ki varlıkları, varlığı anlama yetisi üzerinden ayırıyorsa, aynı şeyi Sartre'da "the in itself-the for itself" ayrımı ile yapıyor. Ancak bir fark var ki; Sartre sadece "bilinç" kavramını kullanıyor, Heidegger gibi varlığı anlamaktan söz etmiyor. 

Öte yandan Sartre'ın kendi için varlığıyla (being for itself) Heidegger'in dasein'ı arasında bir diğer benzerlik; kendini içten olumsuzlama (internal negation of the in itself) yeteneklerine sahip oluşlarıdır. Bu olumsuzlamayla birlikte varlığımız daima geleceğe yöneldiği için insan bir çeşit açlık içindedir çünkü henüz "doymuş" değildir. 

Sartre'ın kendi için varlığı (the-for-itself) öldüğü anda, kendinde varlığa (the-in-itself) dönüşür. Yani insan öldüğünde; kendisiyle özdeş olmama (non-self-identical) niteliğini kaybedip, kendisiyle özdeş (self-identical) bir  varlığa dönüşür. Heidegger de benzer olarak; dasein öldüğü anda belirlenmiş bir kendinde varlığa dönüşür demişti. 

Sartre ve Heidegger arasındaki bir diğer benzerlik de Sartre'ın Heidegger'in geçmiş, gelecek ve şimdi ile ilgili kavramlarını sadeleştirmiş olmasıdır. Sartre'da; "facticity" ve "transendence" kavramlarının toplamı bize "situation" kavramını verir. Sartre'da "facticity" kavramı (past,given) geçmişimizle ilgili olanı ifade ederken; "transendence" kavramı ise (future) geleceğimizle ilgili olanı ifade eder. Geçmiş ve geleceğimizin toplamı ise bize şimdi (situation) olduğumuz şeyi verir. Heidegger'de ise bu yapı çok da karmaşık bir haldedir. Öyle ki Heidegger'de dasein varoluşla; varoluş (existence) ise umursamayla (sorge,care) ilişkilidir. Umursama hali ise geçmiş (facticity), gelecek (existence) ve şimdi (fallens) olarak üçlü bir yapıya sahiptir. 

Sartre "the in itself" ve "the for itself" ayrımından sonra üçüncü bir varlık olarak "the for others"ı ortaya koyar. Mesela "utanç" duygusu Sarte için ancak başkalarıyla (the for others) yüzleşince ortaya çıkan bir şeydir. Aralarında çok ciddi farklar olsa da Heidegger'in "das-man" dediği şeyi Sartre, "the-others" kavramı ile karşılayarak, aslında "the-others"ın bizi kendimize yabancılaştırdığını söylemektedir. 

Normalde duygularımızın zihnimizin içinde olup biten bir faaliyet olduğu fikri klasik kartezyen Descartes'de bulduğumuz türdendir. Oysa Sartre'a göre duygu, dünyadaki şeylerin bizlere ne olduklarını açma biçimidir. Burada Sartre'ın Heidegger'e benzer bir yanını görüyoruz. Heidegger diğer filozoflardan farklı olarak, sürekli bir umursama durumunda oluşumuzu (sorge) merkeze alıyordu. Yani duygular Heidegger için de dünyanın bize kendini açma (aletheia) biçimiydi.

Sartre kendimizi değiştirerek dünyayı değiştirebiliriz demektedir. Peki bu ne demektir? Bildiğimiz gibi dünyayı değiştirmenin iki yolu vardır. Birincisi klasik siyaset felsefesinde olduğu gibi dünyayı dönüştürerek değiştirebiliriz. Dünyayı değiştirmenin ikinci yolu bakış açınızı değiştirmektir. Mesela köpek korkumuz varsa bakış açımızı değiştirdiğimizde köpek bize artık korktucu gelmeyecektir. Heidegger de Sartre gibi, duyguları psikolojik bir şey olarak görmediği için, bakış açımızı değiştirdiğimizde dünyanın bize kendini açma biçiminin de değişeceğini söyler. Yani şeylerin bize görünüş biçimi de değişecektir. İşte dünyanın varlığının değişmesi tam olarak bu demektir. 

Sartre ve Heidegger'in insan hakkında bir diğer benzer noktası da şudur: Hatırlarsak Heidegger dünyanın bizlere kendini açtığını (aletheia) söylüyordu. Yani dünya sürekli gizinden sıyrılarak doğruluk kazanıyordu. Eğer doğruluk bir şeyi gizinden sıyırmak ise o halde doğruluk ve yanlışlık arasındaki fark ortadan kalkıyor. Yani Heidegger, "dünya sürekli doğrulanıyorsa yanlışlık nerede" eleştrisiyle karşı karşıya kalıyordu. Benzer bir karşı çıkışı Sartre'ın seçim (chooice) kavramına yöneltilen eleştirilerde buluyoruz. Sartre, seçimlerin altında seçimleri olanaklı kılan "apriori" bir seçimden bahseder. Yani Sartre'a göre seçimlerimiz öyle çok da yüzeysel düzeyde "istedim oldu" şeklinde gerçekleşmez. Seçimlerimizi belirleyen bir de psikolojik geçmişimiz vardır. Öyleyse Sartre seçime karşıt bir durumu yadsıyor. Bu bakımdan Sartre Heideggerde olduğu gibi şöyle eleştirilir: "seçimsizliğin" yokluğu büyük bir sorumluluğu beraberinde getirir. Kısacası eleştiri şudur: Her şey seçmek ise seçmemek nerede? 

Sartre'ın ikinci önemli kavramı da (authenticity) sahicilik etiğidir. Sahicilik bu anlamda insanın girdiği hiçbir rolü sahiplenmeme kararlılığı göstermesi veya kendini kandırmaması (self decepitpon) gerekliliğini ifade eder. Bu zeminden hareketle Sartre bize şöyle diyecektir: "Kendi için varlık" olduğunuzu unutup kendinize "kendinde varlık" muamelesi yapmayın. Sartre'ın bu görüşünü Heidegger'de gördüğümüz varlık unutkanlığı (seinsvergessenheit) anlayışına benzetebiliriz. Hatırlarsak Heidegger'de dasein, varlık unutkanlığı yüzünden kendini unutup, kendini herhangi bir mevcudiyet olarak görmekteydi. 



Kaynakça:

Heidegger - Varlık ve Zaman

Sartre - Varlık ve Hiçlik

Kıta Felsefesi 1 ders notları



Yorumlar


SORGULA VE KEŞFET

ninfelsefe logo
  • Instagram
  • TikTok
  • Youtube
  • X

© 2035 tüm hakları saklıdır.

www.ninfelsefe.com

Sosyal medya hesapları

bottom of page