Jürgen Habermas Ders Notları
- Yusuf Sincar

- 4 May
- 11 dakikada okunur
Jürgen Habermas Ders Notları

Jürgen Habermas’ın en temel eserleri, Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü ve İletişimsel Eylem Kuramı’dır. Frankfurt Okulu’nun yaşayan son temsilcisi olan Habermas, her iki kitabında da günümüz modernitesini eleştirerek modernliğin krizini anlamaya çalışır. Ona göre modernite, henüz "tamamlanmamış bir proje"dir.
Habermas’ın felsefesini iki ana döneme ayırmak mümkündür:
İlk Dönem (1968): Bilgi ve İnsansal İlgiler (Knowledge and Human Interests) adlı kitabında; bilgi, ilgi ve çıkarlar üzerine bir epistemoloji modeli kavramsallaştırmaya çalışmıştır.
İkinci Dönem (1981): Epistemolojik yolun insan özgürleşmesi bağlamında fazla teorik olduğunu fark eden Habermas, İletişimsel Eylem Kuramı ile dil ve iletişim felsefesine geçiş yapmıştır.
Bu ikinci dönemde özne, artık bireyler arası iletişimde rasyonel hedefleri olan bir varlıktır. Öznenin önceliği devrim değil; söylem etiği kuralları çerçevesinde kamusal alanda kendini ifade eden, tartışan ve demokratikleşen bir birey olmaktır. Anthony Giddens’a göre Habermas’ta akıl ve özne, artık "devrimsiz" bir özelliğe sahiptir. Kapitalizme alternatif devrimci bir özneden ziyade; kapitalizmin içerisinden, zorbalığa başvurmaksızın müzakereci demokrasiyi temel alan ve normatif hukuku önemseyen bir özne tasavvur edilmektedir.
Sistem ve Hayat Alanı (Lifeworld)
Habermas’a göre sistem ve hayat alanı giderek daha kompleks bir hale gelmektedir. Bu süreçte:
Hayat Alanı: Kültür, toplum ve kişilik sahalarının ayrışmasına neden olur.
Sistem: Gittikçe rasyonelleşerek hayat alanından kopar. Siyasi yönetim ve ekonomi gibi özerk örgütler aracılığıyla yönlendirme kapasitesini artırır.
Araçlar: Sistemin özerk örgütleri arasındaki bağ; para ve gücün "dilsizleşmiş medyası" (araçları) ile sağlanır.
Habermas’ın Önemi ve Yöntemi
Habermas’ın asıl önemi yönteminde yatmaktadır. Günümüz entelektüel dünyası büyük oranda "deconstructive" (yapıbozumcu) bir anlayışı benimsemişken; Habermas, tüm olumsuzluklara rağmen Aydınlanma idealini savunarak "reconstructive" (yeniden yapılanmacı) bir tutum sergiler.
Habermas şu kritik soruyu sorar:
"Eğer farklı kültürler veya hayat biçimleri kendilerine özgü içsel bir mantığa sahipse, onları birbirleriyle karşılaştırmak ya da evrensel standartlar bakımından eleştirmek nasıl mümkün olacaktır?"
Bu noktada Habermas, post-yapısalcıların önemsediği göreceliliğe (relativism) karşı adeta bir savaş açar. Amacı, göreceli düşüncenin moda olduğu bir çağda, modernlik projesini "post" veya "anti" modernliğe teslim etmeden "aklın evrensel kriterlerini" yeniden ortaya koymaktır.
HABERMAS’IN FARKI VE ENTELEKTÜEL KONUMU
Habermas; hem sisteme hem de aktöre vurgu yapan, çok yönlü bir düşünürdür. Onun en belirgin özelliği, kendi düşünme biçimiyle bağdaşmaz gibi görünen düşünürlerle bile sistematik bir tartışma içine girmesidir. Gadamer, Popper, Piaget ve Luhmann gibi farklı disiplinlerden pek çok ismi muhatap alır.
Ancak Habermas, bu isimlerle yalnızca polemik yürütmez; onun tarzı, önemsediği her bir düşünürle kendi teorisi içinde hesaplaşmak üzerine kuruludur. Bu doğrultuda:
İletişimsel Eylem Kuramı'nın özünde; Max Weber’in "rasyonelleşme", György Lukács’ın "şeyleşme" ve Talcott Parsons’ın "sosyal sistem" tezleri biçim değiştirerek yer alır.
Bu sentezci yapısı nedeniyle bazı sosyal teorisyenler, Habermas’ın kuramını "Marksizm ile İşlevselciliğin mutsuz evliliği" olarak nitelendirir.
Habermas Kimlere Karşı?
Habermas, düşünsel düzlemde üç ana cepheye karşı ciddi bir entelektüel mücadele yürütür:
Yapısal İşlevselciler (Örn. Parsons, Merton): Eşitsizliği, üzerinde mutlak bir mutabakat sağlanmış "insan doğası" üzerinden açıklayanlara karşı çıkar.
Post-Yapısalcılar (Örn. Derrida, Foucault): Metinsel görececilik (textualist relativism) ekseninde hareket edenleri eleştirir.
Post-Modernistler (Örn. Lyotard, Bell): Evrensel hakikat mantığını reddederek "çok kültürlülük" iddiasıyla ortaya çıkan ancak gerçekte dünyanın muhafazakârlaşmasına katkı sağlayan isimlere karşı durur.
TAMAMLANMAMIŞ BİR PROJE OLARAK MODERNLİK
(Modernity: An Unfinished Project)
Habermas’ın bu yaklaşımı, 1980 yılında Adorno Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmaya dayanır. Bu metin, modernliğin aşıldığını ve post-modern bir döneme geçildiğini iddia eden yazarlara verilmiş kapsamlı bir cevaptır.
Aydınlanma ve Uzmanlaşmış Kültür
19. yüzyıl aydınlanma filozofları tarafından formüle edilen Modernlik Projesi; nesnel bilimi, evrensel ahlak ve yasayı, sanatın kendi iç mantığı çerçevesindeki özerkliğini geliştirme çabalarından oluşuyordu. Bu düşünürlerin asıl hedefi, bu uzmanlaşmış kültür birikiminden gündelik sosyal yaşamın rasyonel organizasyonu ve zenginleştirilmesi için yararlanmaktı.
Estetik Modernizm ve Radikal Bilinç
Bu yüzyılın başlarında, kendini romantik ruhtan ve tarihsel bağlardan koparan radikal bir modernlik bilinci doğmuştur. Bu modernizm, gelenek ile "şimdi" arasında soyut bir karşıtlık kurar. Habermas’a göre bizler, hala 19. yüzyılın ortalarında gelişen bu estetik modernizmin çağdaşlarıyız.
Weberci "Demir Kafes"ten Kazanımlara
Habermas’a göre modernlik; teknoloji, bilim, sanat, ahlak ve hukuk gibi kurumların rasyonelleşerek özerklik kazanmasına dayanır.
Max Weber, bu kurumsal farklılaşmayı pesimistik (karamsar) bir dille "büyüsü bozulmuş bir dünyanın demir kafesi" olarak yorumlamıştır.
Habermas ise her bir sahanın, monolitik bir tanrısallığın belirleyiciliğinden kurtulup kendi iç mantığına kavuşmasını, modernliğin başlangıcı adına çok önemli bir kazanım olarak görür.
Habermas için Aydınlanma, aynı zamanda bir "Radikal Modernlik" dönemidir. Çünkü profesyonel bilimin, özerk sanatın ve evrensel etiğin kurumsallaşması kültürel bir devrim yaratmıştır. Ancak Habermas’ın vurguladığı üzere: Bu, henüz tamamlanmamış bir devrimdir.
Jürgen Habermas’a göre estetik eleştirisini tüm sosyal yaşama genelleyen postmodernistler, modern çağı da topyekûn biçimde “araçsal aklın” egemenliğinde, çıkışı mümkün olmayan bir çağ olarak okumaktadırlar. Başka bir deyişle, postmodernistler modernliği salt araçsal akla indirgemekte; bunu yaparken modern değerleri total anlamda eleştirmek bakımından Friedrich Nietzsche’yi pek de aratmamaktadırlar. Nihilizme düşmekten kurtulamamaktadırlar.
• Ona göre “postmodern” yaftası, son dönem entelektüel dünyamıza sızan duygusal bir akımdan beslenmektedir.
• Ona göre “modern” sözcüğü, her zaman için Romalı ve pagan geçmişe sahip antik çağ ile kendisini “yeni” addeden bir dönemin bilincini ortaya koymak için kullanılmıştır.
• Ancak 19. yüzyıl, “radikal modernlik” bilincinin ortaya çıktığı bir dönem olarak tarihe damgasını vurmuştur.
• Bu dönemde modernlik radikaldir; çünkü gücünü “gelenek” ile “şimdi” arasında kurduğu karşıt mücadeleden almıştır.
• Habermas’a göre bu dönemi önemli kılan en temel özellik, “özerk sanat”, “evrensel etik” ve “normatif hukuk”un gelişmesidir.
• Ancak yine de bizler, Habermas’a göre, postmodernistlerin aksine hâlâ Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in çağdaşlarıyızdır.
• Çünkü modernliğin “kültürel” yönü, yani “kültürel modernleşme”, henüz tamamlanmış değildir.
• Elbette 20. yüzyıl, Aydınlanma düşünürlerinin modernlikten bekledikleri “kültürel ilerlemenin” sıradan bireylerin yaşam dünyalarına yayılması yönündeki arzularını darmadağın etmiştir.
• Bu süreç, entelektüel dünyayı şu sorunun cevabını aramaya zorlamıştır: Cılız da olsa Aydınlanma’nın vaatlerine mi tutunmalıyız, yoksa bütün modernlik projesinin yitirilmiş bir dava olduğunu mu kabullenmeliyiz?
• Tam da bu noktada Habermas, modernliğin kültürel yönüne sahip çıkmamız gerektiğine inanmakta ve özerk sanata özel bir önem vermektedir.
• Çünkü postmodernist söylem, sanat üzerinden kendini sosyal teori alanına dayatan duygusal ve kompleks bir yapıdır.
• Bugün Batı’da sanat ven felsefenin “olumsuzlanması”, muhafazakâr yaklaşımları besleyen bir eleştirelliğin yükseldiğini göstermektedir.
Batı dünyasının az çok tümünde, kapitalist modernleşme süreçleri gibi kültürel modernizme karşı eleştirel eğilimleri de azdıran bir anlayış gelişmiştir. Sanat ve felsefenin olumsuzlanması çağrısında bulunan programların iflasından doğan düş kırıklığı, muhafazakâr tavırlara bir bahane olarak kullanılmaktadır. “Genç muhafazakârlar”ın anti-modernizmi, “yaşlı muhafazakârlar”ın pre-modernizminden ve yeni muhafazakârların postmodernizminden ayrıdır.
• Genç muhafazakârlar anti-modernizmi, yaşlı muhafazakârlar pre-modernizmi, yeni muhafazakârlar ise postmodernizmi temsil etmektedir. Genç muhafazakârlar, moderniteye tamamen modernist bir tutumla karşı çıkarlar. Jürgen Habermas’a göre 1970’lerde yeniden canlanan Friedrich Nietzsche’nin ruhu altında, araçsal akıl karşısında arkaik güçleri çağıran genç muhafazakâr akımın temsilcileri Georges Bataille, Michel Foucault ve Jacques Derrida’dır. Yaşlı muhafazakârlar ise moderniteyi şüpheyle karşılar ve moderniteden önceki konumlara geri dönüşü savunurlar. Yeni muhafazakârlar, teknolojik ilerlemeyi, kapitalist büyümeyi ve rasyonel bir yönetim biçimini sağladığı ölçüde modern bilimin gelişmesini memnuniyetle karşılarlar; ancak kültürel modernitenin “tartışma yaratan” unsurlarını etkisiz kılmayı amaçlarlar. Onlara göre siyaset, mümkün olduğunca ahlâkî-pratik meşrulaştırma gereksinimlerinden muaf tutulmalıdır.
• Eski muhafazakârlar, modernliğin hem kültürel hem de ekonomik yönüne karşıydılar.
• Dolayısıyla modernliğin kültürel gelişmelerini (tözel aklın çöküşünü, bilimin, sanatın ve ahlakın özerkleşmesini) her zaman üzülerek izlediler ve sürekli olarak modernlikten önceki bir konuma geri çekilmeyi arzu ettiler.
• Oysa yeni muhafazakârlar, modernliğin ekonomik ve teknik kazanımlarını kabul etmekle birlikte “kültürel” yönünü reddetmektedirler. Tam da bu noktada Habermas, “ideolojilerin/tarihin/anlamın” sonuna işaret edenlerin yeni yetme muhafazakârlar olduğunu belirtir.
• Yeni muhafazakârlar, modern bilimin gelişimini, kapitalist büyüme ve rasyonel yönetime katkı sağladığı ölçüde olumlu karşılarlar.
• “Yeni muhafazakâr öğreti, bir yanda iyi karşılanan topluma ilişkin modernleşme süreci ile öte yanda —üzüntüyle karşılanan— kültürel gelişme arasındaki ilişkiyi bulandırır. Yeni muhafazakâr, çalışma, tüketim, başarı ve işsizliğe karşı değişen tavırlar için ekonomik ve sosyal nedenler aramaz. Sonuç olarak da bütün sayacaklarımın sorumluluğunu —hedonizm, sosyal kimliğin yokluğu, itaat noksanlığı, narsizm, statü ve başarı yarışından çekilme— ‘kültür’ alanına yükler. Gerçekte ise kültür, bütün bu problemlerin yaratılmasına sadece oldukça dolaylı ve aracılı bir yoldan katılır.”
• Bunun da ötesinde yeni muhafazakârlar, modernliğin kültürel yönünün aydınlatıcı içeriğini etkisiz kılacak politikalar önermektedirler.
• Sonuçta Habermas, postmodernistler (yani yeni muhafazakârlar) ile pre-modernistler (yani eski muhafazakârlar) arasında daima içsel bir bağ ve daha da önemlisi Aydınlanma’ya karşı bir ittifak bulunduğuna inanmaktadır.
İletişimsel Eylem Kuramı (The Theory of Communicative Action)
• Jürgen Habermas, Karl Marx’ın insan potansiyeli, yani türsel varlık ile ilgili görüşlerini kabul etmiştir.
• Marx’ın türsel varlığının iki farklı bileşeni olan çalışma/emek (amaca yönelik rasyonel eylem) ile toplumsal etkileşimi (iletişimsel eylemi) birbirinden ayırt edemediğini düşünür.
• Marx çalışma/emek üzerine, Habermas ise iletişimsel eylem üzerine yoğunlaşmıştır.
• Marx çalışmayı bozan, Habermas da iletişimi bozan yapılarla ilgilenmiştir.
• Marx için bozulmamış çalışmanın/emeğin olduğu komünist toplum amaçtır; Habermas için ise bozulmamış iletişimin olduğu bir toplum hedeflenir.
• Marx, bozulmamış çalışmanın önündeki engelleri kaldırmayı; Habermas ise özgür iletişim önündeki engellerin kaldırılmasını önemser.
• Bu nedenle Habermas, çalışma/emek ve etkileşim/iletişim arasındaki ayrımı başlangıç noktası olarak kabul etmiştir.
• Böylece eylemi ikiye ayırır:
1. Amaca yönelik rasyonel eylem
2. İletişimsel eylem
• Araçsal akıl, sosyal aktörün başkalarından gizlediği, nihai bir hedefe ulaşma anlayışı üzerine kurulu etik dışı bir düşünme biçimidir. Sosyal aktör, bu hedefe mümkün olan en hızlı yoldan ulaşmak ister. Bunun için de ötekileri daima araçsal bir kaynak olarak görme eğilimindedir. Örneğin, bir kişinin asistan olma hedefini gerçekleştirmek için niyetini açıkça belli etmeden herkesle iyi geçinmeye çalışması gibi.
• Amaçsal akıl ise her zaman amaçları evrensel bir içeriğe sahip olan, etik merkezli ve art niyetsiz bir düşünme biçimidir. Tüm insanlık için “ortak iyi”nin kişisel çıkarlara baskın geldiği bir yaklaşımı ifade eder. Örneğin, bir kişinin tüm insanlık için demokrasiyi savunması, doğayı koruması, insan ve hayvan haklarına duyarlı olması gibi.
• Amaca yönelik rasyonel eylemi de ikiye ayırır:
1. Araçsal eylem: Verili bir amaca yönelik en uygun aracı rasyonel olarak hesaplayan tek bir eyleyeni kapsar.
2. Stratejik eylem: Bir amacın peşinden giderken amaca yönelik rasyonel eylemi koordine eden iki veya daha fazla bireyi kapsar.
• Bu, araçsal aklın hizmetinde olan bir eylem modelidir. Planlanmış ve olası sonuçları önceden tasarlanmıştır. Stratejik eylemlerin değerlerle doğrudan bir ilgisi yoktur; temel işlevi, seçilmiş hedefler doğrultusunda bireysel çıkar sağlamaktır.
• Her iki eylem türü de çıkar ve hesap temelli bir hedefe yönelmeyi kapsar.
• İletişimsel eylem modeli ise ereksel aklın hizmetinde olan bir eylem modelidir. Habermas tarafından, araçsal aklın kullandığı stratejik eylemlere alternatif olarak tasarlanmıştır. Sosyal aktörün anlama, konuşma ve tartışmaya yönelik eylemlerini ifade eder. Bu yönüyle Habermas’a göre rasyonalite, iletişim demektir. İletişim, en az iki kişinin bulunduğu her yerde var olan özneler arası bir süreçtir ve sağlıklı bir iletişimsel tartışma için katılımcıların ortak bir irade geliştirmesini gerektirir.
Rasyonelleşme
• Rasyonelleşme, Max Weber ve Marx’tan etkilenir.
• Ancak Weber ve Marx, üretici güçlerin gelişiminin yaşam üzerinde teknolojik bir denetime yol açtığını ve bunun amaca yönelik rasyonel eylemin rasyonelleşmesiyle ilişkili olduğunu vurgulamışlardır. Onlara göre bu tür rasyonelleşme modern dünyanın en önemli sorunlarından biridir.
• Habermas ise iletişimsel eylemin rasyonelleşmesiyle ilgilenir.
• Amaca yönelik rasyonel eylemin rasyonelleşmesinin panzehiri, iletişimsel eylemin rasyonelleşmesidir.
• İletişimsel eylemin rasyonelleşmesi, hâkimiyetten arınmış, özgür ve açık iletişime yol açar. Bu anlamda rasyonelleşme, iletişim üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasıyla gerçekleşen bir özgürleşme sürecidir. (Habermas, radikal rasyonelleşmeyi eleştirirken rasyonelleşmeyi tamamen reddetmez.)
• Toplumsal normlar düzeyinde bireysel esnekliğin artmasına ve bireyin kendisi üzerine düşünmesini sağlayacak şekilde normatif baskının azalmasına yol açar.
• Bu durum, daha az kısıtlayıcı bir normatif sistemin gelişmesi anlamına gelir.
• İletişimi bozan engellerin kaldırılması, fikirlerin eleştiriye açık biçimde ifade edildiği ve savunulduğu bir sistemin gelişmesini sağlar. Bu süreçte kısıtlanmamış bir görüş birliği ortaya çıkar.
• Habermas, iletişimsel eylem ile söylem arasında ayrım yapar:
• İletişimsel eylem günlük yaşamda gerçekleşir.
• Söylem ise deneyim ve eylem bağlamlarından koparılmış bir iletişim biçimidir.
• Söylem, doğruluk iddiasının sınandığı; tavsiyeler ve uyarıların, yalnızca daha iyi argümanın geçerli olduğu bir ortamda değerlendirildiği bir yapıyı ifade eder. Bu süreçte, doğruluk arayışı dışındaki tüm güdüler dışlanır.
• İletişimsel eylemin temelinde, hangi argümanın üstün geleceğini güç ve iktidarın değil, daha iyi argümanın belirlediği ideal bir konuşma durumu vardır.
• Kanıtların ağırlığı ve tartışma süreci, neyin geçerli veya doğru kabul edileceğini belirler.
• Böylece katılımcıların üzerinde uzlaştığı argüman doğru kabul edilir.
• Habermas doğruluğu, görüş birliği olarak tanımlar.
• Bu doğruluk, tüm iletişimin bir parçasıdır; her konuşma ediminde buna yönelik bir beklenti bulunur. Doğruluk, nihai olarak tüm bozucu etkilerden arınmış bir etkileşim biçimini ifade eder.
• Etkileşimde bulunanlar dört tür geçerlik iddiasında bulunduklarında söylem içinde uzlaşma sağlanır:
1. Konuşmanın anlaşılabilir olması
2. Sunulan önermelerin doğru ve güvenilir olması
3. Konuşmacının samimi ve içten olması
4. Söylenenlerin normatif olarak uygun ve haklı olması
• Görüş birliği bu koşullara bağlı olarak ortaya çıkar; bunlardan biri sorgulandığında uzlaşma bozulur.
• Söylem etiğinin üç unsuru vardır:
a) İçtenlik
b) Ahlakilik
c) Gerçeklik
• Katılımcıların bu üç unsura uygun şekilde tartışmaya katılması gerekir. Habermas bu çerçeveyi “söylem etiği” olarak kavramsallaştırır.
• Modern dünyada bu görüş birliği süreçlerini bozan ve engelleyen güçler bulunmaktadır.
• Habermas, “sistem” ve “hayat alanı” arasında ayrım yapar:
• Ona göre “sistem”in içinde ekonomi ve politika yer alır. Sistem, işlevlerini araçsal aklın yönlendirdiği stratejik eylemler aracılığıyla sürdürür.
• “Hayat alanı” ise gündelik sosyal hayatın verili aktivitelerini ifade eder: sanat, din, kültür ve özel alan gibi.
• Habermas’a göre modernliğin krizi tam da bu noktada ortaya çıkar:
• Sistem, araçsal aklın yönlendirdiği stratejik eylemler aracılığıyla hayat alanını yönetmeye, yani onun ifadesiyle “kolonize” etmeye başlamıştır. Bu durum aynı zamanda kültürel modernliğin tamamlanmasını engelleyen temel süreçtir.
Habermas’ın Çözümü
• Jürgen Habermas’a göre, verili gündelik yaşamlarımızı/hayat alanımızı ayakta tutan geleneksel “mutabakat” biçimleri; hem “bilim, sanat, hukuk gibi söylem alanlarının kendine özgü mantıklarının gelişmesine (ya da rasyonelleşmesine)” hem de “kamusal alanın giderek daha da teknolojikleşmesine” bağlı olarak ortadan kalkmaktadır. Başka bir deyişle, içinde yaşadığımız “post-geleneksel” toplum, eski iletişim biçimleriyle yeni sorunları ortadan kaldıracak “konsensüs” biçimlerinin oluşmasına imkân tanımamaktadır.
• Dolayısıyla hayat alanı, kendini kolonize olmaktan ancak;
i) kamusal alanda,
ii) özneler arası iletişimsel eylemler aracılığıyla,
iii) rasyonel temelli tartışmalar sonucunda,
iv) ulaşılan konsensüsler yoluyla
v) normatif değerler üretmesi sayesinde kurtarabilir.
• Siyaset teorisinde Habermas, bu durumu “müzakereci demokrasi” (deliberative democracy) olarak tanımlamaktadır.
Peki insanlar neden “müzakereci demokrasi”yi tercih etmelidir?
• Çünkü Habermas’a göre, hem insana özgü hem de iletişimin temeli olan “konuşma”, kendine özgü içsel bir mantığa sahiptir. Yani her konuşma, kendi içsel mantığı gereği özünde telos’a ulaşmayı ister.
• Telos: Nihai amaç ya da hedef anlamına gelen Yunanca bir sözcüktür.
Mevcut (Kapitalist) Modernliğin Krizleri
(Bu krizler, birbirine bağlı olarak peş peşe gelişmektedir.)
1. Ekonomik krizler (Marksist analiz):
Bu krizler, sermayenin kâr oranındaki düşüşlere bağlıdır ve devlet müdahalesiyle krizden çıkışı öngörür.
2. Rasyonalite krizi:
Habermas şu soruyu sorar: Liberalizm “bırakınız yapsınlar” (laissez-faire) ya da “her şey uyar” (anything goes) ilkesine dayanmıyor muydu? O hâlde kapitalizmin krize girdiği her durumda liberal kapitalistler neden devlete başvurmaktadır? “Bırakınız yapsınlar” ilkesi ile kriz anında devlet müdahalesi arasındaki çelişki, bir “rasyonalite krizi”ne yol açmaktadır.
3. Meşruiyet krizi:
Devlet, üretim ve yeniden dağıtım süreçlerinde işlevler üstlenerek kapitalizmin hizmetine girmektedir. Bu durumda mevcut hükümet meşruiyetini yitirme riskiyle karşı karşıya kalır. Kitlelere bağımlı olması gereken hükümet, bu bağımlılıktan kopmaktadır. Dolayısıyla “Devlet kimin için vardır?” sorusu önem kazanır: Devlet halk için mi vardır, yoksa piyasayı krizlerden kurtarmak için mi?
4. Motivasyon krizi:
Meşruiyet krizi, toplumsal motivasyonu zayıflatır. Toplumda siyasetçilere ve devletin önde gelen aktörlerine duyulan güven azalır. Hayat alanında “egoistleşme” süreci başlar. Hayat alanı da artık “stratejik eylem” mantığıyla işlemeye başlar. Bu süreçte toplumsal çıkarlar ile bireysel çıkarlar yer değiştirmeye başlar.
Eleştiriler
Jürgen Habermas’ta “sistem kötü, yaşantı dünyası iyi” gibi bir sonuç çıkarmak doğru değildir. Habermas, sistem düşüncesini iki açıdan (normlar ve alt sistemler) yeniden üretir. O, normlar aracılığıyla toplumsal bütünleşmeye dayalı Talcott Parsons’çı modelden etkilenmiştir; bu modele göre normatif evrim değişimin motorudur. Daha da önemlisi, Habermas, yaşantı dünyasının yeniden üretim süreçlerini alt sistemlerin işleyişine dayandırarak ve yaşantı dünyasının buraya müdahalesini göz ardı ederek, hatta engelleyerek sistem kuramına yakınlaşır.
Perry Anderson’a göre, sistemlerin yaşantı dünyasını kolonileştirmesinin engellenmesi gerektiği gibi, yaşantı dünyasının sisteme müdahalesinin de engellenmesi gerektiği düşüncesi öz-yönetimi dışarıda bırakır. Böylece geriye bu iki alan arasında olanaksız bir uzlaşma kalır. Her ne kadar Habermas, özerk kamusal alanı sistem ile yaşantı dünyası arasında geçişi ve alışverişi sağlayabilecek demokratik bir mekân olarak ele alsa da, bu alanın yapısal bir çöküş içinde olduğunu da belirtir (Anderson, 2002, s. 60). 1980’lere gelindiğinde Habermas, alt sistemlerin —yani devletin ve piyasanın— daha demokratik biçimde düzenlenmesine odaklanmaya başlamıştır. Bu projenin coğrafyası da tarihsel olarak kamusal alan deneyimine sahip Avrupa toplumlarıdır.
Habermas, kapitalizmde ekonomi ve devletin gündelik hayat alanlarına doğru sürekli bir genişleme hâlinde olduğunu kabul eder. Kapitalizm, özgür bireyleri, bağlayıcı değerleri ve anlam yüklü kimlikleri korumak için gerekli olan yaşantı dünyasının iletişimsel temelini zayıflatmaktadır. O, gündelik hayat alanlarının; sosyalleşme ve paylaşılan normlar etrafında eylemlerin koordinasyonu gibi iletişimsel etkileşimi gerektiren işlevlere sahip olduğunu vurgular (Ingram, 1991, s. 77). Şüphesiz gündelik toplumsal hayatta ve ilişkilerde farklı işlevler ve araçlar söz konusu olsa da, sistemsel işleyişten bağımsız bir norm yapısının ne derece mümkün olduğu sorusu ortaya çıkar. Bir yanda çatışma, rekabet ve baskı üzerine kurulu kapitalist ekonomi ve devlet aygıtları; diğer yanda konsensüs ve iletişim üzerine kurulu yaşantı dünyası yapıları şeklindeki keskin ayrım gerçekçi görünmemektedir.
Keynesçi modelin, ekonomik çelişkilerin üstesinden gelme derecesini abarttığı söylenebilir. Oysa refah devletinin sınıfsal karşıtlıkları yok etmediği, yalnızca zararsız hâle getirdiğini Habermas da kabul eder. Üstelik 1970’lerde geri dönen ekonomik bunalım, refah devletinin kapitalizmin doğasındaki çelişkileri aşamadığını göstermiştir. Habermas’ın ekonomik kriz analizinin yerine koyduğu “meşruluk krizi” yaklaşımı, kitlelerin düzenle normatif bütünleşme derecesini abartır ve meşruluk krizine yol açan patolojik dönemler dışında liberal demokrasiyi idealleştirir. Historikerstreit (Tarihçiler Tartışması) sırasında faşizm karşısında Federal Alman demokrasisini güçlü biçimde övmesi, ikincisinin antidemokratik uygulamalarını ve Batı kapitalizmiyle bütünleşmesini gölgede bırakmaktadır. Bu nedenle onun moderniteyi tamamlama projesi, sol kanattan ciddi eleştiriler almıştır.
Kapitalist modernleşme sürecinde sistem ile yaşantı dünyasının birbirinden kopması, Habermas’a göre paradoksal bir durum yaratır. Yaşantı dünyasının rasyonelleşmesi, sistemin karmaşıklığının artmasını mümkün kılar; geleneğin sürekli olarak sınanması, yeni ekonomik-siyasal egemenlik ve meşruiyet biçimlerinin doğuşunu ve kurumsallaşmasını kolaylaştırmıştır. Ancak sistemin karmaşıklığı arttıkça, sistemin gerekleri araçsallaştırdıkları yaşantı dünyasını şeyleştirmeye başlar.
İletişimsel olarak yenilenen konsensüs süreçleri, genelleştirilmiş amaçlar için gerekli bazı sistemik unsurların sürekliliğini engelleyebilir; bu nedenle başarıya yönelik amaçsal-rasyonel eylem ile konsensüse yönelik iletişimsel eylem arasında ters bir ilişki ortaya çıkar.
Büyüden arındırma sürecinin, yani argümantasyon gerektirmeksizin kutsallığına inanılan ve korunan kültürel unsurların sorgulanmasının mantıksal sınırlarına kadar götürülmesiyle yaşantı dünyasının tam rasyonelleşmesi gerçekleşir. Böylelikle alt sistemler, yaşantı dünyasına herhangi bir ideoloji perdesi altında değil, doğrudan nüfuz eder.



Yorumlar