Aliya İzzetbegoviç’in Uyarısı Üzerine: Kimliğin İradesi ve Köleliğin Ontolojisi
- Yusuf Sincar

- 25 Şub
- 2 dakikada okunur
Aliya İzzetbegoviç’in Uyarısı Üzerine: Kimliğin İradesi ve Köleliğin Ontolojisi
“Olduğunuz gibi kalın. Dininizi, milliyetinizi koruyun. Kimliğinizi kaybetmenin bedeli köleliktir.” — Aliya İzzetbegoviç
Bu söz, modern dünyanın en çok kaçtığı, en çok bastırdığı ve en çok çarpıttığı “kimlik” meselesine dikkat çekmektedir. Dahası bu ifade, yalnızca kültürel bir tavsiye değil; varoluşsal bir ikaz, siyasal bir itiraz ve ahlaki bir ithamdır. Aliya burada nezaket dili kullanmaz; çünkü köleliğe giden yol korkaklıkla döşenir.
“Olduğunuz gibi kalın” ifadesi, yüzeysel bir muhafazakarlık çağrısı değildir. Bu söz, değişime karşı bir donukluğu değil; kendi özüne karşı sadakati tavsiye etmektedir. Haricen, ilk bakışta bu ifade, Mevlana Celâleddin Rumi’nin “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” çağrışımını uyandırır. Ancak Aliya’nın yaptığı şey, bu ahlaki çağrıyı tarihsel ve siyasal bir buyruğa dönüştürmektir:

Olmak yetmez; olduğun hali korumak zorundasın. Bu vurgu, Aliya’nın başka bir sözüyle tamamlanır: “Savaş, ölünce değil; düşmana benzeyince kaybedilir.”
Buradaki “düşmana benzemek”, askeri bir taklit değil; ontolojik bir teslimiyettir. Kimliğini kaybeden, silahını bırakmadan teslim olmuştur. Üniforması durur ama ruhu çoktan iltica etmiştir.
Aliya’nın cümlesinde rastlantı yoktur: “Dininizi, milliyetinizi koruyun.” Önce din, sonra milliyet. Bu sıralama basit bir tercih değil, bilinçli bir öncelik ilanıdır. Buradan şu sonuç çıkar: Din, milliyetten önce gelir; çünkü din, kimliğin metafizik omurgasıdır.
Ancak bu hükme varmadan önce kavramları yerli yerine koymak gerekir. Din, insanın varlıkla, anlamla ve mutlakla kurduğu ilişki biçimidir. İzzetbegoviç bağlamında bu din açıkça İslamdır: Allah’a teslimiyet, ahlaki sorumluluk ve ontolojik yönelim. Millet, modern anlamda ortak tarih, dil, kültür ve siyasal bilinç etrafında oluşmuş toplumsal bütündür. Milliyet ise bu bütüne ait olma bilinci, yani aidiyet şuurudur.
Dolayısıyla Aliya’nın söylediği şudur:
Önce anlamı koru (din), sonra aidiyeti (milliyet). Çünkü anlam çökerse aidiyet bir kabuğa dönüşür. Kabuğun içi boşsa, onu esen ilk rüzgar savurur.
Düşmana benzemek, düşmanı yenmek değildir. Düşmana benzemek, onun kötü bir kopyası olmaktır. Kopya, asla asıl olamaz. Taklit eden, liderlik edemez. Taklit eden, yalnızca kullanılır. Burada mesele giyim-kuşam, yemek-içmek ya da gündelik alışkanlıklar değildir. Asıl mesele kavramlardır. Kendi kelimelerini kaybeden, kendi düşüncesini de kaybeder. Bu noktada Yusuf Kaplan’ın uyarısı hayati önemdedir:
“Başkalarının kavramlarıyla kendi dünyanı kuramazsın. Dünyaya kral olamazsın. Kralların soytarısı olursun.”
Bugün yaşanan tam olarak budur: Başkasının diliyle düşünen, başkasının değerleriyle yargılayan, başkasının rüyasını yaşayan yerli soytarılar. Ne Batılıdırlar ne kendileri. Arada kalmazlar; aşağıda kalırlar.
Aliya şöyle diyor: “Kimliğinizi kaybetmenin bedeli köleliktir.” Bu kölelik artık kamçıyla değil, ikna yoluyla kurulur. İnsan, kendi isteğiyle başkasına benzemeye çalışır. Buna ilerleme der. Buna modernlik der. Buna özgürlük der. Oysa bu, yalnızca efendisini seçmiş bir köle olmaktır.






Yorumlar