Zihin-Beden Problemleri – Zihin Felsefesi
Zihin-Beden Problemleri – Zihin Felsefesi
Giriş
Zihin–beden problemi, zihin felsefesinin en temel ve en tartışmalı konularından biridir. Bu tartışmalar genel olarak üç temel yaklaşım altında incelenebilir. Birinci yaklaşım olan eliminatif materyalizm, zihnin bağımsız bir gerçeklik olmadığını, dolayısıyla aslında var olmadığını savunur. İkinci yaklaşım olan belirimcilik (emergentism), zihnin varlığını kabul etmekle birlikte onun nihayetinde fiziksel süreçlere indirgenebileceğini ileri sürer. Üçüncü yaklaşım ise panpsişizm (panpsychism) olup, zihnin gerçek bir varlık olduğunu ve fiziksel yapılara indirgenemeyeceğini savunmaktadır.

Bu çalışmada panpsişist yaklaşımın daha güçlü bir açıklama sunduğu savunulacaktır. Bu doğrultuda öncelikle Thomas Nagel’in “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” adlı makalesi ele alınacaktır. Nagel’e göre bir varlığın bilinçli olabilmesi, o varlık açısından deneyimlenebilen öznel bir yaşantının bulunmasını gerektirir. Ancak fizikselci yaklaşımlar bu öznel deneyimi tatmin edici biçimde açıklayamamaktadır. Bu nedenle bilinç, fizikselcilik açısından aşılması güç bir problem olarak varlığını sürdürmektedir.
İkinci olarak Saul A. Kripke’nin Naming and Necessity adlı eserinde geliştirdiği katı belirleyici (rigid designator) kavramı incelenecektir. Kripke’ye göre “Su H₂O’dur.” önermesi ile “Zihin bedendir.” önermesi aynı mantıksal statüye sahip değildir. Su ve H₂O zorunlu olarak aynı varlığa işaret ederken, zihin ile beden arasında aynı türden zorunlu bir özdeşlik kurulamaz. Bu nedenle zihin-beden özdeşliği, suyun H₂O olması kadar güçlü bir özdeşlik ilişkisi ortaya koyamamaktadır.
Bunun yanında çalışma, Descartes’ın ortaya koyduğu ve daha sonra modal mantık çerçevesinde geliştirilen modal argümandan da yararlanacaktır. Tasavvur edilebilirlik argümanı olarak da bilinen bu yaklaşım, zihnin bedenden ayrı olarak düşünülebilmesinin, ikisinin özdeş olmadığını göstermeye yönelik önemli bir gerekçe sunduğunu ileri sürmektedir.
Son olarak Frank Jackson’ın Bilgi Argümanı (Knowledge Argument) ele alınacaktır. Bu argüman, fiziksel dünyaya ilişkin bütün olguların bilinmesinin, öznel deneyimi bilmek için yeterli olmadığını göstermeyi amaçlamaktadır. Böylece bilinçli deneyimin (qualia) fiziksel açıklamalarla tüketilemeyeceği ve zihin ile fiziksel açıklama arasında bir açıklayıcı boşluk (explanatory gap) bulunduğu savunulacaktır.
Zihnin Fizikselci Açıklaması ve Thomas Nagel
Zihin–beden problemini çözüme kavuşturmayı güçleştiren çeşitli felsefi engeller bulunmaktadır. Thomas Nagel’e göre bunların en önemlisi bilinç olgusudur. Nitekim işlevselcilik, davranışçılık ve diğer indirgemeci yaklaşımlar zihni açıklamaya çalışırken, bilincin öznel yönünü tatmin edici biçimde açıklamayı başaramamıştır.
Nagel’e göre indirgemeci teorilerin ortak amacı bilinci açıklamak olsa da, bu teoriler açıklamaya çalıştıkları olgunun en temel unsurunu göz ardı etmektedir. Örneğin işlevselcilik, zihinsel durumları yalnızca yerine getirdikleri işlevler üzerinden tanımlamaktadır. Ancak bir sistem bütün işlevleri eksiksiz yerine getirse bile, bunun bilinçli deneyime sahip olduğu sonucu zorunlu olarak çıkmaz. Benzer şekilde davranışçılık da yalnızca gözlemlenebilir davranışları esas alır. Bir varlık bilinçliymiş gibi davranabilir; fakat bu durum onun gerçekten öznel deneyime sahip olduğunu göstermez.
Dolayısıyla bu teorilerin sunduğu açıklamalar, bilincin hiç bulunmadığı varsayımsal durumlarla da uyumludur. Başka bir ifadeyle, indirgemeci yaklaşımlar “o varlık olmak nasıl bir şeydir?” sorusunu açıklamalarının dışında bırakmaktadır.
Nagel’in temel eleştirisi de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Ona göre bugüne kadar geliştirilen hiçbir indirgemeci teori, deneyimin öznel karakterini açıklayabilmiş değildir. Çünkü bu teorilerin tamamı, öznel deneyimin hiç bulunmadığı varsayımsal durumlarla da tutarlı kalabilmektedir.
Bununla birlikte Nagel, bu başarısızlığın fizikselciliğin kesin olarak yanlış olduğunu göstermediğini özellikle vurgular. Sorun, fizikselci yaklaşımın yanlış olması değil; mevcut kavramsal araçlarımızın bilinç olgusunu açıklamak için henüz yeterli olmamasıdır. Başka bir ifadeyle, bugün sahip olduğumuz kavramsal çerçeve zihni fiziksel süreçlere indirgememize izin vermiyor olabilir. Ancak gelecekte geliştirilecek yeni kavramsal çerçeveler sayesinde bunun mümkün hale gelmesi ihtimal dışı değildir.
Bunu daha iyi anlayabilmek için şu örnek verilebilir: Günümüzde “madde enerjidir” önermesi bilimsel açıdan anlamlı ve anlaşılır bir ifadedir. Ancak modern fizik bilgisine sahip olmayan ilkel bir insan için bu önermenin kavranması mümkün değildir. Bunun nedeni önermenin yanlış olması değil, onu anlamaya elverişli kavramsal çerçevenin henüz mevcut olmamasıdır. Nagel’e göre fizikselcilik (fizikalizm) de benzer bir durumda olabilir. Eğer fizikselcilik doğruysa, bugün değilse bile gelecekte geliştirilecek yeni kavramsal araçlar sayesinde anlaşılabilir hale gelebilir. Dolayısıyla mevcut durumda fizikselciliğin kesin olarak doğru olduğu söylenemez.
Benzer şekilde Colin McGinn de daha karamsar bir yaklaşım benimseyerek, zihin ile beden arasındaki ilişkinin insanın bilişsel kapasitesini aşan bir problem olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre insan zihni, kendi yapısal sınırları nedeniyle bu problemi çözebilecek bilişsel donanıma sahip değildir.
Gerçekten de Thomas Nagel, “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” adlı makalesinde zihnin fiziksel terimlerle açıklanmasının neden son derece güç olduğunu ikna edici biçimde ortaya koymuştur.
Nagel’in temel sorusu şudur: Bir yarasa olmak nasıl bir şeydir? Buradaki amaç yarasaların davranışlarını veya biyolojik özelliklerini açıklamak değildir. Asıl amaç, yarasanın kendi bakış açısından dünyayı deneyimlemenin nasıl bir şey olduğunu sorgulamaktır. Nagel’e göre insanlar bunu hiçbir zaman bilemez. Çünkü bir yarasanın öznel deneyimine sahip olamayız.
Bunun temel nedeni, hayal gücümüzün kendi deneyimlerimizle sınırlı olmasıdır. Hiç deneyimlemediğimiz bir bilinç durumunu gerçek anlamda tasavvur edemeyiz. Örneğin altıncı bir duyuya sahip olmanın nasıl bir deneyim olduğunu hayal etmek mümkün değildir. Aynı şekilde yarasanın ekolokasyon yoluyla dünyayı algılayışını da yalnızca dışarıdan betimleyebiliriz; fakat onu yarasanın bakış açısından deneyimleyemeyiz.
Nagel’e göre bilinçli deneyim özünde tek bir bakış açısına sahiptir. Bu nedenle “Bir yarasa olmak nasıl bir şeydir?” sorusu, yalnızca yarasanın kendi öznel bakış açısından cevaplanabilecek bir sorudur. Fizikselci teoriler ise bu öznel bakış açısını üçüncü şahıs perspektifinden açıklamaya çalışmaktadır. Nagel’e göre fizikselci yaklaşımların temel eksikliği de tam olarak burada yatmaktadır.
Nagel’in ortaya koyduğu bu problem karşısında küçük bir çözüm önerisi sunmak istiyorum. Eğer reenkarnasyonun gerçekten doğru olduğu varsayılırsa, ilke olarak bir varlığın öznel deneyimine ulaşmanın mümkün olabileceği düşünülebilir. Başka bir ifadeyle, aynı bilincin farklı yaşamlar boyunca varlığını sürdürdüğü kabul edilirse, kişinin önceki yaşamlarına ait deneyimlerini sonraki yaşamlarına taşıması mümkün olabilir. Böylece tek bir öznel bakış açısıyla sınırlı kalmak yerine, farklı yaşam biçimlerine ait deneyimler de bilinçte korunabilir. Bu durumun gerçekleştiği mümkün bir dünya tasavvur edilebiliyorsa, o halde öznel deneyimin paylaşılmasının mantıksal bir imkansızlık içermediğini de söyleyebiliriz.
Örneğin, önceki yaşamımızda bir yarasa olduğumuzu varsayalım. Eğer bu yaşama ait bilinç ve deneyimler sonraki yaşamımıza aktarılabilseydi, bir yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu doğrudan bilebilirdik. Dolayısıyla, reenkarnasyonun doğru olduğu varsayımı altında, en azından ilke olarak “bir yarasa olmak nasıl bir şeydir?” sorusuna cevap vermek mümkün görünmektedir. Elbette bu düşünce yalnızca varsayımsal bir çözüm önerisidir ve derste de uzun uzun tartıştığımız kişisel bir örnekten ibarettir.
Şimdi, panpsişist yaklaşımı destekleyen ikinci argümana; yani Saul A. Kripke’nin Naming and Necessity adlı eserinde geliştirdiği katı belirleyici (rigid designator) kavramına eğilebiliriz.
Katı Belirleyiciler
Kripke’ye göre bazı adlar veya terimler, işaret ettikleri varlığı bütün mümkün dünyalarda aynı varlık olarak göstermeye devam eder. Kripke bu tür ifadelere katı belirleyici (rigid designator) adını vermektedir. Örneğin, eğer su bizim dünyamızda H₂O ise, mümkün olan bütün dünyalarda da su H₂O olmak zorundadır. Suyun kimyasal yapısı değiştiğinde artık söz konusu olan şey su değil, suya benzeyen başka bir madde olacaktır.
Bu durumu betimleyici ifadelerle karşılaştırmak mümkündür. Örneğin “Türkiye’nin başkenti Ankara’dır.” önermesi zorunlu bir doğru değildir. Başka bir mümkün dünyada Türkiye’nin başkenti İstanbul ya da başka bir şehir olabilir. Dolayısıyla “Ankara”, “su” kavramı gibi katı belirleyici değildir.
Kripke’nin fizikselciliğe yönelttiği eleştiri tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Eğer “acı, C-liflerinin uyarılmasıdır (pain is C-fiber stimulation)” önermesi gerçekten doğruysa, bu özdeşliğin de su ile H₂O arasındaki özdeşlik gibi bütün mümkün dünyalarda geçerli olması gerekir. Ancak Kripke’ye göre bunun aksini tasavvur etmek mümkündür. Zira acının C-liflerinin uyarılmasıyla özdeş olmadığı bir dünya rahatlıkla düşünülebilmektedir. Bu nedenle söz konusu özdeşlik, su ile H₂O arasındaki zorunlu özdeşlik kadar güçlü değildir. Zira bir başka dünyada, acı deneyimi tüylerin uyarılmasıyla ortaya çıkabilir.
Buna karşılık biri, su için de benzer bir itiraz ileri sürebilir. Örneğin, başka bir mümkün dünyada suyun kimyasal formülünün H₂O değil de XYZ olduğunu hayal edebiliriz. Kripke’nin cevabı ise şu olacaktır: Böyle bir dünyadaki madde su değildir; yalnızca suya benzeyen başka bir maddedir. Çünkü suyu su yapan şey, onun H₂O olmasıdır. Kimyasal yapısı değiştiği anda artık aynı varlıktan söz edilemez. Haddizatında su dediğimiz şey, H₂O’ya verilen bir isimden ibarettir. Eğer başka bir dünyada su H₂O değil de başka bir şey olursa, bu durumda H₂O, H₂O değildir şeklinde çelişmezlik ilkesine aykırı bir önerme ortaya çıkacaktır. Bu önerme ise açıkça yanlıştır.
Peki aynı açıklamayı acı için de yapabilir miyiz? Başka bir mümkün dünyada acının C-lifleri yerine farklı bir fiziksel yapıyla (örneğin tüylerimin uyarılması) ortaya çıktığını varsayalım. Bu durumda orada yaşanan şeyin “acıya benzeyen fakat gerçek acı olmayan” bir deneyim olduğunu söyleyebilir miyiz?
Kripke’ye göre bunu söyleyemeyiz. Çünkü acıya benzeyen fakat acı olmayan bir deneyimden söz etmek anlamsızdır. Bir deneyim gerçekten acı gibi hissediliyorsa, o zaten acının kendisidir. Acının görünüşü ile kendisi arasında, su örneğinde olduğu gibi bir ayrım yapılamaz.
Dolayısıyla H₂O, su hakkında sorulabilecek bütün sorulara cevap verebilmektedir. Suyun neden yaşam için gerekli olduğu, neden belirli fiziksel özelliklere sahip olduğu ya da neden belirli koşullarda sıcak veya soğuk olduğu H₂O yapısıyla açıklanabilir. Buna karşılık “acı, C-liflerinin uyarılmasıdır” önermesi acıya ilişkin bütün soruları cevaplayamamaktadır. Bu önerme, acının hangi fiziksel süreçlerle ilişkili olduğunu açıklayabilir; ancak “Acı neden tam da böyle hissediliyor?” sorusuna cevap veremez.
Başka bir ifadeyle, fiziksel açıklama acının nörofizyolojik yönünü ortaya koyabilir; fakat acının öznel olarak nasıl deneyimlendiğini açıklayamaz. İşte bu nedenle fiziksel açıklama ile öznel deneyim arasında bir açıklayıcı boşluk (explanatory gap) bulunduğu ileri sürülmektedir.
Bununla birlikte Kripke’nin bu argümanına önemli bir itiraz da yöneltilebilir. Sorunun ontolojik değil, epistemolojik olduğu ileri sürülebilir. Çünkü bir şeyi tasavvur edebiliyor olmamız, onun gerçekten mümkün ya da doğru olduğunu göstermez. Başka bir ifadeyle, tasavvur edilebilirlik her zaman metafiziksel imkan anlamına gelmez.
Nitekim iki artı ikinin beş ettiğini tasavvur edemememiz, bunun mantıksal olarak imkansız olmasından kaynaklanır. Buna karşılık çok daha karmaşık matematiksel problemlerin yanlış çözümlerini tasavvur edebiliriz. Dolayısıyla zihnimizin bir durumu hayal edebilmesi ya da edememesi, tek başına o durumun gerçekliği hakkında kesin bir sonuç vermez.
Ek olarak Kripke’nin yaklaşımının, Descartes’ın ortaya koyduğu modal argüman ile büyük ölçüde benzerlik taşıdığı söylenebilir. Her iki yaklaşım da zihnin bedenden ayrı olarak tasavvur edilebilmesini, bunların özdeş olmadığını göstermeye yönelik önemli bir gerekçe olarak değerlendirmektedir.
Son olarak, zihnin fizikselci bir açıklamasının mümkün olmadığını destekleyen üçüncü argüman Bilgi Argümanı (Knowledge Argument) olacaktır. Bu argüman, bilinçli deneyimin doğasını açıklamada fizikselciliğin yetersiz kaldığını göstermeyi amaçlamaktadır. Özellikle qualia, yani deneyimin öznel niteliği, bu argümanın merkezinde yer almaktadır.
Bilgi Argümanı ve Qualia
Bilgi Argümanı’nın en bilinen savunucularından biri Frank Jackson’dır. Jackson, qualia kavramını açıklamak amacıyla ünlü Mary’nin Odası düşünce deneyini ortaya koymuştur.
Bu düşünce deneyine göre Mary isimli bir bilim insanı, yaşamının tamamını siyah-beyaz bir odada geçirmiştir. Dolayısıyla hayatı boyunca siyah ve beyaz dışında hiçbir renk görmemiştir. Buna rağmen Mary, renklerin fiziksel yapısı, ışığın dalga boyları, insan gözünün çalışma mekanizması ve renk algısının nörofizyolojik temelleri hakkında öğrenilebilecek bütün fiziksel bilgileri eksiksiz şekilde bilmektedir. Başka bir ifadeyle, renk görmeye ilişkin bütün bilimsel gerçeklere hakimdir.
Bir gün Mary siyah-beyaz odasından çıkar ve hayatında ilk kez kırmızı rengi görür. Kırmızıyla karşılaştığı anda “Demek kırmızıyı görmek böyle bir şeymiş.” der. Çünkü o anda daha önce hiç sahip olmadığı yeni bir bilgi edinmiştir: kırmızı rengini deneyimlemenin nasıl bir şey olduğu.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Mary, odadan çıkmadan önce kırmızı renkle ilgili bütün fiziksel bilgileri zaten bilmektedir. Buna rağmen kırmızıyı ilk kez gördüğünde yeni bir şey öğrenmektedir. Eğer gerçekten yeni bir bilgi edinmişse, o halde renk deneyimine ilişkin bu bilgi, daha önce sahip olduğu fiziksel bilgiler arasında yer almıyordu. Dolayısıyla fiziksel dünyanın bütün olgularını bilmek, bilinçli deneyimin tamamını bilmek için yeterli değildir.
Bu düşünce deneyi, fiziksel açıklamanın öznel deneyimi bütünüyle kapsayamadığını göstermeyi amaçlamaktadır. Çünkü fiziksel bilgi, deneyimin nasıl gerçekleştiğini açıklayabilir; ancak deneyimin nasıl hissedildiğini açıklayamaz. İşte qualia kavramı tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Qualia, bilinçli deneyimin yalnızca deneyimleyen özne tarafından erişilebilen öznel yönünü ifade etmektedir.
Bu nedenle Mary’nin odadan çıktıktan sonra yeni bir bilgi edinmesi, fizikselci yaklaşım açısından önemli bir problem oluşturmaktadır. Eğer fizikselcilik doğru olsaydı, Mary’nin kırmızıyla karşılaştığında öğrenebileceği yeni hiçbir şey olmaması gerekirdi. Oysa düşünce deneyi bunun aksini göstermektedir.
Bilgi Argümanı, bilinçli deneyimin yalnızca fiziksel olgulara indirgenemeyeceğini savunmaktadır. Fiziksel açıklamalar beynin işleyişini, sinir sistemini ve algısal süreçleri ayrıntılı biçimde açıklayabilir. Ancak bu açıklamalar, deneyimin öznel niteliğini, yani bir deneyimin kişi açısından nasıl bir şey olduğunu açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Yani beyin ve beyne indirgenen bilinç-zihin hakkında fiziksel olarak öğrenilebilecek her şey öğrenilse dahi bilinçi olmanın öznel deneyiminin nasıl bir şey olduğu asla bilinemeyecektir. Öyleyse, bilinç fiziksel süreçlere indirgenememektedir.
Sonuç olarak,
Bu çalışmada ele alınan Nagel’in “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” düşünce deneyi, Kripke’nin katı belirleyici argümanı ve Jackson’ın Bilgi Argümanı, ortak bir sonuca işaret etmektedir. Her üç yaklaşım da fiziksel açıklamaların bilincin öznel yönünü tam anlamıyla açıklayamadığını göstermeye çalışmaktadır. Özellikle bilinçli deneyimin öznel karakteri, fiziksel süreçlere indirgenemeyen bir özellik olarak görünmektedir.
Bu nedenle zihnin yalnızca fiziksel süreçlerden ibaret olduğunu ileri süren indirgemeci fizikselcilik, mevcut haliyle bilinç problemini tatmin edici biçimde açıklayamamaktadır. Öznel deneyim (qualia) ve açıklayıcı boşluk gibi sorunlar, zihin ile beden arasında fiziksel açıklamaların ötesine geçen bir ilişkinin bulunabileceğini düşündürmektedir. Bu sebeple, mevcut argümanlar ışığında panpsişist yaklaşımın zihnin doğasını açıklama konusunda fizikalizmden daha güçlü bir alternatif sunduğu kanaatine varılabilir.




Yorumlar