Zihin Felsefesi ve Ölüm
Güncelleme tarihi: 14 Eyl
Giriş
Ölümün ne anlama geldiğini biraz düşünelim. Ölüm bir son mu yoksa hayatın bir parçası mı? Biz öldükten sonra bazı kısımlarımız var olmaya devam ediyor olabilir. Örneğin ölü bir beden olarak var olmaya devam ederiz. Bedenimiz yanıp kül olsa bile enerji olarak var olmaya devam edebiliriz. Peki ya zihnimiz? Zihin bedenden ayrı bir şeyse, bedenin ölümü zihni etkilemez. O halde salt zihin olarak var olmaya devam ederiz. Bu argüman yeni değildir. Çoğu dini inanış buna ruh der. Beden öldükten sonra ruhun yaşamaya devam ettiğine inanırlar. Bu çalışmanın dini inanışlardan iki tane farkı olacak: Birincisi ruh yerine zihin diyeceğiz. İkinci fark ise, bu argümanları inançla değil, felsefi argümanlarla inceleyeceğiz.

1. Leibniz’s Law Arguments
Leibniz bu argümana ''the indiscernibility of identicals'' demektedir. Eğer bir şey özdeş ise bütün paylaştıkları özellikler aynı olmalıdır. Yani bedenin sahip olduğu tüm özelliklere zihin de sahip olmalıdır. Sadece bir tane farklı özellikleri bile varsa onlar aynı şey olamaz. Yani burada niceliksel bir özdeşlik olmalıdır, tek yumurta ikizlerindeki gibi niteliksel bir özdeşlik değil. Buna göre zihin ve beden arasında farklılıklar vardır. Bu farklılıklar beş tanedir: Birinci fark, beden bir uzama ve konuma sahiptir, zihin değildir. İkinci fark, zihin düşünebilir ancak beden düşünemez. Bu iki argüman Descartes'e dayanır. Üçüncü fark, zihin zamanda ve mekanda var olmayan şeylerle etkileşime girebilir, ancak beden bunu yapamaz. Örneğin zihin 200 metrelik bir karıncaya ulaşabilir, beden ulaşamaz. Dördüncü fark, zihin olağanüstü özelliklere sahiptir ancak beden fizik kurallarıyla sınırlıdır. Örneğin, zihin herhangi bir dış müdahele olmadan bir şeyler görebilir ya da acı duyabilir. Günümüzde bu kişilere şizofren diyoruz. Beşinci fark ise, bedenin varlığından şüphe duyabilirsin, ancak zihnin varlığından şüphe duyamazsın. Bedenin varlığından şüphe duyabilirsin çünkü duyular aldatıcıdır. Ancak zihnin varlığından şüphe duyamazsın çünkü şüphe duyman için bile zihne ihtiyaç vardır. Şüphe ediyorum o halde zihnim var.
Leibniz'in argümanında bazı sorunlar vardır. Leibniz'in mantık yürütmesine göre: (1) Zihnimden şüphe etmiyorum. (2) Bedenimden şüphe ediyorum. (3) O halde ikisi farklı şeylerdir. Ancak bu argümanı çürütebiliriz. Nasıl mı? Şu örneğe bakalım: (1) Süpermen Uçabilir, (2) Süpermen'i canlandıran Clark Joseph Kent uçamıyor. (3) O halde Süpermen ve Clark Joseph Kent aynı kişi değildir. Görüldüğü gibi bu argüman hatalıdır çünkü ikisi aynı kişidir. Buradan şu sonuca ulaşabiliriz: Bir şeye karşı inancınız sizinle alakalıdır, o şeyle ilgili değildir. Yani, beden ve zihinle ilgili görüşlerin seninle alakalıdır; beden ve zihinle değil. Aynı şekilde Süpermen ve Clark Joseph Kent ile ilgili görüşlerin sadece senin inancınla alakalıdır. Leibniz bu hatayı yapıyor işte. Bu bir bakıma halüsinasyon gören kişinin durumuna benzer. Çünkü kişinin gördüğü şeyler bizce var olmasa bile, kişiye göre onlar gerçekten vardır. O halde, Descartes'in zihin ve beden ile ilgili inançları Descartes'e aittir. Zihin ve beden Descartes'in inancına ayrkırı olabilir.
2. Explanatory Gap Arguments
Bu argümana göre; bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin bir zihin yaratamaz. İnsandan daha bilgili ve yetenekli robotlar icat edilse bilse, robotlar bir bilince sahip olamaz ve bilinçli bir şekilde konuşamazlar. Robotlar acı çekemezler. Çünkü robotlar sadece maddi tözlerdir, bilinç ise zihinsel bir tözdür. Acı ise zihinde var olur. Bilim, acıya neden olan aşamaları açıklasa bile, acının kendisini (qualia) asla açıklayamaz. Yani ortada bir ''explanatory gap'' vardır.
Explanatory Gap Arguments aslında, zihinle bedenin özdeş olduğunu iddia eden fizikalistlere karşı çıkar. Buna göre, (1)zihin fizik kurallarına göre açıklanamaz, beden açıklanabilir. (2)O halde beden fizikseldir, zihin değildir. (3)Öyleyse zihin ve beden birbirinden farklı şeylerdir.
Öte yandan, fizikalistler zihni beyne indirgeyrek, şöyle bir benzetme yapıyorlar: Suyun H2o olduğunu açıkladığımız gibi, zihnin de beyinsel aktivitelerden ibaret olduğunu açıklayabiliriz. Ancak, ''su H2o'dur'' yargısı ile ''zihin beyinsel aktivitelerdir'' yargısı arasında bir fark vardır. Çünkü su H2o'dur dediğimizde; H2o'ya bakıp suyun sahip olduğu tüm özellikleri açıklayabiliriz. Ancak ben, beyindeki nöronlara bakıp zihinle ilgili her şeyi açıklayamıyorum. Sadece beyne bakıp zihnin işlevsel özelliklerini açıklayabiliriz. Örneğin, acı çektiğimizde neden refleksif bir tepki veririz gibi... Ancak acı neden zihinde var olur ve neden böyle hissettirir gibi soruları cevaplandıramıyoruz. O halde, ''zihin beyinsel aktivitelerdir'' önermesinde bir açıklama boşluğu var. Eğer düalist isek bu boşluğun nedeni gayet açıktır: Ortada ontolojik bir boşluk vardır, çünkü zaten zihin ve beyin aynı şey değildir.
3. Modal Arguments
Bu argüman kısaca şöyle tanımlanabilir: Eğer bir şeyin varlığı tasavvur edilebiliyorsa, o halde o şeyin varlığı mümkündür. Argümanı şöyle formülize edebiliriz:
(1) Zihnimin bedensiz var olması tasavvur edilebilir.
(2) Bir şeyi düşünebiliyorsam, o şeyin var olması mümkündür.
(3) O halde zihnim bedensiz de var olabilir.
(4) Bu yüzden zihin ile beden ayrı şeylerdir.
Ancak bu argümana şöyle karşı çıkılabilir: Mantıksal çelişkiler tasavvur edilemez. Örneğin, gören bir kör veya evli bir bekar tasavvur edilemez. 2+2'nin 5 olduğu tasavvur edilemez. Ancak buna şöyle itiraz edilebilir: Karmaşık bir matematik probleminin cevabı yanlış olarak tasavvur edilebilir. Ancak problemi tam anlamadan baktığında yanlış olarak tasavvur edebilirsin. Problemin ayrıntısına girdiğinde onu yanlış olarak tasavvur edemezsin. Zihin ve beden problemi için de aynı şekilde itiraz edilebilir. Yani zihin ve beden ilk bakışta ayrı şeylermiş gibi tasavvur edilebiliyor ancak detayına girdiğimizde aslında onların ayrı şeyler olmalarının imkansız olduğunu göreceğiz.
Ontological Gap of Substance Dualism
Hatırlarsak Descartes, zihin ve beden olarak iki ayrı tözün var olduğunu iddia etmişti. Öte yandan, zihin ve bedenin bir şekilde etkileşime girdiğini de söylemişti. Peki nasıl? Biraz zor gibi, çünkü bu ontolojik bir problemdir. Descartes'in, zihnin epifiz bezinin içinde bulunduğunu iddia etmesi bu problemi çözmüyor. Çünkü, soyut bir şeyin, somut bir şeye temas etmesi sürecinde ontolojik bir boşluk vardır. Zihinsel olarak elimin hareket etmesini istiyorum ve fiziksel olarak elim hareket ediyor. Zihinsel olan ile fiziksel olan arasında bir varlık türü mü var? Eğer yoksa bu ontolojik boşluğun kapanması zordur. Ancak ilkesel olarak imkansız değildir. Hatta bazı filozoflar bu boşluğu kapatmak istemişlerdir. Örneğin Gazzali, Malebranche ve Leibniz, bu ontolojik boşluğu, zihinle bedenin aslında etkileşime girmediğini iddia ederek kapatmak istemişlerdir. Bu üç filozof kısaca, nedenselliği reddederek tanrıya bir rol verirler. Buna göre, ayağımı duvara vurmam ile acı hissetmem arasında nedensel bir ilişki yoktur. Acı çekmem ile ayağımı vurmam sadece zamanda birbirlerine komşudurlar. Zihin ve beden arasında zamansal korelasyon dışında bir şey yoktur. Bu düşünceyi ilk olarak, anbe an yaratılan varlıklar teorisyle Gazzali (1058), İkinci olarak Occasionalism teorisiyle Malebranche (1638), Üçüncü olarak da Parallelism görüşü ile Leibniz (1646) savunmuştur. Gazzali ve Malebranche, tanrının her şeyi her an yeniden ve sürekli yarattığını söyleyerek, zihin ve bedenin etkileşime girmeyen iki ayrı varlık olduğunu söylemişlerdir. Ancak Leibniz bir farkla onlardan ayrılır. Çünkü Leibniz'e göre Tanrı her zaman müdahele etmez. Ancak, tanrı önceden iki olayı, aralarında bir sebep sonuç ilişkisi varmış gibi, zamansal bir korelasyon içinde, birbirine eşzamanlı olarak, bir saat gibi kurmuştur.
Bazı filozoflara göre ise bu boşluk ontolojik değil epistemolojik bir boşluktur. Yani bu eksiklik bizim bilgi yetersizliğimizden kaynaklanıyor. Örneğin: Acı bir beyin durumuyla özdeştir ancak biz henüz bunu tam olarak kavrayamıyoruz. Neden kavrayamıyoruz? Çünkü bilim henüz o kadar gelişmedi. Örneğin, ilk çağda yaşayan ilkel bir insana, görüntümüzün anında dünyanın öbür ucuna gidebildiğini söyleseydik, ilkel insan muhtemelen bizi anlamayacaktı. İşte biz de acı ve beyin arasındaki ilişki konusunda aynı durumdayız. Yani ortada ontolojik değil, epistemolojik bir boşluk var.
Boşluğun ontolojik değil, epistemolojik olduğunu düşünen bazı filozoflar da bu epistemolojik boşluğun ilkesel olarak kapatılmasının mümkün olmadığını iddia ederler. Örneğin; Colin McGinn, acı ve beynin ontolojik olarak özdeş olduğunu düşünmesine rağmen; acı ve beyin arasındaki boşluk için, 'kapanması ilkece mümkün olmayan epistemolojik bir boşluk' ifadelerini kullanıyor. Because cognitive capacities are limited.
Colin McGinn aynı zamanda ''mysterianism'' teorisinin kurucusudur. Mysterianism, bilincin nöral aktiviteden nasıl ortaya çıktığı konusunda doğaüstü hiçbir şey olmamasına rağmen, insan beyninin onu anlayacak donanıma sahip olmadığını savunur. Buna göre; bilinç dediğimiz şey, evrimsel olarak insanın gelişimiyle doğal bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ancak, bilincin doğal olması bizim onu anlayabileceğimiz anlamına gelmez. Because cognitive capacities are limited. Örneğin; bizim asla algılayamadığımız renkler ve sesler vardır. Bu renkler veya sesler doğal olmalarına rağmen biz onları algılayamayız. Ancak hayvanlar onları algılayabiliyor. Sonuç olarak biz her şeyi bilemeyiz. Zaten bizim iki yetimiz vardır: Birincisi dış dünyayı algılamamızı sağlayan algılarımız. İkincisi ise iç dünyamızı görmemizi sağlayan içgözlem. Algılarımız, ''acı ve c-lifleri aynı şeydir'' diyerek epistemolojik bir boşluk bırakır, bu yüzden sorunu çözemez. İçgözlem ise, bize sadece acıyı gösterir, dışarıyı göstermez. Sonuç olarak hala açıklama boşluğu var.
Sonuç olarak, töz düalizminin yarattığı ontolojik boşluk kapanabilir. Bakınız problem şuydu: Biz, zihin ile bedenin etkileşime girmesini sağlayacak üçüncü bir varlık arıyoruz. Çünkü soyut olan zihnin, somut olan bedene direkt olarak dokunabileceğini tahayyül edemiyoruz. Bu konuda haklıyız da. Ancak şurada hata yapıyoruz: Zihin soyut bir şey olduğu halde, bizim istemeyerek de olsa zihinden kastımız somut bir varlık türüne tekabül ediyor. Yani zihin için somut kanıt isteyerek kategori hatası yapıyoruz. Çünkü zihin ve beden aynı kategoride değildir. Bununla birlikte, zihin ile beden arasında etkileşimi sağlayacak aracı bir varlık türünün olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu üçüncü aracı varlık türünden kastımız da somut bir varlıktır. Söz konusu üçüncü aracı varlık somut bir varlık türü olmak zorunda değildir. Zihin ile beden arasında geçişi sağlayan bu aracı varlık; yarı zihin yarı beden olabilir. Bu argümana şöyle itiraz edilebilir: Yarı zihin yarı beden bir varlık türünün zihin kısmıyla beden kısmı arasındaki geçiş nasıl sağlanıyor? Bu bakımdan, zihin ve beden probleminin yarattığı ontolojik boşluğun aynısını tekrar önümüze koydun denilebilir. Ben de şöyle bir örnekle cevap verebilirim: Sanal dünyada, yazılım kodlarıyla yaratılan bir oyunu düşünelim. Bu oyunda dünyamıza benzeyen bir yer var. Dünyanın içinde de bizlere benzeyen akıllı insanlar var. Bu insanlar aralarında tartışıyor: Bazı insanlar, bizim hareketlerimizi yönlendiren bir varlığın olduğunu ve bu varlık türünün yazılım kodu olmadığını iddia ediyor. Diğer insanlar da karşı çıkyor. Diyorlar ki: Peki, yazılım kodundan oluşmayan bir şey ile yazılım kodu arasındaki etkileşim nasıl sağlanıyor? Yazılım koduyla yaratılmış varlıklar ile yazılım koduyla yaratılmayan varlıklar arasında ontolojik bir boşluk olmalı. Ancak biliyoruz ki arada ontolojik boşluk yok. Çünkü biz birer yazılım kodu olmadığımız halde yazılım kodlarıyla yaratılan karakterleri etkileyebiliyoruz. Sonuç olarak, aynı kategoride olmadığımız varlıkları etkileyebiliyoruz.
Zihin Felsefesi ve Ölüm




Yorumlar